Sekizinci yılında MİT krizinin gösterdikleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile MİT’in eski üst düzey yöneticilerinin, PKK ile yürütülen Oslo görüşmeleri nedeniyle Özel Yetkili Savcılık tarafından ifadeye çağrılması AKP iktidarıyla Fethullahçılar arasındaki ilk ciddi savaştı. Nihayet iddianamesi hazırlanan MİT kumpasından bu yana yaşananların tam olarak değerlendirildiğini söylemek mümkün değil.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. “MİT krizinin sekizinci yılında MİT krizi kumpası” başlıklı davanın iddianamesi hazırlandı ve dün açıklandı. Çok sayıda kişi için ağırlaştırılmış müebbet isteniyor, birinci sırada Fethullah Gülen var. Olayı kısaca özetleyelim: 7 Şubat 2012’de İstanbul’da özel yetkili savcı tarafından, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner ve eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş KCK soruşturması kapsamında şüpheli olarak savcılığa çağrılmıştı. KCK derken, PKK aslında; Güneydoğu ağırlıklı, ama tüm Türkiye çapında yürütülen bir soruşturma. Aynı tarihlerde Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne yönelik olarak da bir çözüm süreci vardı. Bu dönemde çözüm sürecini engellemek isteyen Fethullahçıların devlet içerisindeki güçlerini devreye soktukları ya da sokacakları biliniyordu. Bu MİT krizi de bunun bir göstergesiydi. PKK üst düzey yöneticileriyle MİT üst düzey yöneticilerinin Norveç’in başkenti Oslo’daki görüşmeleri malûm. Öncelikle bu görüşmelerin ses kayıtları ortaya çıktı, medyaya sızdırıldı; ondan sonra da bu görüşmeye katıldığı, bu görüşmeyi yaptırdığı ileri sürülen kişiler savcı tarafından çağrıldı. Açıklanan iddianameye baktığımız zaman ne çıkıyor karşımıza? Savcının iddiası şu, şöyle bir tarif yapmış: Bu Oslo görüşmelerinin ses kayıtları polis içerisindeki ve yargı içerisindeki Fethullahçı örgütlenme tarafından gizlice HDP’nin Güneydoğu’daki –Diyarbakır olması lâzım– binasında bulunan bilgisayarların harddisklerine yerleştiriliyor. Daha sonra bir operasyonla bu harddisklerde bu ses kayıtları bulunuyor. Ondan sonra bunlara bir işlem yapılmıyor; daha sonra Fethullahçı hareketin üst düzey iki yöneticisi birer gün arayla Pensilvanya’ya gidiyorlar, orada Fethullah Gülen’le görülüyorlar, geliyorlar, geldikten sonra Ankara’da çok sayıda üst düzey Fethullahçı bir toplantı yapıyor ve bu toplantının sonucunda düğmeye basılıyor. MİT krizi dediğimiz olay, MİT yöneticilerinin ifadeye çağrılması ve daha sonra tutuklanma hazırlığı olduğunun ortaya çıkarılmasıydı. Fakat orada zamanlama hatası yaptılar, o zamanlama hatası da şu: O tarihte başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan kanser şüphesiyle hastaneye yatmıştı, bir ameliyat söz konusuydu ve ameliyat gününe denk gelecek şekilde, 7 Şubat’ta bu çağrıyı yaptılar; ancak Erdoğan ameliyatını ertelemişti. O arada MİT yöneticilerine sahip çıktı ve birtakım üst düzey polis görevlileri ve yargı görevlileri İstanbul’dan görevden alınarak MİT yöneticilerinin yargıya gitmesine engel olunmuştu. Çok kritik bir olaydı. Bugün iddianamede, seçilmiş hükümete karşı Fethullahçılar –ya da savcının ifadesiyle FETÖ– tarafından ilk darbe girişimi olarak tanımlanıyor. 

Şimdi o günleri çok iyi hatırlıyorum, Vatan gazetesinde yazıyordum ve NTV’de de yorum yapıyordum. O olay çok büyük bir olaydı; ama ilginç bir şekilde Fethullahçılarla Erdoğan hükümeti arasındaki bu savaş, her iki taraf tarafından çok da önemli değilmiş gibi gösterilmek istendi. Yani böyle bir yanlış anlaşılma gibi gösterilmek istendi. Ama Erdoğan –Hakan Fidan başta olmak üzere– bürokratlarına sahip çıktı, onları kesinlikle vermedi, hatta yanında tuttu; ama bir taraftan da küçük çaplı eleme oldu, özellikle İstanbul’da Fethullahçıları elediler, özel yetkili mahkemelerdeki pozisyonlarında ve bazı polis şeflerinde. Ama daha sonra 17-25 Aralık’ta ve hatta 15 Temmuz darbe girişiminde gördük ki bu yapılan düzenlemeler, görevden almalar tek başına hiçbir şeye yetmemiş. O tarihte bu olay yaşandığı zaman, bunun bir iktidar savaşı olduğu bârizdi. 9 Şubat’ta Vatan’da yazdığım bir yazı önümde duruyor. Bakıyorum, orada “yeni tür iktidar savaşları” olarak tanımlamıştım ve şöyle demiştim: 

“Ülkenin son beş yılında birinci derecede belirleyici olan bir siyasî ittifakın çatırdadığını görüyoruz. Son beş yıla damga vuran ittifak çatlıyor. Yani Erdoğan-Gülen ittifakı çatırdıyor. Bu siyasî ittifakın bileşenlerinin kendileriyle birlikte hareket etmeye yanaşmayan hemen herkesi tasfiye ettikten sonra –özellikle Ergenekon-Balyoz davalarında–, eski iktidar sahiplerinin tasfiyesinden sonra iktidar sahnesinde yalnız kalınca birbirleriyle mücadele etmeye başladıklarını ileri sürebiliriz.”

Aslında iktidar savaşının başlatanı Fethullah Gülen’di o tarihte. Kendisini yeterince güçlü ve Erdoğan’ı da güçsüz gördüğü bir anda –ki Erdoğan sağlık açısından da sorunluydu, çok ciddi bir sağlık sorunu vardı– orada ona öldürücü darbe indirmek istedi Fethullah Gülen ve o MİT krizi orada patlak verdi. Ama şu ya da bu şekilde hesap hatasıyla Fethullah Gülen amacına ulaşamadı. Fakat, işin acayip tarafı şu ki; bu olaydan sonra yollar tam olarak ayrılmadı. Uzun bir süre hâlâ birlikte yürümeye devam ettiler — ama sırtlarını hep sağlama almaya çalışarak, asla birbirlerine güvenmeyerek. Çok ilginç bir dönemdi bu; 17-25 Aralık’a kadar böyle gittiğini söyleyebiliriz. Öncesinde bir dershane krizi var, Erdoğan’ın dershaneleri kapatma girişimi ve bunun tabii ki Fethullahçılar tarafından kendilerine bir saldırı olarak algılanması var. Ama MİT krizi gibi bir olay yaşanmasına rağmen köprüler tam anlamıyla atılmadı ve hatta bunun bir iktidar savaşı olduğunu ve tarafların birbirlerini tüketmeye çalıştıklarını ve çalışacaklarını söyleyen benim gibi insanlar, her iki taraf tarafından –gerek Fethullahçılar gerek AKP’liler tarafından– fitne çıkarmakla, aralarına nifak sokmakla eleştirildi, suçlandı. Çok acayip günlerdi, hâlâ bazı anlarını çok iyi hatırlıyorum. Mesela sosyal medyada bunları söylediğiniz zaman, şu anda en sıkı FETÖ düşmanı, avcısı olan AKP’nin önde gelen birçok isminin büyük bir gürültüyle, “Bizim Hocaefendi’yle bir sorunumuz yok, bizim Hizmet Hareketi’yle bir sorunumuz yok, kimse bizi birbirimizden ayıramaz” deme yarışına girmişlerdi. O tarihten sonra yaşanan Türkçe Olimpiyatları’na vs. tam kadro katılmaya devam ettiler — Erdoğan dahil olmak üzere. Hatta özel olarak kendisini geri çağırdı Erdoğan, artık Türkiye’ye dönmesi gerektiğini söyledi; saygıda kusur etmediler, Türkçe Olimpiyatları için hatıra paralar basıldı vs.. Ama alttan alta savaş kızışıyordu. 

Eğer o tarihte alenen bunun bir savaş olduğu kabul edilmiş olsaydı ve o andan itibaren 17-25 Aralık ya da 15 Temmuz sonrasında yapılan ayıklamaya o tarihte gidilmiş olsaydı, yani Fethullahçılığın devlet içerisindeki örgütlenmesinin demokrasi için, çoğulculuk için, Türkiye için zararlı olduğu tespitini o tarihte yapıp Erdoğan aleni bir savaşı başlatmış olsaydı, işin rengi çok değişecekti. Ama orada gördük ki hiç de bunu yapmadılar, herkes işi zamana bıraktı ve o arada sorunları çözmeye çalıştılar. Bakın şimdi “FETÖ’nün siyasî ayağı kimdir?” tartışmaları yapılıyor ve Fethullahçılarla şu ya da bu şekilde ilişkisi olan her türlü insanı, kendilerinden olmayanları şeytanîleştirmeye çalışıyorlar. Ama burada MİT krizi gibi bir olay yaşandıktan sonra hâlâ bu olayın telafi edilebileceği düşünüldü, aracılar devreye sokuldu, görüşmeler yapıldı, pazarlıklar yapıldı. Sonra gördük ki bütün bu olanlara rağmen taraflar birbirlerine öldürücü darbeyi indirmek için de hazırlıklarını yoğunlaştırmışlar. Özellikle Fethullahçılar –17-25 Aralık’ta gördüğümüz gibi– yine polis ve yargı üzerinden çok öldürücü bir darbeyi o tarihte bölücülük üzerinden yapmaya çalıştılar, Kürt sorunu ve KCK soruşturması üzerinden yapmaya çalıştılar, 17-25 Aralık’ta ise bunu yolsuzluk üzerinden yapmaya çalıştılar. 17-25 Aralık’ın bir başka ihmal edilen yönü var: 17 Aralık soruşturması bayağı etkili oldu, gözaltına alınanlar vs. oldu; ama 25 Aralık’ta savcılar kimseyi gözaltına alamadılar. Çünkü 17 Aralık’tan sonra Erdoğan, ilk şoku atlattıktan sonra olaya el koydu ve valiliği, İçişleri Bakanlığı’nı aktif bir şekilde devreye sokarak, savcıların talimatlarını yerine getirilmesini engelledi. Özellikle kendi akraba çevresine ve arkadaş çevresine yönelik gözaltıları engelledi. Eğer 25 Aralık’ta bunu başaramamış olsaydı, çok daha farklı bir operasyon geliyordu ve birçok insan –AKP yöneticisi, AKP milletvekili, yazar-çizer takımı– hakkında, çok daha büyük bir soruşturmayla, Selam Tevhid soruşturmasıyla İran casusluğundan soruşturma açılacak ve yüzlerce kişi gözaltına alınacaktı, tutuklanacaktı. Önce yolsuzluk, ardından bu casusluk suçlaması ve hazırlanan çalışmalar ortada ve hatta bunlar kitaplaştırıldı. İşin ilginç tarafı o kitaplara imza atan kişiler daha sonra şu anda halihazırda Türkiye’de Fethullahçı avcılığına soyunuyorlar. 

Demem o ki: O tarihte MİT krizinde, bu krizin hak ettiği tepkiler etkili bir şekilde verilseydi ve bu krizin KCK meselesi olmadığı, Kürt sorununun barışçı çözümünü engellemek, ama onun ötesinde de yıllarca devlet içerisinde gizlice örgütlenen bir yapının devleti ele geçirmesinde çok ciddi bir adım olarak tarif edilseydi, bugün savcının söylediği o gün söylenseydi, yani “Bu bir darbedir ve buna izin verilemez, bunu yapanların cezalandırılması gerekir” denseydi, bugün yapıldığı gibi bir numaraları sanık olarak Fethullah Gülen tanımlanmış olsaydı, Türkiye birçok şeyi pekâlâ yaşamayabilirdi. Ama burada ne oldu? Bir pragmatizm ve siyasetin ucuzlukları yüzünden Türkiye bu yüzleşmeyi erteledi. Türkiye ertelemedi; Erdoğan bu yüzleşmeyi erteledi ve erteledikten sonra da çok daha sert krizlerle karşı karşıya kaldı. Dün yapılan iddianameyle ilgili, savcılık tarafından dağıtılan bilgi notunu gördük. Ona baktığımda, aslında bu geç kalmış MİT krizi davası çok önemli; ama o yazılanlara baktığımda yargının ne kadar siyasallaşmış olduğunu görüyoruz. Örneğin savcılar MİT krizini 17-25 Aralık ve 15 Temmuz’la birlikte değerlendiriyorlar ve araya da Gezi olaylarını katıyorlar. Bunların birbiriyle hiçbir alâkası olmadığı, Gezi olayında, olayın çözümünü engelleyen unsurlardan birinin de Fethullahçılar olduğunu herhalde bu savcılar da çok iyi biliyorlardır. Şu anda süren, yakında sonuçlanması beklenen, salı günü önemli bir oturumu yapılacak olan Osman Kavala’nın bir numaralı sanık olduğu Gezi davası iddianamesinin de o tarihte Fethullahçı savcılar ve polislerin ortak çalışmasıyla kotarılan, sözümona delillere dayandırıldığını da herhalde biliyorlardır. Tabii bunu yaparken açıkça kötü olduğu bilinen birtakım hususlar var. Bunlar nedir? MİT krizi ve diğer darbe girişimleri –özellikle 15 Temmuz– arasına Gezi’yi de karıştırarak fırsattan istifade etmeye çalışan bir yargımız var maalesef, bunu da not olarak düşmek lâzım. 

MİT krizi sekiz yıl önce çok önemli bir mesajdı, meydan okuyuştu. Bunun gereği o tarihte yapılmadı, o tarihte yapılmadığı için de bunun bedelini hep birlikte ödedik. Bu dava nasıl sonuçlanır, nasıl gelişir? Çok emin değilim; ama bu davanın bir şekilde açılmış olması gerekiyordu. O tarihte açılmış olması gerekiyordu, sekiz yıl sonra da açılmış olması millî piyangoda amorti niyetine düşünülebilir. En azından bu dava bizim bu tür şeylerle yüzleşmemize imkân sağladığı için de tabii ki hayırlı bir dava olarak kayda geçmek lâzım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus