Yuval Noah Harari: İnsanlık koronavirüse karşı lidersiz mücadele ediyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Yuval Noah Harari, 15 Mart'ta Time'da "İnsanlık koronavirüse karşı lidersiz mücadele ediyor" başlıklı bir yazı yayımladı, Okan Yücel çevirisiyle paylaşıyoruz.

Pek çok insan küreselleşmeyi koronavirüs salgınının baş sorumlusu olarak görüyor. Bu yüzden de bu tip salgınlardan korunmanın tek yolunun sınırlar arasına duvarlar örmek, seyahatleri kısıtlamak ve ticareti azaltmak gibi küreselleşme karşıtı pratikler olduğunu iddia ediyorlar. Ancak her ne kadar kısa süreli karantina uygulamaları salgın hastalıkların yayılma hızını azaltmak adına ilk aşamada etkili olsa da uzun süreli izolasyon ise enfeksiyon hastalıklarına hiçbir somut çözüm önermiyor. Hatta büyük bir ekonomik çöküşe neden oluyor. Esas çözüm izolasyon değil işbirliğidir.

Salgın hastalıklar küreselleşme çağından önce de milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştu. On dördüncü yüzyılda uçak veya yolcu gemileri yoktu. Yine de Doğu Asya’dan Batı Avrupa’ya yaklaşık on sene içinde yayılan veba hastalığı 75 milyon ila 200 milyon civarında insanın ölümüne neden oldu. Yani o zamanki Avrasya nüfusunun çeyreğinden fazlası salgın hastalık yüzünden hayatını kaybetmişti. İngiltere’de ise her on kişiden dördü bu yüzden ölmüştü. Hatta aynı hastalıktan dolayı Floransa’nın nüfusu 100 binden 50 bine düşmüştü.

Mart 1520’de ise çiçek hastası Francisco de Eguía Meksika’ya ayak basmıştı. O zamanlarda Orta Amerika’da otobüs veya tren yoktu. Hatta eşek bile yoktu. Ona rağmen aralık ayında çiçek hastalığı bütün Orta Amerika’ya yayıldı ve bazı tahminlere göre salgın, nüfusun üçte birinin ölmesiyle sonuçlandı.

1918 senesinde ise son derece ölümcül bir grip virüsü dünyanın en ücra köşelerine kadar yayıldı. Yarım milyar insanı, yani toplam insan nüfusunun dörtte birini etkileyen bu hastalık tahminlere göre Hindistan nüfusunun yüzde 5’inin ölümüne neden olurken Tahiti nüfusunun yüzde 14’ü, Samoa’nın ise yüzde 20’si aynı hastalıktan dolayı yaşamını yitirdi.

Salgın bir seneden kısa zamanda yaklaşık 100 milyon insanın canını aldı. Birinci Dünya Savaşı boyunca ölen kişi sayısı bile daha azdı. 1918’in ardından yüz yıl geçti ve artık artan nüfus ve gelişen seyahat teknolojileri ile insanlar salgın hastalıklara karşı daha kırılgan hale geldi. Şu an Meksika veya Tokyo gibi metropoller hastalık virüslerine Ortaçağ’daki Floransa’dan daha geniş imkânlar tanıyor. Ulaşım olanakları ise 1918 senesinden çok daha gelişmiş durumda. Bir virüs Paris’ten Tokyo’ya veya Meksika’ya bir günden kısa süren bir seyahatle ulaşabiliyor. 

Her şeye rağmen salgın hastalıkların hem görülme sıklığı hem de etkileri büyük ölçüde azaldı. AIDS ve Ebola gibi korkunç salgınlara rağmen yirmi birinci yüzyıldaki salgın hastalıklar bundan önceki çağlarda meydana gelenlere kıyasla çok daha az sayıda insanın ölümüne yol açtı. Bunun sebebi ise salgın hastalıklarla başa çıkmanın en iyi yolunun izolasyon değil bilgi olmasıdır. İnsanlık salgın hastalıklarla olan savaşı kazanabiliyor çünkü virüslerle doktorların mücadelesinde virüsler rasgele mutasyonlara bel bağlarken doktorlar bilginin bilimsel analizline güveniyor. 

Veba salgını on dördüncü yüzyılda ortaya çıktığı zaman hastalığa neden olan faktörlerle ve hastalıkla nasıl başa çıkılabileceğine dair hiçbir bilgi yoktu. Modern çağlara kadar insanlar bulaşıcı hastalıklardan öfkeli tanrıları veya kötücül şeytanları sorumlu tutmuşlardı. Virüslerden veya bakterilerden haberleri bile yoktu. İnsanlar meleklere inanıyordu, ama bir damla suda bile ölümcül canlılar olabileceğini bilmiyorlardı. Dolayısıyla veba veya çiçek hastalığı ortaya çıktığı zaman yöneticilerin tek yapabildiği onlarca farklı tanrı ve evliya adına kitlesel dualar organize etmekti. Bu tabii ki etkili olmuyordu. Hatta binlerce insan bir araya geldiği için hastalık daha kolay yayılıyordu.

Geride bıraktığımız yüzyıl boyunca bilim insanları, doktorlar ve hemşireler edindikleri bilgileri bir havuzda topladılar ve hem salgın hastalıkların ortaya çıkma nedenlerini hem de bu hastalıklarla nasıl mücadele edileceğini çözdüler. Evrim teorisi yeni hastalıkların nasıl ortaya çıktığını ve önceki hastalıkların da nasıl daha ölümcül hale geldiğini açıklıyordu. Ortaçağ’da yaşayan insanlar vebayı hiçbir şekilde çözümleyemezken günümüzde koronavirüsü teşhis etmek ve hastalığın kimde olup olmadığının anlaşılmasını sağlayan güvenilir testler üretmek yalnızca iki hafta aldı.

Hastalığa sebep olan faktörleri anladıktan sonra salgınla başa çıkmak da kolaylaşıyor. Aşılar, antibiyotikler ve daha bir sürü farklı ilaç, virüslerle mücadelemizde bize üstünlük kazandırıyor. 1967 yılında bile çiçek hastalığı 15 milyon insanı etkilerken 2 milyon insanın da ölümüne yol açmıştı. Ancak sonraki on yıllık süreçte aşı denemeleri başarıyla sonuçlanmış ve 1979 yılında Dünya Sağlık Örgütü insanlığın çiçek hastalığına karşı verdiği mücadeleden üstün çıktığını ilan etmişti. Bugün hiçbir insan çiçek hastalığından etkilenmiyor.

Hangi sınırlarımızı nasıl koruyalım?

Peki bu tarih bize koronavirüs ile ilgili olarak bugün ne söylüyor? İlk olarak söylediği şey kendimizi, sınırları tamamen kapatarak koruyamayacağımız. Salgın hastalıkların orta çağlarda, küreselleşmeden uzun zaman önce nasıl büyük bir hızla yayıldığını hatırlayalım. Yani küresel bağlantılarınızı 1348’deki İngiltere düzeyine indirseniz bile bu yeterli olmayacaktır. Eğer kendinizi izole ederek hastalıklardan korunmak istiyorsanız Ortaçağ’a gitmek de yeterli olmayacak, taş devrine dönmeniz gerekecektir. Bunu yapabilir misiniz?

İkinci olarak tarih bize esas korunmanın güvenilir bilimsel bilgiyi paylaşmakla ve küresel çapta bir dayanışma oluşturmakla meydana geldiğini söylüyor. Bir ülkenin salgınla karşılaştığı zaman ekonomik facia korkusuna kapılmadan doğru bilgileri diğer ülkelerle paylaşması gerekiyor. Diğer ülkelerin de bu bilgiye güvenmesi ve hastaları dışlamak yerine onlara yardım etmesi gerekiyor. Çin dünya üzerindeki bütün ülkelere koronavirüs hakkında son derece önemli dersler öğretiyor. Ancak bunun için de üst düzey bir uluslararası güven ortamına ve işbirliğine ihtiyaç var. 

Uluslararası işbirliği aynı zamanda verimli karantina önlemleri için de oldukça önemli. Karantina ve tecrit salgın hastalıkların yayılmasını önlemek için oldukça önemli iki pratik olarak öne çıkıyor, ancak ülkeler birbirine güvenmediği ve her ülke hastalıklarla tek başına mücadele ettiği zaman, hükümetler zorlayıcı tedbirler almakta tereddüt edebiliyorlar. Eğer ülkenizde 100 koronavirüs vakası görülürse bütün bölgeleri ve şehirleri tecrit altına mı alacaksınız? Buna vereceğiniz reaksiyon büyük ölçüde diğer ülkelerin tepkilerine bağlıdır. Şehirleri tecrit altına almak ekonomik çöküşü de beraberinde getirebilir. Böylesi bir önlemi almak için diğer ülkelerin de size yardım edeceğini düşünüyor olmalısınız. Ancak eğer diğer ülkelerin sizi yalnız bırakacağını düşünüyorsanız çok geç olana kadar böyle önlemler almaya çekinebilirsiniz.

“Bir ülkedeki salgın, insanlığı tehlikeye atabilir”

İnsanların bu tip salgınlarla ilgili en fazla önemsemeleri gereken durum ise bir ülkedeki salgın vakasının tüm insan türünü tehlikeye atma ihtimalidir. Bunun esas sebebi ise virüslerin evrimleşmesidir. Korona gibi virüsler yarasa gibi hayvanlarda ortaya çıkar ve insanlara sıçradıkları zaman mutasyona uğrarlar. Aslında pek çok mutasyon zararsızdır, ama mutasyonlar virüsleri insanlardaki bağışıklık sistemine karşı daha dayanıklı hale getirebilir. Nasıl ki bir insan kendilerini yenileyebilen trilyonlarca virüs parçacığını vücudunda barındırabiliyorsa, enfekte olmuş her insan da virüslere insan vücuduna daha iyi adapte olabilmeleri için trilyonlarca farklı seçenek sunuyor. Taşıyıcı bütün insanlar virüslere trilyonlarca piyango bileti veren bir kumar makinesi gibi çalışır. Virüsün de daha fazla yayılması için kazanan bileti çekmesi yeterli olur.

Bu sadece basit bir spekülasyon değil. Richard Preston, “Crisis in the Red Zone” isimli kitabında 2014 yılındaki Ebola salgınında yaşananların tam da böyle bir döngüyle geliştiğini son derece güzel şekilde açıkladı. Salgın, Ebola virüsünün bir yarasadan insana sıçramasıyla başladı. Virüs insanı hasta ediyordu ama yarasa vücudu virüsün yaşaması için daha uygundu. Ebolayı ender görülen bir hastalıktan ölümcül bir salgın haline getiren ise Batı Afrika’da Makona’da etkilediği bir insanın vücudunda geçirdiği mutasyon olmuştu. Bu mutasyon sayesinde Ebola, kolesterolün hücrelere taşındığı damarlarla etkileşim kurdu. Böylece vücuttaki taşıyıcılar hücrelere kolesterol yerine ebola virüsünü taşımaya başladı. Sonuç olarak hastalık ilk baştakine kıyasla dört kat daha ölümcül hale geldi.

Siz bu satırları okurken benzer bir mutasyon da Milano’daki, Tahran’daki veya Vuhan’daki insanları etkileyen koronanın tek bir hücresinde gerçekleşiyor olabilir. Eğer bu gerçekleşiyorsa, sadece burada yaşayan insanlar için değil, sizin hayatınız için de önemli bir tehdittir. Yaşayan hiçbir insan koronavirüse bu olanağı tanımak istemiyor. Bu da demek oluyor ki herkesi hastalıktan korumamız lazım.

1970’lerde insanlık çiçek hastalığını yenmeyi başarmıştı çünkü bütün insanlara aşı yapılmıştı. Bir ülke bile aşı yaptırmasaydı bütün insanlık tehlike altına girerdi, çünkü çiçek hastalığı bir yerlerde yaşamaya ve evrimleşmeye devam etseydi yeniden başka coğrafyalara kolaylıkla yayılabilecekti.

Virüse karşı verilen mücadelede insanların sınırlarını sıkıca kontrol etmesi gerekiyor. Ancak ülkeler arasındaki sınırların değil, virüslerin yaşam alanlarıyla insan hayatları arasındaki sınırın kapatılması gerekiyor. Bu sınırları aşan virüsler bütün insanlara bulaşabilir. Sayısız virüs etrafımızda mutasyona uğrayarak yayılmaya devam ediyor. Eğer tehlikeli bir virüs bu sınırları aşıp aramıza girerse insanlığın devamını tehlikeye atabilir.

Geçe yüz yıl boyunca insanlar bu sınırları daha önce hiç olmadığı kadar güçlendirdiler. Modern sağlık sistemi bu sınırda bir duvar işlevi gördü. Doktorlar, hemşireler ve bilim insanları koruyucumuz oldu ve sınırdan tehlikeli virüslerin geçmesini engellemek her şeyi yaptı. Yine de sınırın büyük kısmı aşılabilir durumdaydı; çünkü dünya üzerinde en basit sağlık hizmetlerinden bile yararlanamayan yüz milyonlarca insan var. Bu herkes için büyük bir tehdit. Sağlık sözkonusu olunca ulusal düzeyde konuşmayı seviyoruz, ama İranlılar’a ve Çinliler’e daha iyi sağlık hizmetlerinin sunulması demek İsrailliler’i ve Amerikalılar’ı da daha iyi korumak anlamına geliyor. Bu basit gerçeğin herkes için görünür olması gerekir. Ancak dünyadaki bazı önemli kişiler bunu görmezden gelmeye devam ediyor. 

ABD’deki John F. Kennedy (JFK) Havalimanı’nda koronavirüs salgınına karşı alınan önlemler. (Fotoğraf: Spencer Platt/Getty Images)

Lidersiz bir dünya

Bugün insanlık yalnızca koronavirüs yüzünden değil insanların birbirine güvensizliği yüzünden de oldukça sert bir kriz dönemi yaşıyor. Bir salgını yenmek için insanların bilimsel uzmanlara, yurttaşların yöneticilere, ve her ülkenin birbirine güvenmesi gerekiyor. Geride bıraktığımız birkaç yılda sorumsuz siyasetçiler kasıtlı olarak bilime olan güveni küçümsedi. Sonuç olarak içinde bulunduğumuz kriz dönemini, insanlara ilham verebilecek, finans koordinasyonu yaparak organizasyon yetileri ile küresel çapta bu krize yanıt verebilecek bir lider olmadan atlatmaya çalışıyoruz. 

2014’teki Ebola salgını boyunca ABD benzer özellikleri ile liderlik yapabilmişti. ABD benzer bir rolü 2008 ekonomik krizinde de üstlenmişti. Ancak son yıllarda ABD, ‘küresel liderlik’ rolünü bıraktı. Mevcut ABD yönetimi, Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası organizasyonlara verdiği desteği kesti ve bütün dünyaya gerçek dostları değil sadece çıkarları olduğunu ilan etti. Koronavirüs krizi çıktığından beri ABD kenarda beklerken küresel liderlik için adım atmaktan da çekiniyor. Artık bu iddiasını yeniden ortaya koymak istese bile mevcut ABD yönetiminin liderliğine duyulan güven o kadar azaldı ki yalnızca birkaç devlet ABD’nin peşinden gider. Siz olsanız mottosu “Me first” (önce ben) olan birini takip eder miydiniz?

ABD’nin bıraktığı boşluk henüz başkası tarafından doldurulmadı. Yabancı düşmanlığı, tecritçilik ve güvensizlik şu anki uluslararası sistemin temel özellikleri olarak öne çıkıyor. Güven ve küresel dayanışma olmadan koronavirüs salgınını durdurmamız mümkün değil, hatta ileride daha fazla salgın hastalık görme ihtimalimiz de yüksek. Ancak her kriz aynı zamanda fırsattır. Umuyorum ki bu salgın sayesinde insanlar, küresel ölçekteki güvensizliğin yol açtığı acil tehlikelerin farkına varırlar.

Örnek vermek gerekirse, bu salgın hastalık Avrupa Birliği’nin (AB) son yıllarda kaybettiği cazibesini yeniden kazanması için altın bir fırsat olabilir. Eğer daha şanslı olan AB ülkeleri, salgından en ağır şekilde yara almış ülkelere hızlıca para ve ekipman yardımı yapabilirse kendi ideallerinin ne kadar önemli olduğunu kanıtlamış olurlar. İdeallerini yaymak için yapacakları onlarca konuşmadan çok daha etkili bir yöntem olur bu. Ancak eğer her ülke kendi başının çaresine bakmak zorunda kalırsa, işte o zaman birliğin sonu gelmiş demektir.

Böylesi kriz anlarında, esas mücadele insanlığın içinde gerçekleşir. Eğer salgın, insanlar arasında büyük güvensizliklere yol açarsa virüs en büyük zaferini ilan etmiş olur. İnsanlar kavga ederse virüsün etkisi ikiye katlanır. Ancak eğer bu salgın daha derin bir kürsel işbirliğine yol açarsa, bu yalnızca koronavirüse karşı değil, aynı zamanda gelecekteki bütün hastalıklara karşı kazanılacak bir zafer olur.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus