Beştepe Millet Camii’ndeki VIP Cuma namazının sembolik anlamı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

13 Mart’ta uyarılara rağmen ülke çağında Cuma namazı cemaatle kılındı; 16 Mart’ta vakit namazları ve Cuma namazının camilerde cemaatle kılınması yasaklandı, dolayısıyla 20 Mart’ta ülke çapında Cuma namazı kılınmadı. Son olarak 27 Mart’ta Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Beştepe’deki Millet Camii’nde bir grup seçilmiş kişiye Cuma namazı kıldırdı. Bu üç ayrı Cuma namazı uygulaması ülkeyi yönetenleri koronavirüs ile mücadele konusunda nasıl bir kafa karışıklığı yaşadığını gösteriyor.

Yayına hazırlayan: Satiye Özdemir

Dün Ankara’da Beştepe’de Cumhurbaşkanlığı külliyesi camiinde cuma namazı kılındı. Namazı Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş kıldırdı. Medyanın bir bölümüne, “VIP cuma namazı” olarak geçti bu; ilginç görüntüler vardı. Az sayıda maskeli insanın birbirleriyle aralarında çok ciddi mesafe vardı ve cuma namazını edâ ettiler. Ama biliyoruz ki Türkiye’de geçen hafta ve bu hafta camilerde cemaat ile cuma namazı kılınması Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kararıyla yasaklandı. Geçen hafta cuma namazı kılınmadan geçti; bu hafta sembolik bir namazla Beştepe’de birbirleriyle temas etmeyen az sayıda insanla kılındı — ki cemaat kavramının tamamen zıttı bir görüntü aslında; yan yana olmak esastır, birbirlerine değmeleri esastır. Ama hijyen nedeniyle, salgın nedeniyle ayrı ayrı durarak namazlarını kıldı, edâ etti bir grup, bir avuç seçilmiş kişi. Ve bu anlamda da gerçekten VIP tanımı buna uyuyor. Bu Türkiye’nin şu anda ne yaşamakta olduğunu bize özetleyen çok anlamlı, çok sembolik bir fotoğraf. Bu haliyle baktığımız zaman zaten fotoğrafın kendisi başlı başına ilginç; ama buraya gelene kadara baktığımız zaman da çok daha farklı bir olay ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin koronavirüs salgını ile mücadelesi içerisinde bir dinî hayat penceresi varsa, o dinî hayat penceresine baktığımız zaman, birbiriyle tamamen çelişkili, birbirini yadsıyan, tekzip eden tutumların, devlet eliyle Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla kamuoyuna aktarılmış olduğunu görüyoruz. Bu da aslında kafaların ne kadar karışık olduğunu ve de Türkiye’de koronavirüs ile mücadele konusunda net oturmuş, özellikle ta olayın başından itibaren bir stratejinin olmadığını gösteriyor.

Hatırlayalım, 13 Mart’ta cuma namazı söz konusu olduğu zaman, cuma namazının erteleneceği yolunda çok sayıda söylenti çıktı ve bunu açık açık isteyenler oldu. Sosyal medyada bir tür kampanya üretenler de oldu. Ama ne oldu? Cuma namazı yapıldı. Hatta Diyanet İşleri Başkanı, Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde –Ahmet Hamdi Akseki de eski bir diyanet işleri başkanı, onun adına yapılmış olan camide–, Ankara’da cuma namazını bizzat kıldırdı. Ve orada cuma hutbesinde “Tedbir müminden, takdir Allah’tandır” dedi.  13 Mart’ta cuma namazını Türkiye bütün camilerde cemaatle birlikte kıldı. Onların görüntüleri yayınlandı. Kimi yerlerde insanlar gitmekten imtina ettiler. Ve bu arada tabii isteyenlerin, özellikle hasta olanların, hasta olmaktan endişe edenlerin evlerinde öğle namazı olarak kılabilecekleri yolunda Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan bir fetva verildi. 13 Mart’ta kılınan cuma namazı bir soru işareti ve tepkilere yol açtı. Ama orada aslında bir tür, Türkiye’nin koronavirüs ile olan ilişkisinin ilk sınama anlarından birisiydi bu. Ve kutuplaşmış Türkiye’de de aslında çok anlaşılır bir şeydi bu: “Hayır kılacağız, hayır kılmayın, hayır kılacağız” tartışması küçük çaplı oldu ve namaz kılındı.

Ama sonra ne oldu? 16 Mart’ta, üç gün sonra, aynı Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaatle namaz kılınmayacağını, camilerin açık olacağını ama cemaatle vakit namazlarının kılınmayacağını, münferiden tek tek insanların isterlerse camilerde namazlarını kılabileceklerini söyledi. Bir anlamda camilerin kapısı kapandı. Tam anlamıyla kapanmadı, ama cemaatle namaz kılınması –cuma dahil– devlet eliyle durduruldu, ertelendi, ne derseniz deyin. Ve bu arada da gördük, Türkiye’nin değişik yerlerinden bu kararı tanımadıklarını söyleyen, itiraz eden insanların bazı camilerde cemaatle namaz kılmak istediklerini, hatta kıldıklarını gördük. Küçük çaplı gerginlikler de yaşandı. Ama çok da büyümedi. Sonuçta yasak ya da iptal etme, adı her neyse, durduruldu. Daha sonra, 16 Mart’tan sonraki, yani 20 Mart’taki cuma namazı kılınmadı. 23 Mart’ta bu sefer Diyanet İşleri Başkanlığı yatsı namazlarının ardından tüm Türkiye’de doksan bin cami hoparlöründen koronavirüse karşı mücadele kapsamında dua çağrısı yaptı. Tüm camilerden dualar edilmeye başlandı. 23 Mart’ta oldu bu. Yani 13 Mart Cuma’yı milat olarak alırsak ilk kılınan cuma namazı, 16 Mart’ta cemaatle vakit namazlarının ve cuma namazının kılınmasının yasaklandığı kararı, 23 Mart’ta da duaların okunmaya başlanması. Sonra ne oldu? 27 Mart’a geldik, yani düne geldik. Ve cuma namazı, başta söylediğim gibi Ali Erbaş tarafından Beştepe’de, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin camiinde bir grup cemaatle, ama cemaat yan yana durmadan, kıldırıldı. Ve orada da hutbede yine “Tedbir müminden takdir Allah’tandır”, tekrar, “Tedbiri elden bırakmamak lazım” dedi Ali Erbaş. Ve hutbesi de televizyonlardan canlı yayınlandı.

Şimdi bütün bunlara toplu halde baktığımızda aklımıza bir dizi soru, yorum geliyor. Dün mesela Bekir Ağırdır ile yaptığımız yayında Bekir’e sordum bunu. Türkiye’de mesela Cumhuriyet Halk Partisi’nin böyle bir süreçte iktidarda olduğunu ve bu iktidarın yaptığı gibi cemaatle namaz kılınmasını yasakladığını düşünün. Olabilir miydi? Bence olamazdı. Bekir’in orada hatırlattığı, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki camilerin bazılarının savaş nedeniyle başka işler için kullanılması olayının yıllarca nasıl İslamî retorik tarafından, İslamcı hareketten partiler ve siyasetçiler tarafından, “Camileri ahır yapan CHP zihniyeti” sözünün, hâlâ nasıl kullanıldığını hatırlattı. Ve bugün gelinen noktadaki paradoksun altını çizdi.

Aslında dünyanın her yerinde bu böyle. Tarihin değişik zamanlarında bazı önemli, çok köklü kararları o karara normalde imza atması asla beklenmeyen siyasetçiler atıyor. Yani burada da, salgın nedeniyle camilerin kapatılmasını –ki bence doğru bir hareket, geç kalmış bir hareket–, daha kolay yapabilmek için sizin dindarlığınızdan insanların şüphe etmemesi gerekiyor, hatta İslamcı olmanız gerekiyor. Olayın böyle bir boyutu var. Bu bize bunu gösterdi. Ve İslamcı retoriğin Türkiye özelinde aslında sağlam zeminlere oturmadığını gösterdi.

Bir diğer gösterdiği husus da, bütün bu kafa karışıklığı bize aslında İslamcı iddialı yöneticilerin, bu konuya en hâkim olduğu söylenen kişilerin, en hâkim olması beklenen kişilerin bu konuya hiç de hazırlıklı olmadıklarını gösterdi. Bir bakıyorsunuz, ilk kılınan, 13 Mart’ta kılınan cuma namazında cemaatle namaz kılınmasının argümanları çok güçlü kendilerine göre, ardından üç gün sonra alınan cemaatle namaz kılınmayacak kararının argümanları da çok güçlü. Ondan sonra da VIP cuma namazı kılınmasının da argümanları kendilerince çok güçlü. Aslında hiçbirisinde bir argüman yok. Hepsinde bir savrulma var, ne yapacağını bilememe var.

Ve zaten Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle Ali Erbaş yönetiminden itibaren –değişik vesilelerlle bu konuda yayınlar yaptım, izleyenler hatırlayacaktır– gerçekten ne yaptığını bilmeyen, nasıl gideceğini bilmeyen, iktidara karşı en ufak bir özerkliği olmayan, olması da söz konusu olmayan bir camia haline geldi. Daha öncekiler öyle miydi? Tam değilse bile, Ali Bardakoğlu ve daha sonraki dönemde yine de birtakım farklılıklar vardı. Ama Ali Erbaş ile beraber artık Diyanet tamamen Beştepe’nin bir birimi haline geldi. Daha önceki tarihlerde, AKP iktidarı öncesi dönemlerde de tabii ki devlete çok bağlıydı. Hatta hep derin devletin bir uzantısı olarak algılanmıştır. Ama çok değişik; özellikle Tayyar Altıkulaç döneminde Diyanet’in kendi başına da bir şeyler yapabildiğini görmüştük.

Şimdi burada, koronavirüs meselesinde Diyanet’in tek hususu, tek falsosu diyelim, tabii ki bu cemaatle namaz kılınması kılınmaması meselesi değil, daha önemlisi: Bir umre olayı var — ki umre olayının ne kadar ciddi olduğunu yavaş yavaş Anadolu’nun değişik yerlerinden gelen koronavirüs haberleri, karantina haberleri, köylerin, birtakım yerlerin, mahallelerin karantinaya alındığı şeklinde haberlerden, birtakım ölüm haberlerinden bunun ipuçlarını alıyoruz; ki bu olay başından itibaren gerçekten bir tedirginlik yaratmıştı. Bir kere böyle kritik bir dönemde umreye gidilmesine izin verilmesi meselesi var; o tamamen arada kaynatıldı. Yani bu umre olayı başladığı zaman koronavirüs olayı Türkiye’de çok sıcak yaşanmasa bile dünyanın gündemindeydi. Ama daha çok Çin salgını olarak görüldüğü için belli ki fazla umursanmadı. Daha sonra her yere yayıldığı ve Suudi Arabistan’a da yayıldığı anlaşıldıktan sonra, gelen umrecilerin önemli bir kısmı hızlı tetkiklerin ardından kendilerine birtakım telkinlerle, yani evlerinde kendilerini karantinaya almaları vs. şeklinde telkinlerle bırakıldılar. En son kalan birkaç bin kişi apar topar devlet eliyle mecburi karantinaya alındı —ki orada da birtakım tatsızlıklar yaşandığını görüyoruz.

İşte o mecburi karantinanın öncesinde ülkenin dört bir yanına dağılan insanların durumu hakkında çok fazla bir şey bilmiyoruz. Ama gelmeye başlayan haberler bunun ne kadar riskli bir şey olduğunu bize gösteriyor. Şimdi Türkiye’de umreyi, haccı Diyanet İşleri Başkanlığı yürütür, Diyanet Vakfı bu işin içinde çok önemli bir yer tutar. Ve bu olay tekeldedir, şu ya da bu nedenle tekeldir. Ve aynı zamanda ekonomik anlamda bir tekeldir. Bu aynı zamanda Diyanet’in ve vakfın çok önemli bir gelir kaynağıdır. Bunları yaparken burada tekel olan, burada kurayı çeken vs. yapan, tamamen olayı tek başına götüren Diyanet İşleri Başkanlığı’nın –yıllardır bu işi yaptığı için bu konuda çok geniş bir tecrübesi de var artık–, ilk ciddi kriz ânında bu kadar gafil avlanmış olması da bence kolay kolay affedilecek bir husus değil. Böyle bir olayın, ilk akla gelen yerlerden birisi, bir de toplu halde dünyanın dört bir tarafından insanlarla yaşanan bir olay, dolayısıyla çok daha dikkatli olması gerekirken, böyle bir refleksle, “Ya, bir şey olmaz” refleksiyle, ilk başta gördük, insanların denetimsiz bir şekilde girmesine izin verildi, son anda apar topar yapıldı.

Cuma namazı meselesi de öyle. 13 Mart’ta cemaatle kılınan cuma namazlarında acaba, tabii ki bunu bilmemiz mümkün değil, yani o klasik tabirle Allah bilir bunun karşılığını, ama 13 Mart’ta Türkiye’nin dört bir yanında kılınan cuma namazlarında –ki buna Ali Erbaş’ın Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde kıldırdığı cuma namazı da dahil–, kim bilir kaç kişi kaç kişiye bu virüsü bir şekilde aktardı. Belki de sıfırdır. Ama pekâlâ, şimdi yaşananlarda, her geçen gün açıklanan rakamlarda da görüyoruz ki bu çok farklı bir virüs, bu çok hızlı yayılan bir virüs, insandan insana çok hızlı bir şekilde yayılan ve kestirilmesi de çok mümkün olmayan bir virüs. Ama bu virüsün en fazla yayılma şeklinin kalabalıklar olduğunu biliyoruz. Ve bu anlamda da camilerde o tarihte, yani 13 Mart ve sonrasında, 16 Mart’ta bu karar alınana kadarki süreçte neler olduğunu hakikaten kim bilir.

Tabii ki bu tek başına bir olay değil. Türkiye de yaşanan koronavirüs olaylarını sadece camilere, umreye indirgemek çok büyük haksızlık olur. Belki de çok az bir oranıdır, ama bir oranı olduğu muhakkak. Yurtdışından gelenler, değişik ülkelerden gelenlerle bu virüsün geldiği söyleniyor. Ama daha sonra Sağlık Bakanı’nın da söylediği gibi artık yurtdışından gelenlerle irtibatta olanlar ve onların irtibatta oldukları şeklinde olay değişik bir veçheye bürünmüş durumda. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu kadar kısa bir süre içerisinde, yani iki haftada –13 Mart ve 27 Mart– bu iki haftada yaşanan üç cuma namazındaki üç ayrı tutum bile kafaların ne kadar karışık, neyin niçin yapıldığının ne kadar belirsiz olduğunu bize gösteriyor.

Dolayısıyla bu ülke büyük bir ölçüde, hani “Biz Müslümanız, günde beş vakit namaz kılarız, abdest alıyoruz” vs. gibi gerekçelerle, önce “Bize bir şey olmaz”, sonra “Bize pek bir şey olmaz”a doğru evrildi; ama daha sonra baktığımız zaman pekâlâ bize de olabildiği görüldü. Ama şunu da gördük ki şu âna kadar stratejik olarak uygulanan şeylerin büyük bir kısmı çok ince çalışılıp edilmiş, her türlü kötü senaryoya göre hazırlanılmış bir strateji değil. Strateji adım adım değişiyor. Mesela 13 Mart’ta cemaatle namaz, 20 Mart’ta sıfır cemaat sıfır cuma namazı, 27 Mart’ta niye bir grup, bir avuç insanla bir VIP Cuma namazı? Bütün bunların her biri ayrı ayrı yaşanan olaylar. Ve bunların ayrı ayrı yaşanıyor olması da zaten işlerin hiç de çalışılmadığı, bu konu üzerinde hiç de çalışılmadığı, hiç de hazırlıklı olunmadığını bize gösteriyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus