“CeHaPe zihniyeti” ve “Bay Kemal” diye diye…

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Dün kaldığımız yerden devam etmek istiyorum. Dün, “Bir Devir Kapanırken” demiştim; Erdoğan devrinin aslında çoktan kapandığını, ama onun kaybına rağmen henüz kimsenin bir türlü kazanmadığını ileri sürmüştüm. Orada, özellikle Erdoğan’ın artık pek somut bir şeyler söyleyemediğini, bunun yerine anamuhalefet partisine ve liderine çatarak durumu idare etmeye çalıştığını söylemiştim. Bugün, bu olayı bâriz bir şekilde gördük. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün grup toplantısında benim dün söylediğim hususu –ki ne zamandan beri yaşanan bir husus– çok bâriz bir şekilde bir kere daha tekrarladı. Öncelikle şunu söylemek lâzım: Normalde grup toplantıları salı günleri yapılıyor; şu anda Meclis’te grubu bulunan beş parti sabahtan itibaren sırayla grup toplantılarını yapıyorlar, partilerin liderleri konuşuyor. Bunlar Meclis televizyonundan canlı yayınlanıyor. Erdoğan, bir süredir salı toplantı yapmak yerine çarşamba günlerini tercih ediyor. Kendini diğerlerinden ayırt ediyor ve bu anlamda yalnız grup toplantısı yapan bir lider olarak karşımıza çıkıyor — bunu özellikle vurgulamak lâzım. Erdoğan’ın AKP genel başkanı olarak çok sayıda Meclis konuşmasını bizzat Meclis’te izlemişliğim var — özellikle NTV’de çalışırken neredeyse her salı günü Meclis’e giderdim ve orada grup toplantılarını yerinde izlerdim, diğer partileri de izlerdim; ama özel olarak Erdoğan’ı da izlerdim. Orası hem katılım anlamında hem Erdoğan’ın verdiği mesajlar anlamında, hem izleyiciler anlamında, bir de tabii ki grup toplantısının çıkışında genellikle gazetecilerin sorularına cevap verdiği için bir önem arz ederdi. Bu bir şekilde yine devam ediyor, ama eski grup toplantılarından farklı bir Erdoğan’la karşı karşıyayız. Aslında sadece grup toplantılarında değil, fakat grup toplantıları periyodik bir şey olduğu için neredeyse hep aynı şey bir süredir tekrarlanıyor. O da Erdoğan’ın artık aktif bir şekilde Türkiye’de siyaset belirleyen, –kendi tabiriyle– oyun kuran bir siyasetçi olmaktan uzaklaştığı ve her geçen gün bunun daha belirginleştiğine tanık oluyoruz. 

Biraz geriye gidelim: Aslında tam bunun zıttı yaşanıyordu Türkiye’de. Deniz Baykal’lı CHP’yi iyi-kötü hatırlayanlar vardır. Burada çok net bir şekilde Baykal, Erdoğan’a sürekli laf yetiştirmeye çalışan bir anamuhalefet lideriydi. Bu anlamda da Erdoğan’ın hep gerisinde kalıyordu ve bir türlü iktidara talip bir muhalefet lideri olamıyordu. Daha sonra 2010 başlarında, Deniz Baykal istifa etmek zorunda kalınca, partinin başına eski grup başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu geçti. Kemal Kılıçdaroğlu, “Gandhi” lakabıyla önce muhalefet –özellikle anamuhalefet partisi– çevrelerinde heyecan yarattı. İstanbul’da belediye başkan adaylığı vardı ve bayağı etkili bir performans göstermişti. Grup başkanvekili olarak özellikle yolsuzluk dosyalarında AKP’nin önde gelen birçok ismini terletmişti ve Kılıçdaroğlu, muhalefetin büyük bir beklentisiyle liderliğe geçti. Ama kısa bir süre sonra Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ın karşısındaki pozisyonu Deniz Baykal’dan çok da farklı hale gelmedi. Yine onu da salı günleri özellikle grup toplantılarında çok izlemiş birisi olarak, bir nevi Baykal’ın tekrarını görüyorduk. Grup toplantılarında kendi kitlesine, esas olarak Erdoğan karşıtlığı –sadece Erdoğan karşıtlığı değildi tabii ki, başka şeylerden de konuşuyordu–… ama toplantının en coşkulu yerleri, hem kendi ses tonunda hem de salonun tepki vermesi anlamında, Erdoğan’a yönelik eleştirileri vs. idi. Çok uzun bir süre böyle bir çizgi izledi. Anamuhalefet lideri, aslında Erdoğan’ı sürekli diline dolayarak Erdoğan’a çalıştı, onun sürekli reklamını yaptı, onun gücünü bir şekilde kabullenmiş oldu ve kendi güçsüzlüğünü de bir şekilde aslında ya da gücünün yeterli olmadığını üstü kapalı bir şekilde itiraf ediyordu. İşte şimdi rollerin büyük ölçüde değiştiğini görüyoruz. Öteden beri Erdoğan tabii ki CHP eleştirisi –zamanında Baykal, sonra da Kemal Kılıçdaroğlu eleştirisi– yapıyor, bu çok doğal. Ama bunun dozu alabildiğine şaşmış durumda. Özellikle “Bay Kemal” söylemi, bir diğeri de “CeHaPe zihniyeti”… yani iki tane klişesi var artık Erdoğan’ın. Ama dikkat edilecek olursa, ilk başlarda bunlar bir tür dalga geçme, küçümseme şeklindeydi. Önce Baykal’ın, daha sonra da Kılıçdaroğlu’nun, hiçbir şeyden anlamadığı, ülkeye yönetemeyeceği, böyle bir iddialarının da olmadığı şeklinde bir küçümseme, aşağılama dozu vardı ve orada kendi gücünü gösteriyordu. Aslında bu bir tuzaktı; bu küçümsemeler karşısında muhalefet liderleri –Baykal, sonra Kılıçdaroğlu– hemen ona cevap verme ihtiyacı hissediyorlardı. Tabii orada ilginç bir durum vardı, saat olarak salı günleri Erdoğan daha önce konuşuyordu, ardından CHP’nin grup toplantısı oluyordu –ki Erdoğan’ın salı günü yaptığı durumlarda hâlâ öyle–; dolayısıyla Baykal ya da Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı bir şekilde izliyor, izlemese bile not olarak kendileri hakkında söyledikleri geliyor ve ona verilen bir tepkiyle gidip kendi konuşmalarında ona bir anlamda cevap yetiştirmeye çalışıyorlardı. Ama bir süredir burada iş tersine döndü, ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Kılıçdaroğlu, artık Erdoğan’ı pek fazla diline dolamıyor, arada sırada yine söylediği oluyor ama genel olarak konuşuyor ve başka bir dil tutturdu. Buna karşılık Erdoğan’ın bütün derdi artık Kılıçdaroğlu –daha doğrusu onun tabiriyle “Bay Kemal”– ve CeHaPe zihniyeti. Bugünkü yayında –yani Erdoğan’ın bugünkü konuşmasının yayınını izlerken– onu bir kere daha gördüm, eskiden farklı olarak, artık rakibini yani anamuhalefet liderini küçümseyen, onu alaya alan bir Erdoğan’dan ziyade, ona doğrudan saldıran, çok ciddi suçlamalar yönelten, hatta hakaret denebilecek birtakım şeyler söyleyen bir Erdoğan var. Bakın, bugünkü konuşmasında “Zırvalar, Bay Kemal’in zırvaları. Aslında bunları muhatap almamamız lâzım ama…” deyip bir şeyler söylüyor. “Hastalıklı zihniyet” diyor –bunlar daha yumuşakları–, “Türkiye’de kölelik yok, ama Bay Kemal zihnini emperyalistlere vermiş, köle etmiş” diyor, “FETÖ’den PKK’ya kadar bütün terör örgütlerini destekledi” diyor, “Düşmanlara hizmet etti, asla bu milletin evladı olamaz, olamadı” diyor ve daha bir sürü şey. Bir de CHP’li belediyelere yönelik olarak bir tür PKK’lı çalıştırma suçlaması da yaptı. CHP liderinin Atatürk’ü bilmediğini, Atatürk’e kendilerinin sahip çıktığını söyledi — “Gazi Mustafa Kemal” diye tabir ediyor, o da Libya konusunda. 

Baktığımız zaman konuşmanın içerisinde Türkiye’nin çok önemli sorunları, İdlib’de, Libya’da gerçekten köşeye sıkışmış bir Ankara var. Yani Türkiye’yi yönetenler bu iki ülkede de çok ciddi sorunlar yaşıyorlar ve ilerisinin ne olacağı belli değil ve işler dönüp dolaşıp Rusya’ya kilitlenmiş durumda. Bunlarla ilgili söylediği bazı şeyler var Erdoğan’ın; ama bunlar, mesela, “Şu anda hava sahasını kullanamıyoruz. İnşallah kısa zamanda buna hal çaresi bulacağız” diyor Suriye için. Ama nasıl bulacak, bunun detayları ne? Herhangi bir şey yok. “İdlib’de verdiğimiz süre doluyor” diyor. Süre dolduktan sonra neyi nasıl yapacak? Özellikle Suriye Ordusu’na karşı, Esad’ın İdlib’deki müdahalesine karşı neyi nasıl yapacak? Rusya’yı buna nasıl ikna edecek? Bu konularda cevap yok, cevap hakikaten yok bildiğim kadarıyla, hani var da bize devlet sırrı diye söylemiyor değil, gerçekten yok. Rusya’yla görüşmeler sürüyor, yeniden başlıyor, ama pek bir ilerleme kaydedilmediği de göze çarpıyor. Ama ne oluyor? Bu konunun detayları ikna edici bir şekilde anlatılmak yerine, Kılıçdaroğlu üzerinden bu olayın bir anlamda sahici yönlerinin, sorunlarının üstü örtülmek isteniyor. Mesela İdlib konusunda söylediği, Kılıçdaroğlu’nun o çocuklara karşı vicdansız olduğu ve orada mağdur durumda olan sivilleri göz ardı ettiğini söylüyor. Orada özellikle ittifak yaptığı Rusya’nın da dahil olduğu, teröristlerin gözetildiği iddiasına doğrudan verdiği bir cevap yok, onun yerine buradakilerin hepsinin Suriyeliler olduğu ve rejime karşı mücadele ettiklerini söylüyor. Ama ilerisi hakkında hemen hemen hiçbir şey yok. Libya konusunda da keza öyle; Libya konusunda Atatürk’ün Trablusgarp’ta bulunmuş olmasını hatırlatmanın ötesinde Libya’da “tarihe sahip çıkmak” diye bir şey söylüyor; ama bunun dışında çok somut bir şey yok. Çünkü anladığım kadarıyla, şu anda somut bir şey söyleyebilme durumunda değil Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ama işi dönüp dolaşıp Kılıçdaroğlu’na kitleyerek, bunların konuşulmasını mümkün kılmıyor, gerçek ve kapsamlı bir tartışmanın yapılmasına izin vermiyor. Tabii bütün bunların hepsi dış meseleler, yani Suriye ve Libya. Onun dışında Türkiye’nin içerisindeki meselelerde, bugünkü konuşmasında depremle ilgili söyledikleri dışında Türkiye’yle ilgili çok fazla bir şey de yok. 

Bu tutum, Erdoğan’ın bu tutumu aslında tüm sözlerini tükettiğini bize bir kere daha gösteriyor. Konuşmasının iki ayrı yerinde tekrarladığı iki husus vardı: Birisi “Tek vatan, tek millet, tek devlet” diye bildiğimiz çıkışı. Diğeri de konuşmasının sonunda söylediği “İri olacağız, diri olacağız” sözleri. Bunların her biri, değişik seçim dönemlerinde partisi AKP tarafından geliştirilmiş sloganlar. O dönemlerde belli bir karşılığı vardı, ama bugün hâlâ eski sloganları tekrarlamanın ötesine gidemeyen, yeni sloganlar üretemeyen, ileriye yönelik olarak yeni perspektifler sunamayan, onun ötesinde bugün yaşanan sorunlar karşısında bir çözüm vaadi sunamayan bir siyasî lider söz konusu, bu da Erdoğan. Bu, Erdoğan’ın kariyerinde –ki Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı’ndan itibaren başlayan siyasî kariyerinde, 1980 sonrası başlayan siyasî kariyerinde; buna kısa dönemli cezaevi süreci de dahil– bir gazeteci olarak gözlemeye çalışan bir gazeteci olarak, şu anda Erdoğan’ın siyasî kariyerinin en zor, kötü döneminde olduğu kanısındayım. Onun, Türkiye’deki sağın CHP alerjisini kullanmak isteyerek her şeyi ve her şeyi anamuhalefet partisine, “CeHaPe zihniyeti”ne ve Kılıçdaroğlu’na, “Bay Kemal”e bağlama çabasının artık hiçbir fonksiyonu kaldığı kanısında değilim. Kendi tabanı için de artık bu çok fazla işe yarayan bir şey değil, bunun işe yaramadığını 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimlerinde görmüştük. İşte şu anda dün söylediklerimi olduğu gibi tekrarlamak istemiyorum ama, eğer bu noktada muhalefet –özellikle anamuhalefet partisi– eğer bunu doğru okur ve Erdoğan’ın bu savaş, Türkiye’nin sorunlarını tartışmak yerine iktidarla anamuhalefetin arasında bir polemik, kavga çağrısına eğer riayet ederlerse çok büyük bir fırsatı kaçırmış olurlar. Bunun ilk örneğini Cumhurbaşkanlığı seçiminde Muharrem İnce ile görmüştük. Muharrem İnce, Türkiye’nin sorunlarını tartışmak yerine o zamanki tabirle –kendisi öyle diyordu– “Bay Recep” –Erdoğan’ın Bay Kemal demesinin bir başka versiyonu– diyerek, onunla bir polemiğe girerek başarı elde edeceğini sanmış, çok büyük bir hüsrana uğramış ve kendisini destekleyenleri de hüsrana uğratmıştı. Ama yerel seçimlerde bunun tersi bir şekilde Erdoğan’ın bu savaş çağrılarına, polemik davetlerine icabet etmeyen CHP adayları, büyükşehirlerin hemen hemen hepsini silip süpürmüşlerdi. 

Şimdi Erdoğan’ın bu savaşa ve bu tür polemiğe davet ısrarının çok sonuç alacağını sanmıyorum. Ama şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Devletin imkânları, yürütmenin yasama ve yargı üzerindeki çok muazzam hakimiyeti gibi hususları düşünürsek, anamuhalefet partisiyle özellikle birtakım ilişkileri sertleşme yoluna gidebilir; bir İş Bankası kartı var elinde, sürekli hatırlattığı ama bir türlü hayata geçiremediği; ama bir şekilde bu gündeme gelebilir; FETÖ’nün siyasî ayağı bağlamında yöneltilen suçlamalar üzerinden bir şeyler yapmaya, yargıyı bu anlamda bir şekilde işletmeye çalışabilir ve en son bugünkü grup toplantısında söylediği gibi CHP’li belediyelere atfen yönelttiği suçlama, PKK’yla ilişkili suçlamasından hareketle birtakım operasyonlar belki önümüzdeki dönemde söz konusu olabilir. Ama bunların hepsinin ayrı ayrı zorlama hususlar olduğu ortada. İşte şu haliyle sözel olarak bağırarak, çağırarak, aşağılayarak, kimi durumda doğrudan suçlayarak, vatan hainliğiyle, emperyalizmin köleliğiyle vs. suçlayarak mindere çekemediği muhalefeti –özellikle anamuhalefeti–, diğerlerini çok muhatap almamaya dikkat ediyor, kendisinden Davutoğlu’nu ve ayrılması söz konusu olan Babacan’ı, bir Saadet Partisi’ni, İYİ Parti’yi çok fazla hedefine orturtmuş gibi gözükmüyor, özellikle son günlerde diyelim. Tabii ki HDP’ye sanki bu ülkenin vatandaşı değillermiş ve sanki bu ülkede en çok oy alan partilerden biri değilmiş gibi bir muamele yaptığını biliyoruz. Böyle bir üslûpla CHP’yi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu bir mindere çekmek istiyor; çünkü Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın belki de iktidarını sonlandıracak olan bir ittifak çalışmasını uzun bir süredir işliyor, hazırlıyor ve bunu engellemenin yolu olarak da böyle bir kavgayı görüyor. Ama bu kavgayı gerçekleştirebilir mi, bu kavga yaşanır mı? Açıkçası anamuhafelet, özellikle de Kılıçdaroğlu, yaşadıklarından epey bir ders çıkarmışa benziyor ve Erdoğan’ın bu çıkışlarının pek bir karşılığı olmayacağa benziyor. Şu haliyle görülen o; ama demin saydığım birtakım hususları, yargıyı da işin içerisine katarak hayata geçirmeye kalkarsa birtakım reaksiyonlar da olabilir. Ama şu haliyle Erdoğan, kendi kendine sorunlarla yüzleşmek istemeyen, sorunları çözemeyen ve bu nedenle de olayı başka bir yere, olayı Türkiye’nin genel sağ hareketiyle CHP’nin arasındaki bir kavgaya indirgemeye çalışan, yaşanan sorunların sorumlusu CHP’ymiş gibi göstermeye çalışan ve kendi tabanını da bu konuda ikna edemeyen bir lider olarak karşımızda duruyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar