Virolog Semih Tareen: “Gelecekte tekrar yarasalardan insanlara başka bir cins koronavirüsün atlama ihtimali çok yüksek”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yirmi yıldan uzun süredir virüsler üzerine araştırma yapan, Seattle’daki bir biyoteknoloji şirketinin üst düzey yöneticisi Virolog Semih Tareen, koronavirüs ile ilgili merak edilen çoğu soruya bir video paylaşarak yanıt verdi. Videoda, genetik bilgilerini kopyalayıp yayan, aslında insandan bir farkı olmayan virüsler, koronavirüsün gripten farkı, nasıl yayıldığı, koronavirüsten kendimizi nasıl koruyacağımız ve daha birçok detay anlatılıyor. 

Medyascope için Tareen’le konuşan Işıl Öz, Tareen’e “Koronavirüsün salgın yayılımının önümüzdeki haftalarda ve aylarda azalması mümkün deniliyor. Ancak gelecekte başka bir salgın riski ile ek viral dalgaların yayılma riski korkutmalı mı?” diye sordu. 
Tareen’in yanıtı: “Sosyal izolasyon ve mesafe sayesinde elbette virüsün yayılma hızı yavaşlayacaktır. Fakat toplum arasında kaldığı müddetçe, ki bu gidişle öyle gözüküyor, hayat normale döndüğünde virüs vakalarında tekrar bir artış görülebilir. Bu aslında korkutmaktan ziyade hükümetleri ve kurumları daha hazırlıklı olmaya itebilir. Çin’de ve Vuhan şehrinde hayat az olsun normale dönmeye başladı. Oradaki istatistikleri yakından takip ediyoruz ve gerçekten ek viral dalgaların ne denli güçlü olduğunu oradan tahmin edebiliriz. Büyük ihtimalle bu virüs mevsimsel bir hale dönüşebilir ve insanoğlunun bir parçası haline gelebilir. Bunu zaten yapmış olan dört başka koronavirüs var (isimleri 229E, OC43, NL63 ve HKU1) ki bunlar hakkında videoda bilgi veriyorum. SARS-CoV-2 de böylece hayatın bir parçası olan beşinci koronavirüs olabilir. Sadece zaman gösterecek bunu.”

Işıl Öz’ün Semih Tareen ile söyleşisi:

Geçenlerde Fransa’da 16 yaşında bir genç, hiçbir kronik rahatsızlığı olmamasına rağmen Kovid-19 nedeniyle yaşamını kaybetmiş. Etkilediği yaş grubu değişmeye mi başladı?
Vakalar arttıkça istatistikler daha da sağlam ve güvenilir olacak. Ölüm oranı gençlerde daha az ve Fransa’da bir gencin ölmesiyle, ABD’de bir bebeğin ölmesiyle bu istatistikler değişiyor veya yaş grubu değişmeye başlıyor demek değil. Ölüm riski hiçbir zaman sıfır değildi zaten. Evet uzun süredir dokuz yaşın altında ölüm görülmüyordu fakat her türlü istatistiksel tahminde yeterli verinin olması gerekiyor, nitekim vakalar arttıkça ölüm riskinin gençlerde gerçekten az olduğunu görüyoruz, ve ölüm riskinin de sıfır olmadığını da görüyoruz. Bazıları bu verilere (ölen genç hasta var) bakıp virüs değişiyor mu diye soruyorlar fakat bunlar virüsün değiştiğini değil sadece ender istisnai örnekleri temsil ediyor. Ayrıca genç bir hastanın ölmesi virüsten çok o hastanın sağlık durumu ve ne gibi bir hastanede nasıl bir bakım gördükleri ile alakalıdır.

Hastaneler ilk salgın geçtikten sonra geniş bir test-tarama kabiliyetine sahip olacaklar mı?
İki çeşit test-tarama aracı vardır. Biri şu an virüsün hastada olup olmadığını ölçer, ki bu PCR dediğimiz bir testtir ve virüsün RNA’sının hastada ölçülmesine bakar. İkincisi de virüsü kapanlarda antikor oluşumunu ölçer, ki bu seroloji dediğimiz bir testtir. Tahmin edeceğiniz gibi ilk test sadece virüs varsa pozitif çıkar ve hastanın virüsü atlatması için arka arkaya iki testin negatif çıkması gereklidir. İkinci test ise virüsü değil, virüse karşı üretilen antikorları ölçer. Bu antikorların oluşması için birkaç hafta gerekir. Dediğiniz gibi, bu iki testin kullanımı arttıkça bu bilgileri edinip bu pandeminin çok daha geniş bir boyutunu anlayabileceğiz. Hatta göreceğiz ki aslında ölüm oranları sandığımızdan daha azmış. Çünkü ölüm oranları sadece test olan ve pozitif çıkan hastalar üzerinden hesaplanıyor. Virüsü kapan fakat semptomları olmayan veya test olmayan çok insan var, o yüzden pandeminin gerçek boyutunu aslında bilmiyoruz ama sandığımızdan daha çok vaka olduğu kesin. Ayrıca belirtmeliyim, hasta olmasak da evde kalmamızın önemi virüsü kapmış fakat belirti göstermeyen insanların taşıyıcı olarak bu hastalığı yine yayabilmelerindendir.

İhtiyacı olan hastalar için umut verici tedavilere geniş erişim sağlayan bir ana protokol uygulaması var mı?
Ana bir protokol uygulaması henüz yok, fakat standart olan hastanede oksijen takviyesi ve hastaları geçici bir uykuya sokarak vantilatör ile nefes takviyesi yapıp hastalığı atlattırabilmek. Bunun dışında ilaç olarak henüz faydası belli olmayan antiviral ilaçlar kullanılıyor (örneğin Remdesivir), kinin içeren ilaçlar (hydroxychloroquine azithromycin ile beraber kullanılıyor, ve bağışıklık sisteminin akciğere yaptığı hasarı önleyici ilaçlar kullanılıyor (steroid gibi ve Tocilizumab gibi). Belirtmek gerekli ki virüs öldürmüyor aslında, tam tersine hastanın bağışıklık sistemi öldürüyor, akciğere verdiği hasardan dolayı. Fakat bu bahsettiğim ilaçların gerçekten işe yarayıp yaramadığı belli değil, ayrıca koronavirüsü için onaylanmış tedavi değiller ve gerçekten bir faydası olup olmayacağı belli değil. Bu yüzden İngilizce “compassionate use” dediğimiz isim altında, yani merhametli kullanım niyetiyle kullanılıyorlar.

Şu an dikkatinizi çeken deneysel çalışmalar neler?
Virüse karşı aşı geliştirilmesiyle ilgili haberleri takip ediyorum. Bu aşıların amacı sağlıklı bir kişi virüsü kapmadan onlarda virüse karşı antikor veya bağışıklık hücresel hafızası geliştirmek. Bu araştırmalarda aslında çok ilginç sonuçlar çıkıyor: aşının cinsine ve kullandığı biyolojiye göre bazı durumlarda daha ciddi bir bağışıklık sistemi harlaması görülüyor ki bu aslında akciğer sağlığı için iyi değil. Bağışıklık sistemi sonuçta bir dengede olmalı: Azalırsa virüs, bakteri ve kanser olabiliyor, çok fazla güçlü bir bağışıklık sistemi ise lupus, şeker hastalığı ve MS gibi autoimmune denen hastalıklara sebep oluyor. Aşı geliştirmede bu dengeyi yakalamak da o yüzden çok önemli. 

Gelecekte bu tip, hayvandan insana geçen virüs kaynaklı salgın ihtimalini azaltmak için alınabilecek uluslararası tedbirler, kısıtlamalar ne olmalı?
Bu tür zoonotik atlamalar hep oluyor ve olacaktır, bu yüzden hazırlıklı olmak çok önemli. Gelecekte tekrar yarasalardan insana başka bir cins koronavirüsün atlama ihtimali çok yüksek. Bu yüzden mümkünse koronavirüs üzerine araştırmaları yoğunlaştırıp genel bir betakoronavirüs aşısı üzerine çalışmalar yapılabilir. Bunun dışında, hayvan pazarları daha sık denetlenebilir ve belli yasalar ve protokoller getirilebilir. Bu virüsün ve 2002’deki SARS-CoV-1’in hayvan pazarlarından bulaştığına inanılıyor. Bu pazarlarda avlanması yasak olan hayvanlar da bulunuyor. Bu yasaklar daha iyi uygulamaya getirilebilir. Fakat bu biraz da hassas bir konu. Dünyadaki pek çok kültürde hayvan pazarları o kültürün bir parçası, hem beslenme amaçlı hem de tıbbi amaçlı. O yüzden bu tür hayvan marketlerini tamamen yasaklamak mümkün olmayabilir.

Bilim dünyası bu virüsün laboratuvar ortamında yaratılmadığında hemfikir, bunu ispatlayan deliller neler? 
Bütün deliller bu virüsün tamamen doğadan geldiğini gösteriyor. Bunu ispatlayan deliller: 
1. SARS-CoV-2’nin genomuna baktığımızda ve doğadaki diğer koronavirüsleri taradığımızda görüyoruz ki bu bir yarasa virüsüne çok yakın. Bu yarasa virüsü RaTG12 isimli bir betakoronavirüsüdür, ve SARS-CoV-2’ye yüzde 96.2 benzer genetik seviyede. Bu tür bir benzerlik tesadüf olamaz.  
2. Lab’da yapılsaydı o zaman ‘reverse genetics’ denen (geri dönüşümlü genetik) bir metod uygulanabilir, yani diğer betakoronavirüslerine bakıp oradan taktikler kullanılırdı, ve görüyoruz ki SARS-CoV-2’de böyle bir şey yapılmamış.
3. Bilgisayarlardaki modeller kullanıldığında birisi bu virüsü modellemek isteseydi görüyoruz ki aslında bilgisayarların ürettiği tahmini modeller ve genetik dizilim aslında SARS-CoV-2’de mevcut değil.
Bu delillere bakarak, ve aynı zamanda zoonosisin zaten ne kadar yaygın olduğunu da bildiğimiz için (SARS ve MERS koronavirüsleri de zoonotikti) SARS-CoV-2’nin lab’da değil fakat doğada ortaya çıktığını anlayabiliyoruz. Zaten SARS-CoV-2 aslında o kadar ölümcül bir virüs bile değil. Şu an dünyadan yok olan çiçek hastalığı virüsü (smallpox) mesela çok daha ölümcül bir hastalık, yüzde 30’a yakın. O yüzden lab’dan çıkmış bir virüs olsaydı çok başarısız bir lab çalışması olmuş derdik bilim dünyası olarak.

Semih Tareen kimdir?
İzmir doğumlu. 1995’ten beri Seattle’da yaşıyor. Üniversite eğitimini ve doktorasını Washington Üniversitesi’nde ve Fred Hutchinson Kanser Merkezi’nde yaptı. Yirmi senenin üzerinde virüsler üzerine araştırma yapıyor. Seattle’da bir biyoteknoloji şirketinde üst düzey yönetici (senior director) olarak çalışıyor. Virüsleri kullanarak gen terapisi tedavisi ile hastalıklara çare bulmaya çalışıyor. Bilim dışında aynı zamanda film ve film müzikleri yapıyor, hatta Türkiye’de ismi belki bilimden çok yaptığı film müzikleri ile biliniyor olabilir. İstanbul’da KALAN müzik’ten çıkan ‘KARANLIK SENFONİLER: Film Müzikleri’ isimli albümü 2011’den beri piyasada ve Spotify gibi yerlerde dinlenilebilir. Yaptığı filmler de Netflix ve Amazon gibi yerlerde izlenebilir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus