AKP içi ve çevresindeki iktidar savaşları

Yayına hazırlayan: Deniz Dursun

Merhaba, iyi günler. Dün Gezi Davası sonuçlarında beraat kararlarıyla beraber yaşadığımız sevinç daha sonra, birkaç saat sonra kursağımızda kaldı. Çok alâkasız bir konuda, 15 Temmuz Darbe Girişimi’yle ilgili bir soruşturma kapsamında gözaltı kararı çıkartıldı Osman Kavala hakkında ve kendisi hâlâ şu saate kadar Emniyet Müdürlüğü’nde ve mahkemeye çıkarılıp yeni durumu belli olacak. Tutuklanacak mı serbest mi bırakılacak bilmiyoruz. Böyle bir ters ve tatsız bir durumla karşı karşıyayız. Bunun üzerinden tabii dünkü yaşananlar, ardından gece netleşen Osman Kavala’nın durumu kafaları iyice bir karıştırdı. Tam ne oluyor, nasıl oluyor? İktidar içerisinde iktidar savaşları mı var? Bu soru çok ciddi bir şekilde sorulmaya başlandı. Mesela HDP milletvekili Garo Paylan dedi ki: “Normalleşme taraftarları Erdoğan’ı beraat konusunda ikna ettiler, ama daha sonra başkaları devreye girince olayın rengi değişti ve Osman Kavala’nın yeniden gözaltına alınması için bastırıldı”. Bu ne derece doğru olabilir? Bunun üzerine birtakım düşüncelerimi dile getirmek istiyorum. Bugün Erdoğan’ın konuşmasında da zaten tahmin edileceği gibi, Gezi olayı ve Osman Kavala geniş bir yer tuttu. Orada Osman Kavala’yı Soros’un Türkiye temsilcisi olarak tarif edip onun beraatini bir tezgâh olarak niteledi Erdoğan. Öyle bir hava var ki, birileri, Erdoğan’a rağmen Osman Kavala’yı beraat ettiriyor. Türkiye’de böyle bir şey bence kesinlikle mümkün değil, onu özellikle vurgulamak istiyorum. Dün yaptığım değerlendirmede de muhtemelen bugün için, Erdoğan’ın karar aleyhinde konuşacağını söylemiştim. Bu hep yaptığı bir şey aslında. Birtakım mahkeme kararları alınıyor, birtakım gelişmeler yaşanıyor ülkede ve bu gelişmelere kendisi tavır koyuyor. Kimi zaman Anayasa Mahkemesi’nin kararı, kimi zaman bir başka mahkemenin kararı; ama burada ardından yaşananlara baktığımız zaman, bu olayların ne kadar ona rağmen yapılıp yapılmadığı meselesi karşımıza çıkıyor. Bazı durumlarda çok sert şekilde müdahaleler oluyor. O kararı alanlar işlerinden oluyor, yargıçlar sürülüyor vs., ama bazılarında da dokunulmuyor. Bu olayda da ben Erdoğan’a rağmen bir karar alabilecek, Osman Kavala gibi Erdoğan’ın hassas olduğu bilinen, içsel bir meselesi olduğu anlaşılan bir hususta ona rağmen karar alabilecek herhangi bir odak vs. tanımıyorum. Türkiye’de öyle bir yargı bağımsızlığı falan yok. Peki nasıl oluyor? Bunu değerlendirmeden önce, bir not düşeyim: Bugün Erdoğan’ın konuşmasının önemli bir bölümü FETÖ meselesiydi, FETÖ’nün siyasî ayağı meselesiydi. Oradan başlarsak aslında biraz daha netleşecek iş. Erdoğan’ın FETÖ’nün siyasî ayağı meselesini Kemal Kılıçdaroğlu’na bağlama konusunda bir gayreti var. Ne zamandan beri? Belli ki onun bir stratejisi bu; çünkü 31 Mart’ta gördük, 23 Haziran’da tekrarını gördük. Anamuhalefet partisi kendi başına değil ama muhalefetin diğer unsurlarını da kendi etrafında toplayarak iktidarı, Erdoğan iktidarını çok ciddi bir şekilde tehdit ediyor ve buna karşı Erdoğan’ın bulabildiği yegâne şey, onu bir şekilde FETÖ’yle irtibatlandırmak. Bu noktada da onu, Kılıçdaroğlu’nu –kendi tabiriyle Bay Kemal’i– Fethullahçı yapmaya kadar işi vardırmak istiyor. Bunu yaparken tabii işin değişik bir boyutu var: “Fethullah Gülen bu kadar nasıl güçlendi peki?” hususu var. İlk defa bugün net bir şekilde kendi sorumluluğunu da kabul etti Erdoğan. Daha önce de bir şekilde söylemişti, ama bugünkü konuşmasında kendilerinin de bir şekilde bunun parçası olduğunu kabul etmiş olması bence Erdoğan’ın ne kadar köşeye sıkışmış olduğunu gösteriyor. Bunu yaparken –burada bir parantez açmam gerekecek– bunu yaparken bir not düştü: “Bir tek” dedi, “Türkiye’de Necmettin Erbakan, Erbakan hocam bu konuda uyanık davrandı” dedi. Ben de böyle olduğunu biliyorum. Bu konuda çok değişik vesilelerle yaptığım yayınlarda ya da yazdığım yazılarda bunu söyledim; ancak bugün bir izleyicimin hatırlattığı bir olay var, onu burada bir not olarak düşmekte yarar var. Daha önce yaptığım bir yazı dizisinde de yaptığım benzer bir uyarıya bir başka okuyucum o tarihte dikkat çekmişti. Şimdi de bir izleyicim yaptı. O da şu: Erbakan da 21 Nisan 1996’da, yani kendisinin başbakan olmasından birkaç ay önce, Özel Samanyolu Lisesi diye Fethullahçıların en önde gelen okullarından birisinin düzenlediği Ulusal Matematik Olimpiyatı birincisinin törenine katılmış. Buna katılmış Erbakan ve orada bir konuşma yapıyor. Olimpiyatın yapıldığı yer Ankara Yükseliş Koleji spor salonu. Burada bir konuşma yapıyor ve burada “Fethullah Hoca’ya teşekkür ediyorum” diye başlıyor ve “bu toplantıyı düzenleyenlerden Allah razı olsun” diyor ve bayağı övücü bir konuşma yapıyor. Kayıtlarda benim bulabildiğim tek husus bu. Belki başka da vardır, ama buraya katılmış olması Erbakan’ın Fethullah Hoca’ya karşı mesafeli olduğu gerçeğini değiştirmiyor, ama bu notu da düşelim. “Hiçbir şekilde hiçbir teması olmamış” demek mümkün değil. Zaten ortada bir fotoğraf da var, demin gösterdik. O fotoğraf da gösteriyor ki bir temas var. Dolayısıyla Fethullah Gülen’in elinin uzanmadığı kimsenin kalmadığını görüyoruz; ama burada Erbakan’ın diğerlerine nazaran daha sakınımlı, daha dikkatli olduğunu, özellikle Fethullah Gülen’in Amerikan ilişkisi nedeniyle böyle olduğunu görüyoruz. Şimdi buradan FETÖ ayağı tartışması meselesi aslında bize Erdoğan’ın eskiyle kıyaslandığı zaman gücünden ne kadar kaybetmiş olduğunu ve önünü göremediğini gösteriyor. Geçmişe saplanmış ve geçmişin içerisinden ayıklamalarla muhaliflerini, karşısındaki insanları etkisiz kılmaya çalışıyor. Gezi Olayı’nda da böyle yaptı. Yaptığı konuşmada da Gezi Olayı’nı Fethullahçılıkla bir şekilde irtibatlandırmaya çalıştı — ki o tarihleri yaşayanlar bilir, o tarihte hâlâ Emniyet’te ve Yargı’da Fethullahçı yapılanma çok güçlü bir şekilde etkiliydi. İktidarla büyük ölçüde uyumla çalışıyorlardı ve Gezi’de yaşanan birtakım uygulamalardan, özellikle polis şiddetinden birinci derecede sorumlu kişilerdi bunlar ve zaten Osman Kavala ve arkadaşlarının yargılandığı davanın sözümona delilleri de Fethullahçı savcılar ve polisler tarafından kotarılmıştı. Dolayısıyla Erdoğan’ın Gezi’yi Fethullahçı komploların bir tür başlangıcı ya da onun bir parçası olarak göstermesi gerçeği kesinlikle yansıtmıyor. Fethullahçılar Gezi Olayı’nda Erdoğan’a belki son kez bir destek verdiler, ama ardından kendilerinin Erdoğan’la olan sorunları çözülmediği için, ondan sonra işin rengi değişti; Gezi’nin ardından –ki Gezi’de Erdoğan büyük ölçüde toplumsal olarak ve siyasî olarak yıpranmıştı– bunu fırsat bilmiş oldukları muhakkak, ama buradan hareketle Gezi’yi Fethullahçılıkla irtibatlandırmak hiçbir şekilde gerçeği yansıtmıyor. Tam tersine, Gezi sürecini izleyenler, Fethullahçıların o tarihteki medyasının yayınlarını da bilenler ve Fethullahçı polis şeflerinin vs.’nin tutumlarını da bilenler çok iyi farkında ki Gezi aslında Erdoğan’la Fethullah Gülen ittifakının en son çabasıydı, en son birlikte yürüttüğü olaydı. Şimdi Osman Kavala beraat etti, diğerlerinin de hepsi beraat ettiler ve beklenmedik bir karardı, sürpriz bir karardı. Bazıları bunu Türkiye’de hukuk devletine geri dönüş olarak gördüler; ama bazıları daha temkinli davranarak bunun tabii ki olumlu bir adım olduğunu ama buradan hareketle Türkiye’nin sorunlarının çözüldüğünün söylenemeyeceğini söylediler ve işin arkasında bir çapanoğlu aradılar; bazıları da benim gibi, arkasında çapanoğlu olsa bile bunun esas olarak toplumsal muhalefetin ve yargılanan kişilerin ve onlara destek verenlerin bir başarısı olduğunu söylediler. Daha sonra Osman Kavala hakkında yeniden gözaltı kararı çıkmış olması, çıkartılmış olması, Gezi Davası’nın beraatle sonuçlanmış olduğu gerçeğinin üzerini örtemiyor, bunu özellikle vurgulamak lâzım. Gezi Davası’nın, yargılananlar ve onlara destek verenlerin zaferiyle sonuçlandığı gerçeğini de örtmüyor, bunu özellikle vurgulamak lâzım. Dolayısıyla Gezi Davası’nın sonucu, aslında Türkiye’de demokrasi isteyenlerin, hukuk devleti isteyenlerin bir kazanımıdır; ama ardından Osman Kavala’ya tekrar gözaltı kararının çıkartılmış olması bu yargının, Türkiye’deki yargının nasıl siyasallaşmış olduğunu bizlere bir kez daha, çarpıcı bir şekilde gösterdi. Burada şöyle bir not düşmek lazım: Osman Kavala’dan hiçbir şekilde hazzetmeyen, hoşlanmayan, ama Gezi nedeniyle de Gezi’ye kayıtsız kalamayan bazı kişi ve odaklar çok da gönüllü olmadan davada, dava karşısında bir pozisyon takınmak zorunda kalmışlardı. Şimdi davanın sonuçlanıp Osman Kavala’nın mağduriyetinin devam ediyor olmasıyla beraber herhalde onlar kendilerini rahatlamış hissedeceklerdir ve belki de Erdoğan böyle bir hesabı da yapmış olabilir. Gezi’yle Osman Kavala’yı irtibatlandırarak aslında stratejik bir hata yaptığını, Osman Kavala’yı Gezi Olayı’ndan ayrı bir yerde, onunla hesabını ayrı bir yerde görmesinin daha akılcı olduğu noktasına gelmiş olabilir; ama yine de şunu vurgulamak lâzım: Osman Kavala’ya yaptığı bütün bunlar, Türkiye’de bu davaya kadar belli çevreler dışında insanların tanımadığı, zaten tanınmak için de bir çaba içerisinde olmayan Osman Kavala’nın daha da popülerleşmesine yol açıyor. “Peki burada hakikaten AKP içerisinde iktidar savaşları mı var, iktidar savaşlarının etkisi mi gözüküyor? Yani birileri normalleşme istiyor, birileri de bu otoriterliğin daha da şiddetlenerek sürmesini mi istiyor? Abdullah Gül’ün Karar gazetesinde verdiği röportajla Gezi Davası’nın aynı zamana denk gelmesinin anlamı nedir?” gibi bir dizi soru var önümüzde. Şöyle bir tablo çizilebilir, siyasette bu çok yapılır: İyi polis, kötü polis. Yani birileri iyi polisi oynar, birileri kötü polisi oynar. Burada da beraat kararını veren iyi polis, Osman Kavala’nın gözaltısını emreden, talimatını veren kötü polis. Diyelim ki böyle bir şey var; peki iyi polis kim, kötü polis kim? Kötü polisin kim olduğu konusunda neredeyse herkes müşterek, onun Erdoğan olduğunu düşünüyor, ama ortada iyi polis yok. Bence yok zaten, bence bütün bu kararların her birini Erdoğan kendisi alıyor. Yani burada bir odak, ona rağmen hareket eden bir odak olduğu kanısında değilim. Ahmet Davutoğlu’yla yaptığımız söyleşide Ahmet Davutoğlu bize kendisinin tasfiyesinde dört odağın rol oynadığını söylemişti. Oraya bakarsak aslında olayı biraz daha net olarak görebiliriz; çünkü Ahmet Davutoğlu AKP iktidarı içi ve çevresindeki iktidar savaşlarının ilk kurbanı oldu ve tasfiye edildi. Orada Pelikancıları ve başkalarını kastederek, kripto Fethullahçılar için demişti ki: “Bunlar daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da hedef alacaklar” diye bir öngörüde bulunmuştuu. İkinci olarak da “Eski rejimin artıkları” dedi. Biz “Derin devlet mi?” diye sorduk, “Eskiden öyle denirdi” dedi. Yani Ergenekon vs. gibi, süreçlerde bir ölçüde yara almış ama daha sonra Erdoğan’la ittifaka gitmiş eski yapıları kastetti. Bunlara herhalde Doğu Perinçek’i bir şekilde katıyor, Mehmet Ağar’ı katıyor, bir ihtimal, bir anlamda Süleyman Soylu’yu katıyor. Üçüncü olarak, kendisinin önünü kesenler olarak birtakım müteahhitlerden vs.’den, AKP dönemindeki yolsuzluklardan nemalanan birtakım çevrelerden bahsetti, bunlara bir güç atfetti. Dördüncü olarak da “aile çevresi” dedi. Şimdi Davutoğlu’nun bizim önümüze çizdiği böyle bir şey var. Bunların içerisinden kripto Fethullahçılar diye tabir ettiği yapıların kendi başına bir güç olduğu kanısında değilim açıkçası. Üçüncü olarak saydığı birtakım iş çevreleri, AKP döneminde iyice güçlenen iş çevrelerinin de siyaseten bir güç oluşturabileceği kanısında değilim; ama geride kalan iki yapı, bir ailesi çevresi, bir de eski devletten devralınan birtakım müttefikler hususu doğru olabilir. Bu konuda çok güçlü işaretler de var, ama bütün bunlar bize bir iktidar mücadelesi işareti vermiyor. Bunların her biri belli anlamlarda kendi güçlerini artırmak istiyor olabilirler ve bu nedenle birbirleriyle çekişiyor olabilirler; ama bu tek başına bence anlamlı bir husus değil. çünkü Erdoğan şu anda her şeyi kontrol ediyor, her şeye rağmen her şeyi kontrol ediyor ve her şeyi tek başına kontrol etme ısrarı nedeniyle de, kimseyle iktidarını paylaşmaya yanaşmaması nedeniyle de sorunlarını çözemiyor, kendi krizi giderek daha derinleşiyor. Krizi ne kadar derinleşirse derinleşsin, Erdoğan’ın kontrolü bir şekilde kaybettiği kanısında değilim. Dolayısıyla ona rağmen atılacak birtakım adımlar, hele Osman Kavala’nın Erdoğan’a rağmen beraat etmesi vs. gibi şeylerin olabileceği kanısında değilim; ama şunu özellikle vurgulamak lâzım: Erdoğan’ın sonrası için birtakım iktidar savaşları ihtimali çok daha gerçekçi. Yani Erdoğan olduğu müddetçe herkes onun izin verdiği ölçüde bir etki sahibi olabiliyor, ama Erdoğan sonrası dönem için insanlar, bazı gruplar, odaklar, çevreler kendilerini daha güçlü hazırlamak istiyor olabilirler. Bu anlamda bir iktidar savaşı, geleceğe yönelik bir iktidar savaşı belki mümkün; ama bugünkü yaşanan olayları AKP içerisinde normalleşme yanlıları ya da bu olağandışı halin, olağanüstü halin sürmesi yanlıları gibi ayırabileceğimiz aktörler yok, figürler yok. Mesela Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e atfedilen birtakım şeyler var, ama Abdülhamit Gül’ün o kendisine atfedileni kaldırabilecek bir gücü yok, dolayısıyla daha gerçekçi olmakta yarar var. Peki nasıl oluyor? Hem onu hem onu aynı anda nasıl yapıyor? Aslında bu Erdoğan’ın son dönemde çok izlediği bir tutum. Aynı anda birbirine zıt gibi görünen şeyleri birlikte yaparak zaman kazanmaya çalışıyor, bunun en çarpıcı örneğini de Suriye’de gördük, görüyoruz ve daha da göreceğe benziyoruz. Suriye’de yumurtaların neredeyse hepsini Rusya’nın sepetine koymuş olan bir Erdoğan ve bu çizgiye bağlı olarak da NATO’yla ve Batı’yla ilişkilerini riske atacak ölçüde S400’ler olayına angaje olmuş bir Erdoğan’dan, bugün –grup toplantısının bence en önemli boyutu buydu– İdlib konusunda, “Her an İdlib’e girebiliriz, her an İdlib’e harekât yapabiliriz” diyen bir Erdoğan’a geldik. Şam yönetiminin destekçilerine rağmen bunu yapabileceğini söylüyor ve de bunun öncesinde Trump’la görüştüğünü de hatırlatıyor. Zaten Trump da hatırlattı, Erdoğan gibi güçlü liderlerle çalışmayı sevdiğini ve onunla İdlib’i konuştuklarını söyledi Trump. Şimdi bakıyoruz, bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Rusya’ya rağmen, Amerika’nın da bir şekilde desteğini alarak –bunu en azından ima ederek– İdlib’e harekât düzenleme iddiasıyla bir çıkış yapıyor; ama aynı Erdoğan’ın düne kadar Putin hakkında söylediği olumlu sözleri de biliyoruz ve en fazla şunu yapıyordu: “Putin’i ikna edebiliyoruz, ama onun altındakiler farklı davranıyor” diyordu; ama bunun böyle olmadığını bugün gördük. Hemen grup toplantısının ardından, Rusya yönetiminin sözcüsü açık bir şekilde Türk ordusunun Suriye ordusuyla savaşmasını en kötü senaryo olarak ilan etti. Dolayısıyla bu, gerçekleşebilecek bir şey gibi gözükmüyor; ama Erdoğan bu iddiayı dile getiriyor. Bu iddiayı dile getirmesinin nedeni de bence, Türkiye artık her anlamda tam anlamıyla sıkışmış bir durumda — esas husus bu. AKP yönetimi, Erdoğan yönetimi, tam önünü göremez bir halde ve bunları aşabilmek için sürekli birtakım alınması gereken kararları ertelemek ve var olan gerçek gündemin dışında birtakım gündemlerle Türkiye’yi, kamuoyunu, kendi tabanını oyalamakla meşgul. Ama burada şunu özellikle vurgulamak istiyorum; her yayında vurguluyorum, bu yayında bir daha tekrarlamak istiyorum: Erdoğan’ın güçsüzlüğünden kaynaklı yaptığı hareketlere bakarak onu hâlâ çok güçlü olarak resmedenlerin büyük bir çoğunluğu Erdoğan karşıtları. Erdoğan’ın kendi tabanı, onu daha yakından tanıyan, daha benimseyerek onu takip eden insanların Erdoğan’ın bu attığı adımlardaki –nasıl söyleyeyim– pasifliği ya da onların büyük bir kısmının çaresizlik ve çözümsüzlükten atılmış olduğunu daha iyi kavradıkları kanısındayım; ama buna mukabil, Erdoğan karşıtlarının büyük bir çoğunluğu onun bu çıkışlarını hep bir güç gösterisi olarak algılamaya teşne durumdalar. Bugün mahkemenin beraat ettirdiği Osman Kavala’yı bir şekilde sudan gerekçelerle, 15 Temmuz soruşturmasıyla irtibatlandırıp tutukluluğunu ya da gözaltı, neyse artık, hapisten çıkmasını erteletebilmek, dünyada ilk sayılan otoriter liderlerden birisi olan Erdoğan’ın otoritesini gösterdiği bir olay olamaz. Ona atfedilenle yaşanan arasında dağlar gibi fark var. Dolayısıyla bütün bunlara, bütün bu yaşananlara bir çaresizlik üzerinden, çözümsüzlük üzerinden, iktidarın tıkanmışlığı üzerinden bakmak ve bir yerden sonra da artık iktidara bakmayı bırakıp muhalefetin neyi nasıl yapması gerektiği, neyi nasıl yaptığı, neyi yanlış neyi doğru yaptığı üzerine kafa yormak gerekiyor; ama hâlâ muhalefet yeterince inisiyatif alamadığı için, etkili olamadığı için Türkiye’nin gündemini hâlâ Erdoğan belirliyor; ama Erdoğan’ın gündemine baktığımız zaman, bugünkü konuşmasına baktığımız zaman, önce FETÖ’nün siyasî ayağı deyip geçmişle, kendi imkânlarıyla geçmişin detaylarıyla kafasına göre oynayıp sanal bir gerçeklik, tarih bize sunmaya çalışıyor. İkinci olarak da Gezi’yle ilgili tamamen kendi kafasında ve kendisine kayıtsız şartsız biat edenler dışında kimsenin inanmadığı birtakım tablolar çiziyor; ama esas olaya geldiği zaman, esas gündeme geldiği zaman, yani Suriye’ye geldiği zaman söylediği de aslında kimseye inandırıcı gelmiyor. Yani o da nedir? Türkiye’nin bir şekilde, Rusya’ya rağmen, Suriye’ye girip Suriye ordusuyla savaşacak olması. Böyle bir şey olur mu? Ben hiçbir şekilde sanmıyorum. Tabii ki bu, tekrar aynı şeye geleceğiz, 31 Mart seçimlerinin ardından Erdoğan’ın bunu yeniletmesini sanmadığımı çünkü bunun tamamen akıl dışı bir şey olacağını söylemiştim ve Erdoğan’ın hâlâ birtakım adımlarını rasyonaliteye göre, rasyonel bir şekilde attığını düşünüyordum. Bugün hâlâ belli bir rasyonalitesi olduğunu düşünerek Suriye’de bugün anlattığı gibi bir çözüme yöneleceğini sanmıyorum; ama şunu da tabii ki biliyorum: 23 Haziran’ı, yani seçimleri, İstanbul’da hayatının belki de en akıldışı, mantıkdışı adımını atıp seçimleri yeniletti ve yaşadığı fiyaskoyu çok daha büyük bir şekilde tekrarlattı. Dolayısıyla böyle bir soru işaretini de koyarak söylemek istiyorum, ama İdlib’de yaşananlar tek başına Erdoğan’ın gücünün hiç de o kadar sanıldığı kadar yüksek olmadığını bize çok açık ve net bir şekilde gösteriyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar