İktidarın, “FETÖ’nün siyasi ayağıyla mücadele” bahanesiyle CHP’yi etkisizleştirme kampanyası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

AKP iktidarı, MHP’nin de desteğiyle, geçmişte Ergenekon/Balyoz olayına benzer bir süreçle CHP’yi “FETÖ’nün siyasi ayağı” olarak tanımlayarak etkisizleştirmeye çalışıyor. başarılı olabilir mi?

Yayına hazırlayan: Deniz Dursun

Merhaba, iyi günler. FETÖ’nün siyasî ayağı tartışması ve kavgası çok ilginç bir şekilde seyrediyor, daha da ilginçleşeceğe benziyor. Bu olayı bir polemik, iktidar ve muhalefetin bir polemiği olarak görmek bence yanlış olur. Çok daha ciddi bir siyasî mühendislik çalışmasının ürünü olduğu kanısındayım. İktidarın özellikle anamuhalefet partisi CHP’ye yönelik olarak bir stratejisiydi bu — yani FETÖ’nün siyasî ayağı tartışmasını doğrudan CHP’ye bağlayarak CHP’yi bir anlamda etkisizleştirmek ya da etkisini kırmak. Tasfiye biraz fazla kaçabilir, ama böyle bir hesap vardı sanki ve İlker Başbuğ’un bir televizyon konuşmasında olayın miladını en azından 2009’a taşıması, yani AKP iktidarını bir şekilde suçlamasıyla işin rengi değişti. Yani bir anlamda da Başbuğ sanki bilmeyerek –bilinçli olarak yaptığını sanmıyorum– bir arı kovanına çomak sokmuşa benziyor. Bu benim değerlendirmem, bunu biraz açmaya çalışacağım bugün. Ama öncelikle şunu vurgulamak lâzım: 15 Temmuz darbe girişiminin ardından iktidar partisiyle anamuhalefet partisi ve o tarihte muhalefette gözüken MHP –şu anda iktidarın ortağı– hep birlikte hareket etmişlerdi. Meşhur Yenikapı Mitingi’ni hatırlayacaksınız. HDP’nin davet edilmediği o mitinge hep birlikte gidilmiş, birlikte fotoğraf verilmişti. Şimdi fotoğraf çok değişmiş durumda. Bahçeli AKP ile birlikte hareket ediyor ve Kılıçdaroğlu’na yükleniyor. Salı günü Meclis gruplarını yerinde izlediğimde çok çarpıcı bir olay vardı; o da saatler sırayla alınıyor. Önce İYİ Parti, sonra MHP, sonra HDP, AKP ve nihayet CHP şeklinde. Salı günü AKP grup yapmamıştı, çarşamba yaptı. Bahçeli daha önce konuşan siyasî parti başkanı olarak FETÖ’nün siyasî ayağını CHP’ye bağladı, Kılıçdaroğlu’na bağladı. Ve orada örneğin, bu Yurtta Sulh Konseyi –yani 15 Temmuz Darbesi başarılı olsaydı yönetime el koyacak olan askerlerin kendilerine yakıştırdıkları ad–, bu konseyin yönetime kimleri getireceğinin açıklanmasını istedi ve belli ki burada CHP’yi zan altında bırakacak birtakım isimler çıkacağını sanıyor ya da biliyor, nasılsa. Ama daha sonra Kılıçdaroğlu grup konuşmasında ağırlıklı olarak FETÖ’nün siyasî ayağını ele aldı, yirmi soru sordu ve bu soruların en sonlarında yer alanlardan birisi de aynı şekilde Yurtta Sulh Konseyi’nin kimlerden oluştuğunun niye gizlendiğiydi. Çok ilginç bir durum var; her iki taraf da birbirini aynı yer üzerinden suçlayabiliyor. Tabii burada şu notu düşmek lazım: Kılıçdaroğlu FETÖ’nün siyasî ayağı meselesini açıklayacağını söylemişti önceki hafta ama İdlib’de yaşananlar nedeniyle ertelemişti ve bu salı için söylemişti. Bahçeli’nin de herhalde onun önünü kesmek için, ondan daha önce de konuştuğu için, bu FETÖ’nün siyasî ayağını CHP’ye bağlama çabası içerisinde olduğunu kaydetmek lâzım. Burada tabii ilginç olan, MHP ve Bahçeli’nin AKP’nin yanında anamuhalefete karşı bir tür öncü rol üstleniyor olması, daha ön saflarda ve daha açık ve net bir şekilde bu çatışmaya giriyor olması. Çarşamba günkü grup toplantısında Erdoğan da ağırlıklı olarak İdlib konuştu, ama o da bir yerde olayı, FETÖ’nün siyasî ayağını CHP’ye ve Ekrem İmamoğlu’na bir şekilde bağlamaya kalktı, birtakım şeyler gösterdi; İmamoğlu da onun ardından cevap verdi. Bana göre bu olay yeni bir tür, geçmişte AKP iktidarının ilk yıllarında yaşadığımız, Ergenekon, Balyoz süreçlerinin bir benzerinin tekrarlanma girişimi. O tarihte tabii devletin içerisinde hâlâ belli bir gücü olan, derin devlet diye adlandırılan odaklara yönelik bir kampanyaydı bu ve en büyük destekçisi –aslında uygulayıcısı da oydu– Fethullahçılardı. Yani Adalet ve Kalkınma Partisi o tarihte Fethullahçılarla birlikte çok yoğun bir kampanya yürüttü; ama işin, direksiyonun başında Fethullahçılar vardı. Onların yöntemleriyle çok önemli mesafeler kat edildi, bu iktidarın eski sahiplerinin tasfiye edilmesi ya da marjinalize edilmesi noktasında. Orada bir üçgen vardı. O üçgen, bir tarafta polis, bir tarafta yargı, bir tarafta da medya; böyle bir üçgen vardı. Birlikte çalışan Fethullahçı medya kuruluşları. Ama sadece bundan ibaret değildi. Başka medya kuruluşları da işin içerisinde vardı, örneğin Taraf gazetesi doğrudan burada çok önemli bir rol üstlendi. Fethullahçı savcılar, Fethullahçı polisler ve onlarla beraber hareket eden savcılar, yargıçlar ve polisler tabii ki iktidarın çok geniş bir desteğiyle çok ciddi bir kampanya yürüttüler. Burada Fethullahçı yöntemler gündeme geldi. Bu yöntemler nedir? Önce medya tarafından hedef gösterilmek, ondan sonra yargının devreye girmesi ve bu arada bol miktarda delil üretimi, bir tarafta kanaat üretimi, bir tarafta delil üretimi ve bununla beraber hoşlanmadıkları, önüne çıkan kişileri tasfiye etmek. Bunun yeni bir versiyonu bugün yaşanabilir mi? İktidar bunu deniyor bence. Denemek istiyor en azından, ama başarılı olma şansı hiç yok ya da çok az diyelim. Çünkü o tarihte yapılan olayda, kampanyada hedef, iktidarı seçilmemişlerin, iktidarda hâlâ belli bir pay sahibi olma iddiasına karşı demokrasi temelli bir argümanla, seçilmişlerin yönetimi, vesayete karşı mücadele gibi bir argümanla bu iş yapılıyordu. Yani iktidarın, halkın seçtiği hükümetin iktidar olma savaşıydı ve bu anlamda belli bir meşruiyet zemini üzerinden yükseliyordu. Ama bugün bakıyoruz, iktidarda olan otoriter bir yönetimin muhalefete tahammülsüzlüğü üzerinden yükseliyor. Dolayısıyla baştan meşruiyet anlamında inandırıcılığı hiç yok. İçeride ve dışarıda kimse, siyasi iktidarın elindeki tüm güçleri seferber ederek anamuhalefet partisini herhangi bir gerekçeyle –burada FETÖ’nün siyasî ayağı olmak gibi bir gerekçeyle– etkisizleştirmesine çok açık bir şekilde destek veremez. Kapalı kapılar ardında belki olur, ama geçmişin tekrarlanması anlamında burada çok büyük bir fark var — birincisi bu. İkincisi, iktidarın yanında Fethullahçılar yok. Çok ilginç bir şekilde, zamanında Fethullahçılarla birlikte olup tasfiye ettiği ya da etkisizleştirdiği kesimlerden bazıları iktidarın yanında yer alıyor, ama açık söylemek gerekirse bunların hiçbiri Fethullahçıların yerini doldurabilecek kapasitede değiller. Zaten bu nedenle de iktidar kendi başına, Adalet ve Kalkınma Partisi kendi başına bu işi büyük ölçüde kullanmak istiyor, arada MHP’nin de yardımıyla. Ve yaptıkları da büyük ölçüde bu yayının başlığını da verdiğim gibi, büyük ölçüde yaptığı, Fethullahçı yöntemleri tekrarlamak. Yani nedir? Medyayı devreye sokmak, medyada birilerini hedef göstermek ve oradan yürümek, ondan sonra yargıyı bir şekilde devreye sokmak ve böylece bu işi yapabileceğini sanmak. Ama ne yapılıyor? Şimdi baktığımız zaman Fethullahçılık Türkiye’de çok köklü bir hareket ve başından itibaren devleti ele geçirmeye yönelmiş bir hareket. Ve bunun tabii ki en önemli ayağı orduydu ve orduda çok ciddi bir şekilde, titiz bir şekilde, çok gizli bir şekilde yıllarca bir örgütlenmeye gittiler ve 15 Temmuz darbe girişimi bunun zaten en bariz kendini gösterdiği yerdi. Ama olay sadece orduyla sınırlı değildi, birçok alanda Fethullahçı örgütlenmenin varlık gösterdiğini biliyoruz; eğitimde, üniversitelerde, siyasette, yerel yönetimlerde, ekonomide. Hayatın hemen hemen her alanında Fethullahçılık doğrudan ya da örtülü bir şekilde ya da başkalarını kullanarak varlığını sürdürdü ve bu arada birçok insan, Fethullahçı olmayan birçok insan, kimisi güç sahibi, kimisi güç sahibi olmak isteyen birçok insan Fethullahçılarla bilerek ya da dolaylı bir şekilde birtakım ilişkilere ve ittifaklara girdiler değişik dönemlerde. Mesela 12 Eylülcüler Fethullahçıları komünizme karşı mücadelede kullandıklarını sandılar — kullandılar, ama esas kendileri kullanıldı. Özal, Fethullahçıların özellikle Orta Asya’daki eğitim faaliyetlerini çok teşvik etti ve buradan kendisinin yararlanabileceğini düşündü. Mesela Ecevit, Fethullahçılığı, hayal ettiği ılımlı İslam, özgürlükçü laikliğin teminatı bir İslamî cemaat olarak gördü. Ya da Tansu Çiller Fethullahçılarla beraber PKK’ya karşı mücadele ettiğini düşündü. En sonunda da tabii neyi gördük? Adalet ve Kalkınma Partisi kendi tabiriyle “askerî vesayete karşı mücadele”de Fethullahçılarla işbirliği yaptı. Aslında işbirliği yapmanın ötesinde burada “Fethullahçılar iktidarla işbirliği yaptı” demek daha doğru olabilir; çünkü dizginler esas olarak Fethullahçıların elindeydi. Daha sonraki süreçte AKP ile Fethullahçıların yolları ayrıldığı andan itibaren de bazı muhalif unsurların, muhalif kişilerin ya da kurumların Fethullahçılarla birtakım temasları olduğu da muhakkak. Ama baktığımız zaman, Türkiye’de Fethullahçılıkla ilişkisi olmayan hemen hemen hiç kimse yok, çok az yer var. Bunlardan birisi HDP’dir, bir diğeri MHP’dir ilginç bir şekilde. Ama onun dışında herkesin bir şekilde değişik dönemlerde Fethullahçılıkla, doğrudan Fethullah Gülen’in kendisiyle ya da onun temsilcileriyle ya da onun kurumlarıyla bir şekilde bir al-ver ilişkisi içerisine girmiş olduğunu görüyoruz. Ve sonuçta ne yapılıyor? İktidar, elindeki sonsuz imkânları kullanarak burada bir ayıklamaya gidip kendisinin kurduğu ya da kendi çevresindeki insanların kurduğu ilişkilerin üzerini örtüp, bunları geri plana itip, rakibi gördüğü kişilerin birtakım tekil ilişkilerini alıp bunları çok büyük bir tehdit olarak bize sunmaya çalışıyor. Elindeki imkânlarla, devletin elindeki imkânlarla bunu belli bir yere kadar yapabildiğini görüyoruz. Yani bir bakıyorsunuz, adını o âna kadar hiç duymadığımız birtakım isimler, CHP ile birtakım ilişkileri olan, dolaylı ya da direkt ilişkisi olan bazı isimler birdenbire bizim karşımıza Fethullahçılıkla, FETÖ’nün siyasî ayağı olarak çıkartılmak isteniyor. Halbuki öte yandan, biliyoruz, fotoğraflar var; birlikte yapılmış açıklamalar var. Dün mesela Murat Yetkin böyle bir Zaman gazetesi kupürü koymuştu. Zaman’ın o tarihteki Ankara temsilcisi Mustafa Ünal’a Erdoğan bir yurtdışı gezisinde, uçakta demeç veriyor ve Devlet Bahçeli’nin Fethullah Gülen’e yönelik eleştirilerinin kabul edilemez olduğunu söylüyor mesela. Şimdi, bu tür kayda geçmiş çok sayıda açıklama varken, duruş varken, Türkçe Olimpiyatları’nda katılımlar varken, oralarda yapılan konuşmalar varken, ya da Türkçe Olimpiyatları için devlet tarafından hatıra parası bastırılmışken — bunlar gibi birçok olayı sayabiliriz. Bütün bunlar bir şekilde göz ardı edilip önemsizleştiriliyor. Gerekçe ne? O tarihte FETÖ, FETÖ değildi. Neydi? Cemaat’ti ya da Hizmet Hareketi’ydi. Ama sonra bir şekilde –bu 17-25 Aralık olabilir ya da 15 Temmuz olabilir– bunun terör örgütü olduğu saptandı, Erdoğan’ın söylediği o. Terör örgütü olduğu andan itibaren ilişkiye geçenler diyor, ki şunu görmek lâzım: Bu hareket terör örgütüyse baştan beri terör örgütü, bu hareket gerçekten zararlı bir yapıysa baştan beri zararlı bir yapı ve “kandırıldık” diyerek bu olay açıklanabilecek bir yapı değil. Ama burada dediğim gibi, devletin elinde imkân olduğu için, istihbarat imkânları vs. her şey olduğu için kendi kafasına göre bir ayıklama yaparak muhalefeti zor durumda bırakacak birtakım şeyleri medyası ve yargısı üzerinden gündeme getirerek özellikle anamuhalefet partisini sıkıştırmaya çalışıyor. Ama bunun çok başarılı olma ihtimalinin olmadığını söyledim, tekrar söyleyeyim: Bir kere Fethullahçılık gibi bu işin profesyoneli, komplo işlerinin gerçek uzmanlarından mahrum, bir böyle bir husus var. İki, burada tarafsız gibi görünen üçüncü şahısların bir şekilde destek verdiği bir olay değil. Zamanında yaşanan Ergenekon, Balyoz gibi süreçlerde bu olaya doğrudan angaje olanlar, yani iktidar partisini destekleyenler ve Fethullahçıların dışında, çok sayıda içeride ve dışarıda kişi, kurum, odak, bu olaya bir şekilde destek verdi, bunun demokratikleşme için iyi olabileceğini düşündü. Yanlış yaptı, bilmem ne, bu ayrı; ama böyle bir üçüncü güçler vardı. Şu anda böyle bir üçüncü güç yok ve en önemlisi de o tarihlerdeki medya gücü bugün yok. Yani medyanın neredeyse tamamını iktidar kontrol ediyor ama, medyanın hiçbir inandırıcılığı yok, kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Hele o tarihlere damga basmış olan Taraf gazetesi gibi bir gazete ya da bir yayın organı yok. Ama yine de tabii ki burada muhalefeti zorladıklarını görüyoruz. CHP mesela, buna nasıl cevap verebilir? Kemal Kılıçdaroğlu salı günü açıklama yaptı yirmi maddede ve FETÖ’nün siyasî ayağının Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söyledi. Ama bunu ne derece yaygınlaştırabildi? Ne derece gündeme getirebildi? Burada bir medya sorunu var, CHP’nin bir medya sorunu var. Aslında sadece CHP’nin değil, Türkiye’de birtakım şeyleri iktidara rağmen söyleyebilmek için bir medya sorunu var. İktidarın medyasının işe yaramıyor olması tek başına sorunları çözmüyor. Yani iktidar medyasından gelen, iktidarı destekleyen medyadan gelen suçlamalar vs. bir yerden sonra çok işlevsel olmayabilir, ama buna karşılık yine de –özellikle bu konuda mesela– muhalefetin, suçlananların kendilerini bir şekilde kamuoyuna anlatabilmesi lâzım. Mesela Ekrem İmamoğlu dün, Erdoğan’ın kendisi hakkında söylediklerine cevaben bir şeyler söyledi. Çok fazla bir yerde yer aldığını açıkçası görmedim, sosyal medyada da çok fazla dolaşıma girdiğini görmedim. Büyük ölçüde ellerinde sosyal medya var, ama tek bu olamıyor. Mesela hatırlanacaktır, CHP’nin CNN Türk’ü boykotu meselesinde ne oldu? Ekrem İmamoğlu CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölge” programına –ilan edilmiş, anlaşılmış olan programına– çıkmama kararı aldı. Tamam, dendi ki: “Bu CHP’nin boykotu kapsamında”. Ama burada bence daha önemli olan husus, Ekrem İmamoğlu’nun hâlâ şu ya da bu nedenle CNN Türk’te Tarafsız Bölge adlı, adıyla hiçbir ilişkisi olmayan programa çıkma isteği. Ahmet Hakan’ın yazısından anlıyoruz ki talep doğrudan İmamoğlu’ndan gelmiş. Yani hâlâ iktidarın denetimindeki yayın organlarından bir şekilde medet uman –ya da umabilen– bir hareket söz konusu; dolayısıyla işlerinin çok da kolay olduğu söylenemez. İlginç bir olay söz konusu sonuçta. Bir taraf, iktidar, FETÖ’nün siyasî ayağı gibi bir kurmaca üzerinden muhalefeti köşeye sıkıştırmaya çalışıyor ve bunda normal şartlarda başarılı olma ihtimali hemen hemen hiç yok. Ama öte yandan, muhalefet kendisine yönelik bu saldırıyı pekâlâ tam tersine, iktidarın aleyhine çevirebilecek mekanizmalara çok fazla sahip değil. Bu noktada İlker Başbuğ olayı çok ilginç bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. İlker Başbuğ, bu AKP ile CHP ya da AKP ve MHP ortaklığının CHP’ye yönelik kurgulamak istediği FETÖ’nün siyasî ayağı olayına bir televizyon kanalında ettiği bir-iki dakikalık sözle, sarf ettiği sözle, iddiayla bu olaya çomak sokabildi. Demek ki burada hâlâ birtakım yerlerden birtakım kişiler, kurumlar bu oyunu aslında pekâlâ bozabilirler. İlker Başbuğ’un bu açıklamasına Erdoğan’ın ve diğerlerinin bu kadar sert tepki vermesi de bence esas olarak bu. Tekrar söylüyorum, Başbuğ’un bir çomak sokma derdiyle bunu yaptığı kanısında değilim, ama fiilen olay böyle oldu. Bugün Cumhuriyet gazetesinde Seyhan Avşar imzalı ilginç bir haber çıktı. O habere göre, bir iş adamı FETÖ kapsamında, FETÖ evrakında adının geçmesini engellemek için bir polis şefine çok yüklü bir şekilde paralar aktarmış. Bunları belgeler üzerinden, soruşturma dosyası üzerinden yazmış Seyhan Avşar. Asıl hikâye bu zaten. Kılıçdaroğlu konuşmasının bir yerinde bunu da söylemişti: Bugün Türkiye’de parası olan, iktidara yakın olan, iktidarda bir şekilde akrabası vs. olan insanlar pekâlâ kendilerini bu FETÖ torbasından çıkartabiliyorlar. Bu bir realite. İşte Kılıçdaroğlu da isimler zikretti. Çok sayıda isim çıkıyor. Anadolu’nun değişik yerlerinde birtakım iş insanları için bunlar söyleniyor, birtakım damatlar vs. bu arada bundan istifade ediyor, bunu biliyoruz. Birileri iktidara bir şekilde yanaşarak ya da oradaki ilişkilerini kullanarak kendilerini torbadan çıkartırken iktidar da bu torbaya birilerini, özellikle muhalefeti atmaya çalışıyor. Böyle bir olayla karşı karşıyayız ve bu olay daha çok süreceğe benziyor. Tabii burada bir notu da düşmem gerekir: İktidarın CHP’ye yönelik kuşatma stratejisinin sadece bir ayağı bu, FETÖ’nün siyasî ayağı iddiası sadece bunun bir dalı. Başka dallardan da CHP’ye yönelik çok ciddi bir harekâtın olduğu kanısındayım; çünkü son yerel seçimlerde gördüğümüz gibi, CHP kendi oylarını artırmasa da, iktidara muhalif kişilerin, seçmenin oylarını bir ittifak perspektifinde toparlayıp iktidarın elinden, AKP’nin elinden çok şeyi alabildiğini ve bundan sonra da alabileceğini gösterdi. Buna yönelik olduğu kanısındayım.

Bitirmeden bir duyuru yapayım: Yarın saat 16.00’da Kemal Can ile birlikte bir haftalık programa başlıyoruz: “Haftaya Bakış”. Kemal’le herhalde yarınki yayında FETÖ’nün siyasî ayağı meselesini de, İdlib’i de, öne çıkan konuları haftayı kapatırken her hafta birlikte ele alacağız. Oraya da herkesi buradan davet ediyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus