Ali Babacan’ın partisi niçin gecikiyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Semanur Kızılarslan 

Merhaba, iyi günler. Ali Babacan’ın partisi henüz kurulmadı. Soranların sayısı da azalmaya başladı; ama gazeteci olduğumuz için hâlâ bize soranlar, bana soranlar oluyor. Ben de kendilerine sordum, “Ocak sonu şubat başı” şeklinde söyleniyor, daha önce “yıl bitmeden” deniyordu ve olmadı. Ahmet Davutoğlu Gelecek Partisi’ni kurdu, ama Ali Babacan adı belli olmayan partiyi henüz kurmuş değil. Peki niye kurulmuyor? Kendilerine göre –konuştuğumuzda böyle söylüyorlar– farklı bir çalışma yürüttükleri iddiasındalar. “Parti programının üzerinde değişik komisyonlar çalışıyor, bunlar bir belge haline getirilecek ve sonuçta parti programı kurucu adaylarına sunulacak ve en son halini aldıktan sonra kurucu adaylar da böyle belirlenecek ve bu zaman alıyor” diyorlar. Sonuçta tabii ki doğru olabilir, anlaşılan böyle oluyor; ama kamuoyu bu ayrıntıları çok fazla önemsemez. Bir “2019 bitmeden kurulacak” sözü üzerinden yapılan değerlendirmeler var. Şimdi, söylenen bir sözün yerine getirilememesi tabii ki bu parti için daha baştan kötü bir puan oldu. Bundan sonrasına yönelik beklentileri karşılayacak anlamda üç ayrı çıkışı oldu Ali Babacan’ın. Üç ayrı diyoruz, ama birbirinin kopyası gibiydi: İlk olarak Karar gazetesine konuştu, sonra Habertürk‘te Fatih Altaylı’ya çıktı, en sonunda da T24‘te Şirin Payzın’a konuştu. Buralarda benzer şeyleri söyledi, bunların her biri ayrı ayrı ilgi uyandırdı ya da uyandırmadı. Özellikle tabii ki Fatih Altaylı yayını daha geniş kitlelere ulaştı. Onunla ilgili değerlendirmemi de daha önce burada yapmıştım.  

Peki niçin gecikiyor? Bu gecikmenin arkasında iktidar partisinin ve tabii ki Erdoğan’ın birtakım engellemeleri olup olmadığını merak edenler var. Bildiğim kadarıyla böyle bir şey yok. Erdoğan, bu partiyi engelleme konusunda bir şeyler yapıyor olsa da engelleyecekmiş gibi gözükmüyor. Yapıp yapmadığını bilmiyoruz, ama yaparsa herhalde şaşırmayız; fakat benim anladığım kadarıyla bu parti bir şekilde kurulacak. Er ya da geç kurulacak. Tabii ne kadar gecikirse o kadar hakkındaki ilgi ve merak azalıyor — böyle bir realite var. Diğer yanda kurulmuş bir parti var: Gelecek Partisi. Gelecek Partisi şu âna kadar çok etkili bir şekilde kendini gösterebilmiş değil. Tabii daha yolun çok başındalar, ama kurulmuş olan bir parti var. Kurullarını da belirledi, yani parti içi yönetim mekanizmaları da belli oldu. Arada açıklamalar da yapıyorlar, basına açıklamalar yapıyorlar; ama çok fazla bilinen, görünen bir parti olduğu söylenemez, henüz teşkilatlanmalarına da yeni yeni başlıyorlar. Babacan’ın partisi biraz bunun gerisinde kalacak. Bana göre gecikmeleri aleyhlerine, ama kendileri böyle düşünmüyor olsalar gerek ki hâlâ ağırdan almaya devam ediyorlar.  

Peki bu partilerin bir karşılığı var mı? Bu soru hep karşımıza çıkıyor. Değişik kamuoyu araştırmalarında bu iki partiye de atfedilen birtakım oy oranları var ve bunların hepsi üç aşağı beş yukarı yüzde bir ila iki arasında gidip geliyor, çok büyük oranlar telaffuz eden henüz yok. Bu oranların düşük olması anlaşılır bir şey; çünkü henüz bir tanesi daha yeni kuruldu, kendisini gösteremedi, diğeri daha kurulmadı. Dolayısıyla bu partilerin şu anda yüzde birlerde ikilerde görünmeleri bana göre başarı olarak kabul edilebilir. Ama şunu tahmin ediyorum ve düşünüyorum ki, bu partilerin, özellikle Ali Babacan’ın kuracağı partinin, potansiyel olarak bir karşılığı var. Bu karşılık, bu partilerin söylediklerinden ziyade, yapıp ettiklerinden ya da yapmayı vaat ettiklerinden ziyade, artık Erdoğan’ın yapamamasından kaynaklanıyor. Yani Erdoğan geriledikçe, gücünü kaybettikçe, bu partilere yönelik ilgi teorik olarak artıyor. Henüz bu teorik artışın pratiğe yansıma noktasında değiliz. Daha zaman alacağa benziyor, ama şöyle söyleyebilirim: Daha önce Erdoğan konusunda yaptığım benzetme…, tren ya da gemi, ikisi de olabilir; tren ya da gemi artık yol almıyor. Tren yaydan çıktı değil, durdu. Ya da gemi artık yol almıyor. Ve insanlar bu partiye, bu gemiye binmiş olan insanlar, AKP gemisine binmiş olan ve bu yolculuktan bir şekilde memnun kalan insanların hepsinin olmasa bile önemli bir kısmının memnuniyeti son yıllarda iyice azalmaya başladı. Ama hâlâ o yolculuğun tadı damaklarında. Dolayısıyla, artık yol almayan bu gemi yerine yeni bir gemi arayışındalar ve Davutoğlu’nun ve Ali Babacan’ın partileri onlar için bir seçenek olabilir. Burada kişiler diyorum, ama kurumlar da olabilir. Örneğin dün burada değerlendirmesini yaptığım Erdoğan’ın İsmailağa Cemaati ziyareti meselesi. Erdoğan İsmailağa Cemaati’ni niye ziyaret ediyor? Tabii ki kişisel nedenleri vs. vardır, ama bir taraftan da artık geminin yüzmemesi, yol alamaması diye bir sorun var. Ve İsmailağa Cemaati’nin de bu gemi yerine kendisine başka bir gemi aramaya kalkma ihtimali var. Bunun sayısını çoğaltabiliriz: İsmailağa, Menzil, diğerlerini ekleyebiliriz. Hatta şimdiden, Erdoğan’ı başından beri destekleyip de onunla aralarına mesafe koymaya başlayan birtakım dinî gruplar da var. Dolayısıyla bu kesimler uzun bir süre, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında, ama daha sonra da, sistemin merkezinde yer almayan ama AKP iktidarıyla beraber –daha önce de kısmen Refah Partisi’nin kısa dönem iktidarı ve belediyeleriyle, ama esas olarak AKP iktidarıyla beraber– merkeze gelmiş olan ve merkezde kendine bir iktidar alanı açan, güç sahibi olan, güçlenen, ama her şeyden önce hak ettiğini düşündüğü yerde olmanın mutluluğunu yaşayan, memnuniyetini yaşayan kesimler, Erdoğan’ın yaşadığı krizle beraber bu yerlerinden olma endişesi yaşıyorlar. Haksız bir endişe değil, haklı bir endişe. Çünkü Erdoğan gidiyor. Erdoğan’la birlikte kazandılar, Erdoğan’la birlikte kaybetmek istemiyorlar. Daha önce de söyledim bu lafı, şimdi tekrar söylemenin zamanı ve işte, kaybetmemeleri için birilerine, yeni birilerine, yeni birtakım partilere ihtiyaçları var. Bu noktada ilk akla gelen seçenek AKP içerisinden türeyecek olan bu partiler olacaktır. Özellikle Ali Babacan bir merkez sağ partisi iddiası –kendisi böyle söylemese de algı bu yönde–, iddiası nedeniyle daha cazip gelebilir bu insanlar için. Davutoğlu için de böyle düşünenler var, ama Davutoğlu’nun üzerine yapışmış bir yeni Osmanlıcı, İslamcı etiketi var. Babacan’da en azından bu aşamada bu pek yok gibi gözüküyor. Dolayısıyla Erdoğan’la birlikte kaybetmek istemeyecekler için bu partiler –özellikle de Babacan’ın partisi– çok cazip bir seçenek olabilir. Ama tabii ki bu beklentileri karşılayabildikleri takdirde, ölçüde bu olabilir. Şu aşamada baktığımızda, şu güne kadar baktığımızda, açıkçası kişisel görüşüm ve gözlemim o ki; Babacan ve arkadaşları, kurmay heyeti, kendilerine yönelik ilginin, kendilerine yönelik teorik olarak var olan potansiyelin hakkını verebilecek bir hazırlık aşaması yapmadılar. Kendilerine sorduğunuz zaman çok mutlular, çok iyi gidiyor işler, bunu söylüyorlar. Çok büyük ilgi olduğunu söylüyorlar. Partiye katılmak için farklı kesimlerden insanların geldiğini, başvurduğunu söylüyorlar ve bu anlamda kendi hallerinden memnunlar, ama dışarıdan bakıldığı zaman, mesela bu hareketleri öteden beri gözlemeye çalışan bir gazeteci olarak ben, başta var olan ilginin parti geciktikçe azaldığını müşahede ettim. Yanılıyor olabilirim tabii. Özellikle de Ali Babacan’ın konuşmalarının ardından çok heyecan verici bir şeyler söylememesi, siyasî konularda çok ürkek davranması, Erdoğan’ı eleştirme konusunda hemen hemen hiçbir doğrudan eleştiri telaffuz etmemesi, hep birtakım şikâyet edilen şeylerin öznelerini muğlak bırakması gibi nedenlerle oradan bir muhalefet partisi çıkacağı izlenimini insanlar alamıyor. Muhalefet partisi çıkmayacaksa, Erdoğan’a muhalif olmayacaksa, bu parti nasıl var kalacak, var olacak? Bunun cevabını vermiyorlar, böyle bir sorunla karşı karşıyalar. Bunu aşacaklar mı? Nasıl aşacaklar? İşte onun için kuruluşu beklememiz gerekecek. En son sorduğumda, Ocak sonu, en geç Şubat başı cevabı aldım. Tabii bu resmî bir cevap değil. Diyelim Ocak sonu, Ocak sonuna pek bir şey kalmadı. Bekleyip göreceğiz. Kimlerle? Nasıl bir parti — adı ve parti logosuyla? Bunların hepsinin ayrı ayrı önemi var. Nasıl bir programla kamuoyunun karşısına çıkacaklar, bunu bekleyeceğiz. O zaman daha fazla, daha derinlikli bir değerlendirme yapabiliriz. Ama şu haliyle gördüğüm kadarıyla bu parti, yakalaması mümkün olan kesimleri yakalamak konusunda çok başarılı olamadı. Dipten gelen birtakım şeyler olabilir. Birtakım insanlar başvuruyor olabilir. Çok sayıda insan partiye üye olmak için ya da kurucu olmak için kapılarını çalıyor olabilir; ama biz gazeteciler olarak bu hareketi gözlediğimizde, görünür alanda baktığımızda böyle büyük bir hareket göremiyoruz. Ama kendileri olduğunu söylüyorlar. Eğer öyle gerçekten kendilerini memnun edecek şekilde bir hareketlilik varsa, bu partinin kuruluşunda kendisini gösterir. Bir diğer sorun şu — soru ve sorun diyelim: “Davutoğlu ve Babacan’ın partileri niye ayrı ayrı kuruluyor?” sorusunun hâlâ cevabı net olarak verilmiş değil. Şunu biliyoruz: Davutoğlu birlikte hareket etmeyi istedi, Babacan ekibi istemedi. Bunun arkasında birçok neden olduğu söylendi. Abdullah Gül faktörü vs. Bunların hepsi doğru olabilir. Ama sonuçta bir araya gelmeyecekleri artık net. Peki sonra ne olacak? Yani bu partiler ayrı ayrı olduğu zaman tercihlerini nasıl yapacaklar? Çünkü biliyoruz ki yeni dönemde ittifaklar artık öne çıkıyor. Seçim öncesi kurulan ittifaklar. Ve bu partilerin her biri, diyelim ki seçim normal zamanda yapıldı, yine de onlar için erken olacak. Hatta erken seçim dedikoduları ortaya çıktı. Diyelim ki erken seçim oldu. Hazırlıksız yakalanmış olacaklar. Nasıl bir tercih yapacaklar? O noktada insanların aklına kabaca şu geliyor: “Birisi Millet İttifakı’nda yer alır, diğeri Cumhur İttifakı’nda yer alır herhalde” deniyor. Millet İttifakı’na yakıştırılan Ali Babacan’ın partisi; Cumhur İttifakı’na yakın, yani Erdoğan’a yakıştırılan da Davutoğlu’nun partisi. Ama bu böyle olmayabilir. Pekâlâ iki parti birden CHP’nin başını çektiği Millet İttifakı’nda yer alabilir. Bu nasıl olacak? Burada, son yerel seçimde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başardığı İYİ Parti’yle HDP’yi yan yana getirmeden, ama bir seçimde aynı blokta bir arada tutma becerisi ile olabilir. En son Ankara’da görüştüğüm CHP’lilerde bu konuda çok kendinden emin bir hava gördüm. Yani şöyle ki: Davutoğlu’nun partisinin de Ali Babacan’ın partisinin de muhtemelen yapılacak ilk seçimde Millet İttifakı’nın içerisinde yer alacaklarını; Kemal Kılıçdaroğlu’nun daha önceki deneyimlerinden hareketle, bunu başarabileceğini iddia ediyorlar — ki evet, 31 Mart bu anlamda ve 23 Haziran, önemli bir deneyimdi. Burada da pekâlâ bunu başarabilirler. Ama şunu söylemekte özellikle yarar var: Sözünü ettiğim merkeze taşınmış olan muhafazakâr kesimlerin Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesi durumda –ki sürekli bu mesajı veriyor, “ben kaybedersem siz de kaybedersiniz” mesajı veriyor–, bu partilerin her birinin de “Erdoğan kaybetse bile biz varız, merak etmeyin, siz kaybetmeyeceksiniz” demesi başlı başına önemli olacak dolayısıyla. Ama bu noktada Kılıçdaroğlu’nun birkaç yayında da vurguladığım stratejisinin –ki son yerel seçimde başarılı oldu–, stratejisinin çok daha baskın olduğu kanısındayım. Kılıçdaroğlu, bu yeni partilerden daha etkili bir şekilde muhafazakâr kesimlere “Erdoğan kaybetse bile size bir şey olmayacak, merak etmeyin” mesajını veriyor. Etkili bir şekilde veriyor. Dolayısıyla bu partilerin yaratamadığı hareketliliği –en azından şu aşamada sunamadığı teminatı diyelim– Kılıçdaroğlu bir şekilde verebilir. Ama burada başka bir husus ortaya çıkıyor. Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin aşırı güçlenmesi halinde bu partilerin etkisi olmayacaktır. Ve bu partilerin etkisi olmaması da tekrar AKP’nin güçlenmesi gibi bir duruma yol açacaktır. Biraz karışık olduğunun farkındayım, ancak şunu söylemek istiyorum, şöyle toparlayayım: Kılıçdaroğlu’nun güçlü olabilmesi, etkili olabilmesi ve Türkiye’de oyun kurucu bir siyasetçi olabilmesi için ittifakında yer alan partilerin her birinin ayrı ayrı bir belirli bir gücü muhafaza etmesi şart. Aksi takdirde Kılıçdaroğlu kendi başına ve en fazla İYİ Parti’yle ve bir şekilde HDP’yle baş başa kalır. Halbuki belli bir güce ulaşmış olan Gelecek Partisi ve kurulduktan sonra Ali Babacan’ın –adı her ne olacaksa o– partisi, artı olarak tabii ki gücünü bir ölçüde muhafaza eden İYİ Parti ve Saadet Partisi’yle bütün bunların bir arada olduğu bir blok çok daha etkili bir şekilde Erdoğan’ın iktidarına son verebilir. Gerçekten bu anlamda çok ilginç bir döneme girmek üzereyiz. Yani, bu partilerin birisi kuruldu diğeri kurulmak üzere; bu partilerin belli bir güce sahip olmasını en çok isteyenlerin başında herhalde Kılıçdaroğlu ve diğer muhalefet partileri, hareketleri geliyor. Bunları rakip olarak görmüyorlar. Bu durumu Türkiye’ye hediye eden, başkanlık sistemi dayatmasıyla Erdoğan oldu. Ve Erdoğan, karşısında hareket kabiliyeti çok daha gelişmiş bir muhalefet bloku yarattı ve bu muhalefet bloku onun iktidarını sonlandırmaya adım adım yaklaşıyor. Böyle ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İki notla bitirmek istiyorum: Birincisi, öncelikle bugün Devlet Bahçeli nihayet tekrar grup toplantısında konuşmuş, kendisine geçmiş olsun dileğimi tekrarlıyorum, o grup toplantılarını çok izleyen bir gazeteciyim ve her grup toplantısının girişinde, çıkışında Devlet Bey ile ayaküstü sohbet etme imkânımız olmuştu. Bugün Ankara’da olamadım, ama ilk fırsatta grup toplantısında kendisine bir tekrar doğrudan bir geçmiş olsun dileğimi iletmek istiyorum. Bir diğer husus da Libya konusu. Bu başlı başına bir program konusu, ama bugün Babacan konuşmayı tercih ettim. Libya’da ateşkesi Rusya’yla başardığı gözüken Türkiye, Hafter’in son anda çekilmesiyle, masadan kalkmasıyla beraber çok zor durumda kaldı. Çünkü şöyle bir durum var: İlk ateşkesi sağladığı için başarı kazananlar hanesinde birinci sıraya yerleştirmişti kendini Türkiye. Ama ateşkes gerçekleşmediği için fazlasıyla kaybeden durumuna düştü. Bir diğer husus da şu tabii ki: Türkiye’nin en büyük iddiası –ki tezkerede de bu var biliyorsunuz, Libya Tezkeresi’nde– Hafter’in Libya Ulusal Ordusu’nu, ulusal ve uluslararası hiçbir meşruiyeti olmayan sözde bir ordu olarak tanımlamıştı Ankara. Ama Moskova’daki görüşmelerde Hafter’le masaya oturmayı kabul ettiği andan itibaren ona bir meşruiyet atfetmiş oldu. Şimdi gayrimeşru demekten caydığı bir güce karşı tekrar bir pozisyon almak durumunda. Hafter’in iddiası, ulusal ordusu sözcülerinin iddiası, Trablus’a yönelik yürüyüşlerini sürdürecekleri yolunda. Dolayısıyla Ankara’yı bu anlamda zor bir süreç bekliyor. Burada da şunu gördük: Hızlı değerlendirmeler aldatıcı olabiliyor. Tıpkı İran olayına olduğu gibi. İran’da da Kasım Süleymanî’nin öldürülmesinin İran rejiminin elini beklenmedik bir şekilde güçlendirdiği söylenmişti. Ama hiç de öyle olmadığı ortaya çıktı. Evet, birden fazla konuya değinmek durumunda kaldım. Ama bunlar üzerine de bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim.  

Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus