Sol, “insan doğası” hakkında yanıldı mı?

Fransa’da Aulnay-sous-Bois’daki Jean Zay Lisesi’nde felsefe öğretmeni olan Said Benmouffok’un 27 Ocak 2020’de mediapart’ta çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

“Fazla safsın!” Siyasî bir tartışmada ona çenesini bir daha açmamak üzere kapattırdığını zanneden bu hükümden payını bir gün almamış bir solcu yoktur. Rakibi ise (bazen sağdan; ama çoğu zaman da bu aşılmış sağ-sol ayrımının üzerinde bir yerlerden), “insan doğası” hakkında iyi bilgi sahibi olduğu iddiasındadır: İnsanın bencil çıkarıyla hareket ettiğini, herkesin sadece kendini düşündüğünü, kuzu için kurt ne ise insanın da insan için o olduğunu, hatta daha da beter olduğunu bilmektedir o.
Felsefe kadar eski bir konudur bu: Kötülük insanın doğasında mıdır? İyilik sadece bir istisna mıdır? Hatta iyilik diye bir şey var mıdır? Çıkar gütmeyen bir davranış düşünülebilir mi? En çok görmüş geçirmişler (ya da mizaç bakımından en kinikler), görünürde en karşılıksız bir sevgi davranışında bile bir minnet beklentisini meydana çıkarmakla eğleneceklerdir. Annenin çocuğuna ihtimam göstermesi onun kendine bağlılığıyla tatmin olmasındandır, ya da kendi varoluşu çocukta sürüp gittiği içindir. Bir dilenciye gösterdiğim hayırseverlik kendi gözümdeki değerimi artırır, pahalıya mal olmaz ve bundan haz alırım: Bencil bir davranıştır bu. Bütün fiiliyatımızın çıkar içerdiği böylece kanıtlanmış olur işte. Ekonomiye ve siyasete uygulanan bu bakkal felsefesi, tam da solcu kadın ve erkeklere yöneltilen suçlamanın kaynağıdır.

Özet olarak, sol, ezelden beri insanın doğasından ayrılmaz olan bencilliği inkâr etmek için yırtınıyormuş. 19. yüzyıldan beri sosyalizmin tarihi büyük bir ütopya anlatısıymış: İnsanın doğasını değiştirip onu paylaşıma, cömertliğe, bireyler arası eşitliğe yatkın kılmak. İnsanın tanım itibariyle değişmez doğasına karşı mücadele etmiş olduğundan, komünist tecrübe, kaçınılmaz olduğu ölçüde öngörülebilir bir felakete dönüşmüş. Dolayısıyla işi bir karara bağlamak gerekmekteymiş: İnsanlar birbirleriyle rekabet etmek için yaratılmışlar. Elbette, bencilliğin sonuçlarını yumuşatmak için hukuk varmış; çünkü aksi takdirde orman kanunu geçerli olurmuş. Fakat insan eyleminin devindirici gücü olarak bencilliğe dokunmaksızın onun olumsuz etkilerini kısıtlayan bir sınırdır bu.

Öyleyse, sol hakikaten saflıktan mı yanlış yapmıştır? Sosyalist, kuzuyu kurttan ayırt edemeyen ve Fransız Devrimi’nden beri kesintisiz bir siyasî yanılsamayı sürdüren o mutlu mesut iyimser midir? Aslında tam olarak tersidir. Hatta, insan hakkında bir sosyalist düşünürden daha kötümserinin olmadığı bile söylenebilir. Modern kapitalist toplum koşullarında yaşayan insanın söz konusu olduğunu belirtmek gerek yine de.

Marx’ın burjuva toplumundaki ahlâkî çöküntüleri tasvir etmek için ne dese az kalacağını düşündüğünü hatırlarız. Burjuvazinin zaferi “bencil hesapların buzlu suları”nın da zaferidir. Bugün bütün değerler piyasa değeriyle ölçülüyor. Ama daha da vahimi, dünyayı kendi suretince çizen burjuvazinin kurallarını dayattığı bireyler, ya sistemin kıyısına yerleşerek bundan kaçabiliyorlar, ya da kendilerini ezdiriyorlar. Varoluşumuzun büyük bir kısmında, artık bütünüyle ekonomik insanlar olmayı üstleniyoruz. Zihinlerimizde, ama özellikle de fiiliyatımızda, “homo economicus”un rasyonalitesi zafer kazandı; çevre yıkımı ise bunun doğrudan sonucu.

Bu mantık, pazarların dışa açılması ve ekonominin küreselleşmesiyle sürekli artan, emekçilerin birbiriyle rekabete sokulmasıyla destekleniyor. Varoluş sahalarına tek bir kaide dayatılıyor: Okula gidiş, sosyal ilişkiler, hatta aşk, bir karşılık beklenen yatırım biçimleri olarak tasarlanıyor. Mantıksal olarak sonunda umumîleşmiş bir güvencesizliği kabullenme ilkesi, zira Madam Parisot’nun [2005 ile 2013 yılları arasında Fransız işverenlerinin örgütü MEDEF’in başkanı – Ç.N.] usturuplu formülüne göre: “Madem ki aşkın güvencesi yok, işin neden olsun ki?”

Özetlersek, doğadan da olsa kültürden de olsa, isteyerek de olsa zorla da olsa, modern insanın yırtıcı hayvanlar gibi davrandığı kesin görünmektedir.
Bu dizginsiz rekabet oyununda pek az kazananın ve çok sayıda kaybedenin olmasıdır mesele. Servetler aynı ellerde toplanmakta ve babadan oğula aktarılmaktadır. Bu yüzden sosyalizm, insanın iyiliğine değil, güncel sistemde kaybedenlerin zekâsına oynar.

Bunu bir umutla özetleyebiliriz: Ahalinin büyük çoğunluğunun, çıkarının doğayı ve insaniyeti tahrip eden rekabet rejimini aşmakta olduğunun bilincine varması ve herkesin yararına olan işbirliği rejimine girmesi. Bazılarının açgözlülüğüne karşı, herkesin gerçek ve iyi anlaşılır çıkarının koyulması. Kolektif körleşme kapitalizmine karşı, zekânın sosyalizmi — gerçek ayrım budur işte. Heba edilen bütün o hayatlar, o enerjiler, o yetenekler, o sonuçsuz çabalar, modern ekonomik durgunlukta mahvedilen o yaşamlar. Kısır zenginliklerin, yararsız değerlerin, sanal servetlerin yaratılmasında. Böyle bir sistemi haklı gösteren anlamlı hiçbir şey yoktur. İnsanların felakete götüren aptallığı dışında hiçbir şey. Sol daima budalalığa karşı dikilmiştir; kötülük, bencillik, hele çıkar hiç öyle değildir. Çok az insanın yararlandığı ve dünyamızı tahrip eden bu kargaşanın saçmalığına karşı. Dolayısıyla solcu olmak, kolektif zekâdan yana bahse girmektir. Bir başka safdillik biçimi midir bu? Ekonomik ve iklimsel uçurumun kıyısındaki bir dünyada, tek hakiki safdillik, şeylerin böyle sürebileceğini zannetmektir.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar