Erdoğan’ın konuşmasının düşündürdükleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Sahra Atila

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Erdoğan nihayet dün konuştu. Bir koordinasyon toplantısı yaptı. Bu toplantının öncesinde ve sonrasında konuştu. Önceki bir giriş konuşmasıydı, sonraki daha uzun bir konuşmaydı; ama baktığım zaman, tatminkâr bir konuşma değildi. Yaşamakta olduğumuz ve daha da yaşayabileceğimiz tehlikeyi tam anlamıyla karşılayacak, bu anlamda endişe duyan insanların endişelerini azaltacak, onlara gerçek anlamıyla bir güven verecek, yol gösterecek bir konuşma olmadı açıkçası. Bu iş herhalde bir kere daha Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya havale edilmiş durumda. Erdoğan’ın konuşmasına baktığımız zaman, bir kere süreci anlattı. Bu süreci o yokken, o ortaya çıkmadığı sürede biz zaten adım adım ilgili vatandaşlar olarak takip ettik — Sağlık Bakanı’nın açıklamasıyla ve değişik uzmanların açıklamalarıyla. Sayıları takip ettik: hayatını kaybedenler, enfekte olanlar, alınan tedbirler, uçuşa yasak olan ülkeler vs.. Bütün bunları zaten biliyorduk. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının önemli bir kısmında insanlara çağrılarda bulundu: Sokağa çıkmamaları, temastan kaçınmaları, sosyal mesafe koymaları. Hatta salonu da gösterdi. Kendilerinin de nasıl koltuklarda ara bırakarak oturduklarını da gösterdi esprili bir şekilde. 

Bu konuyu özellikle vurguladı, yaşlılar konusunu vurguladı. Ama bunlar hep bildiğimiz şeylerdi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunları aslında olayın Türkiye’ye de ilk sirayet ettiği andan itibaren yapması gerekiyordu. Yani ilk günden çıkıp, insanlardan sokağa çıkmamalarını rica etmesi, onu telkin  etmesi, temassızlığı telkin etmesi, evden çalışmayı telkin etmesi gerekiyordu; ama o uzun bir süre ortada görünmemeyi tercih etti ve yerine özellikle Sağlık Bakanı’nı ve diğer bazı yetkilileri koydu. Bir müddet sonra ortaya çıkınca, ilk kez konuşunca, insanlar tabii ki büyük bir beklenti içerisine girdiler. Çünkü dünyanın dört bir tarafında; Amerika Birleşik Devletleri’nde, Fransa ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinin hemen hemen hepsinde ülke yöneticileri düzenli bir şekilde, samimi bir şekilde kamuoylarını bilgilendirdiler, onlara açıklama yaptılar, onları uyarılarda bulundular, onlardan ricalarda bulundular; şeffaflık sözü verdiler ve olayın ciddiyetini özellikle vurguladılar. Her türlü kötü senaryoya insanların hazırlanması gerektiği konusunda çok ciddi vurguları özellikle Avrupalı liderler yaptı ve daha sonra da çok ciddi uygulamaları hayata geçirdiler. 

Avrupa Birliği’nin kapılarını kapatmasından Fransa’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine kadar bir dizi olay gördük. Olayın ilk başladığı yer olan Çin’de de zaten, ilk başta tüm dünyanın yadırgadığı, ama zamanla etkili olduğu anlaşılan, bir anlamda zorunlu karantina uygulamasını görmüştük. Ve Çin’den son dönemde gelen haberler genellikle olumlu; salgının hızının dindirildiği yolunda genellikle çok pozitif haberler geliyor. Türkiye’de, Erdoğan’ın konuşmasını beklerken arkadaşlarla bunu diğer değerlendirdiğimizde, ne konuşacağı üzerine tahminlerde bulunduğumuzda, birçokları gibi bizim de aklımıza ilk olarak sokağa çıkma yasağı geldi. Belki adı yasak olmayabilirdi, daha kontrollü bir şey olabilirdi.  Bunun bir şekilde olacağı; en azından bazı yerlerde, bazı bölgelerde –İstanbul başta olmak üzere– söz konusu olacağını ve Erdoğan’ın bunu bir şekilde söyleyeceğini, belli bir zaman vererek söyleyeceğini bekledik — böyle bir şey gelmedi. Olayın vahametinin altını çok kalın çizgilerle çizen bir Erdoğan görmedik. 

Genellikle Batı başta olmak üzere dünyanın diğer ülkelerine yönelik eleştirilerini gördük ve hatta bu durumdan bir nevi “Türkiye’nin kârlı çıkabileceği”ni söyleyen –21. yüzyılın Türk Yüzyılı olması gibi– birtakım sözleri de oldu. Ve bu anlamda bakıldığı zaman, aslında Türkiye’de Erdoğan’ı dinlediğiniz zaman çok da korkacak bir şey yokmuş gibi bir izlenim edinmek mümkündü. Açıklamaların büyük bir kısmı ekonomiyle ilgiliydi ve ekonomiyle ilgili olan açıklamaların da büyük bir kısmı işverenlere yönelikti. Yani sermaye sahiplerine yönelikti. Çalışanları ilgilendiren birtakım tedbirler ve harcamalar konusunda, devlet eliyle yapılacak olan birtakım harcamalar konusunda fazla bir şey görmedik. İşte: Yaşlılara kolonya ve maske dağıtılması gibi tam ne anlama geldiğini bilmediğimiz bir çıkışın dışında çok da fazla bir şey görmedik.

Halbuki dünyanın birçok yerinde özellikle alt gelir gruplarına yönelik olarak –doğrudan devlet eliyle para dağıtmak dahil olmak üzere– birtakım çözümlere gidiliyor. Erdoğan’dan yine mesela cezaevleriyle ilgili bir şey de duymadık. İran, biliyorsunuz, peş peşe binlerce insanı tahliye ediyor, geçici de olsa evlerine yolluyor. Türkiye’de çok sayıda tutuklu yargılanan var; özellikle siyasî nedenlerle yargılananlar başta olmak üzere, çok sayıda yaşlı tutuklu, hasta tutuklu var, anneleriyle beraber kalan çocuklar var. 

Bunlarla ilgili de bir şey görmedik. Yapılan açıklamalar arasında, konut satışının teşviki gibi bu dönemle ne derece alâkası olduğunu bilmediğimiz, aynı zamanda havayollarının iç hatlarındaki vergi indirimi gibi bir yandan insanları evde oturmaya teşvik edip diğer 

yandan şehirlerarası uçuşu ucuzlatmak gibi, en azından çok anlam veremediğim bir açıklama geldi ve aslında Erdoğan’ın açıklamaları esas olarak bir ekonomik açıklamaydı. Olayın tıbbî yönü, olayın sosyal yönü büyük ölçüde geri plana itilmişti. Tabii dinî yön ihmal edilmemişti. Erdoğan çok sık bir şekilde –her konuşmasında vardır, ama bu konuşmasında özellikle daha fazla vurgulu bir şekilde– dinî referanslarla konuştu. Ama şunu da biliyoruz ki, Türkiye’de virüsün yaygınlaşması konusunda bir umre olayının –ileride belki bunu tarihçiler de yazacak; hatta şimdiden bu konuda birtakım açıklamalar, gözlemler, haberler var–, umre olayının ve Diyanet’in camilerde cemaatle namaz kılınmaması konusundaki açıklamasını geciktirmesi gibi olayların bir önemi olduğunu kabul etmek gerekiyor. Kaldı ki sürekli olarak da, Türkiye’nin dört bir tarafında Diyanet’in telkinine rağmen cemaatle namaz kılmak isteyen insanların görüntüleri geliyor Türkiye’nin dört bir tarafından. Bu olayın bir din meselesi, bu olayın bir medeniyet meselesi –tabii ki bütün bunların hepsinin bir şekilde etkisi vardır ama– bütün bundan öte bir mesele olduğunu kabul etmek gerekiyor. Daha serinkanlı bir şekilde kabul etmek gerekiyor. Tabii ki şu da var: Erdoğan’ın çok güçlü bir şekilde eleştirdiği hususlarda haklılık payı da var. 

Dünya, bütün o şatafatlı sözlerin ardından, her koyunun kendi bacağından asıldığı bir yerküreye dönüştü. Uluslararası dayanışma pek yok, Uluslararası kurumlar pek etkili değil. Özellikle Avrupa Birliği bu konuda çok ciddi bir şekilde çok kötü sınav vermiş durumda. Şeffaflık konusunda Türkiye dahil dünyanın dört bir tarafında çok ciddi endişeler var. Vatandaşlarına güven vermekte –Türkiye dahil– devletler çok ciddi sorunlar yaşıyorlar. Böyle bir ortamdayız; ama işlerin böyle kötü gittiği bir ortamda, serinkanlı bir şekilde ama ikna edici ve gerçekçi bir şekilde kamuoyunu bilgilendirmek ve devletin bütün imkânlarını kamuoyunun hizmetine koşmak, gerektiğinde ve imkânlarının yetmediği yerlerde de uluslararası kamuoyuna çağrıda bulunmak… ki pek olmuyor bunu görüyoruz tamam; o zaman kendi halkından, kendi vatandaşlarından fedakârlık istemek, gerekse katkı istemek… Bütün bunları yapabilmesi gerekiyor devletin. Bu anlamda bir şeyler bekledim ben açıkçası Erdoğan’ın konuşmasından; ama somut olarak herhangi bir şey yok — o andan sonra, yapılacak olan ekonomik birtakım tedbirler vs.’nin çoğunu not bile almadım, çünkü kamuoyunu bu dönemde çok fazla ilgilendiren şeyler oldukları kanısında değilim; ama kamuoyunu çok daha fazla ilgilendiren konularda herhangi bir şey duymadık. 

Örneğin spor karşılaşmaları ne olacak? Seyircisiz oluyor, tamam, ama devam ediyor. Özellikle çok geniş bir kitlenin ilgisini çeken Süper Lig maçları, futbol devam ediyor. Bu konuda ertelenmesi beklentisi çok güçlü bir şekilde vardı. Bazı yöneticiler, sporcular, futbolcular, teknik direktörler bunu açık açık da söylüyorlar. Ancak dünyanın hemen hemen her yerinde bunlar iptal edilirken, ertelenirken, Türkiye bunu ertelemiyor. Ama öte yandan örneğin ilk aklımıza gelen, insanlar bunları statta izleyemeyince nerede izleyecekler? Çünkü abonelik gerekiyor bunları izlemek için; özellikle Süper Lig izlemek için. Ama bir taraftan kafeler, restoranlar da kapalı oluyor. Yani bu tür aslında çok da zor olmayan şeyleri, mesela maçların ertelenmesi, ertelenmiyorsa da bari yayınların şifresiz bir şekilde yapılması gibi bir uygulamayı bile görmedik. Alışveriş merkezleri konusu keza öyle. Bu konuda bayağı bir beklenti vardı, çalışanlarından da bu konuda beklentiler vardı. Burada da herhangi bir şey görmedik, saatlerin daraltılması dışında. Ama ne gördük? Büyük firmalar, kendileri –özellikle tekstil alanında AVM’lerde önemli yer tutan bazı büyük firmalar kendileri– kepenk indirme kararı aldılar belli süre içerisinde. O zamana kadar satışlarını internet üzerinden kargoyla yapacaklarını beyan ettiler. 

Bir diğer husus –bir diğer husus diyorum ama, tabii ki en önemli husus bence– her ne kadar bu koronavirüs olayı sınıf farklı gözetmiyor gibi gözükse de, çok ciddi bir şekilde gözetiyor. Sınıf farkı gözetmiyor sanısına şu neden oluyor: Dünyanın dört bir tarafında birtakım ünlü isimler pozitif çıktıklarını söylüyorlar. Çünkü onlar testlere kolay ulaşabiliyorlar; ama testlere kolay ulaşamayan, belli bir bilince ve imkâna sahip olmayan geniş kitlelerin bu hastalığı nasıl yaşadıklarını açıkçası çok fazla bilmiyoruz. Hastalığı nasıl yaşadıkları ya da enfekte olup olmadıkları, hastalığa karşı nasıl tedbirler aldıkları, alabildikleri konusunda çok fazla bilgimiz yok. Çok imkânları olmadığını biliyoruz; zaten Türkiye’de asgari ücret ve asgari ücretle yaşayan insanların sayısı ortada. Ve böyle bir salgın karşısında en çok zarar görecek olan kesimler bunlar. Ülkemizde sayıları milyonları bulan –ki dünyada da böyle– bu kesimlere yönelik olarak pozitif pek bir şey görmedik. Nasıl olacak? “Evlerinizden çıkmayın!” dediğiniz zaman, “uzaktan çalışmak” denen olayı belli bir orta sınıf bir anlamda yapabilir, ama daha alt sınıflarda evde çalışmak nasıl olacak? Sokakta çalışan, çalışmak için sokağa çıkmak zorunda olan çok sayıda, binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insan var. Bunlar konusunda da açıkçası pek bir şey görmedik. İnsanlara “Evlerinizde olun!” deniyor; ama evlerinde neyi, nasıl çevirecekleri, nasıl halledecekleri konusunda çok fazla bir şey yok. Şu haliyle baktığımız zaman, Türkiye gerçekten coğrafi konumuna kıyasla belki şu aşamada nüfusu koronavirüs olayından çok fazla etkilenmeyen –kıyaslamalı olarak bakacak olursak– bir ülke olarak karşımıza çıkıyor olabilir. Ama rakamlar her geçen gün artıyor. Nitekim Erdoğan’ın konuşma yaptığı dün, akşam saatlerinde Sağlık Bakanı ikinci ölüm olayını da duyurdu. Bu sefer 61 yaşındaki bir erkek olduğunu söyledi ve saptanmış enfekte olanları sayısının da 200’e yaklaştığını ilan etti. Gördüğünüz gibi katlanarak artıyor. Katlanarak artan bir Türkiye’de neyin nasıl olacağı, nasıl çözüleceği; İtalya’nın başına gelenlere Türkiye’nin de maruz kalıp kalmayacağı, bunun nasıl engellenebileceği konusundaki soruların hepsi maalesef önümüzde duruyor.  

Artık önümüzde yapılacak olan, kendi tedbirlerimizi kendimiz almak, olabildiğince dikkatli olmak, enfekte olmamaya çalışmak ve de enfekteymişiz gibi bunu başkalarına aktarmama konusunda ayrıca bir çaba göstermek dışında çok da fazla yapılabilecek bir şey yok. Bir de tabii Sağlık Bakanı başta olmak üzere birtakım yetkililerin yaptıkları açıklamalara bakıp içimizi karartmak — böyle bir durumdayız. Şu anda Türkiye’de sokaklar büyük ölçüde boşalmış olsa da hâlâ aktif; işyerleri büyük ölçüde çalışıyor, alışveriş merkezleri çalışıyor; bu akşam ya da yarın yanılmıyorsam futbol maçları yapılacak — böyle bir haldeyiz. Koca bir ülke olarak biz; dünyanın dört bir tarafından mülteci, turist alan, dünyanın dört bir tarafına çalışmak için ya da gezmek için kendi vatandaşını yollamış olan, dünyanın dört bir tarafıyla ticarî ilişkisi olan, kendi güneyindeki Suriye’de askerleri bulunan bir ülke olarak, olayın şu zamana kadar çok da fazla büyük hasar vermemiş olmasının tesellisiyle bakalım ne kadar yaşamaya devam edeceğiz? Evet, dikkatli olalım. Kendimizi, çevremizi, tanımadıklarımızı, herkesi bu salgından uzak tutmak için elimizden gelen ne varsa yapalım. Bir dayanışma duygusu içerisinde hareket edelim ve bu günlerin bir an önce geçmesi için bilinçli bir şekilde farkında olarak, olup bitenlerin farkında olarak, birer yurttaş sorumluluğuyla yolumuza devam edelim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus