Yerel seçimlerin birinci yılı: Değişen ve değişmeyenler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

31 Mart 2019 yerel seçimlerinin tam birinci yılında, yani dün, İçişleri Bakanlığı İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerinin yardım kampanyalarını engellemeye çalıştı. Bu Erdoğan iktidarının bir yıl önce yaşamış olduğu hezimetin etkilerinden sıyrılamadığını gösterdi.

Yayına hazırlayan: Merve Özçelik

Merhaba, iyi günler. 31 Mart Yerel Seçimleri’nin üzerinden bir yıl geçti. Bir yılda neler değişti, neler değişmedi, neler değişebilir, neler aynı kalır? Bu sorular önümüzde duruyor. Aslında çok fazla bir şey değişmemiş gibi algılanabilir dıştan bakıldığında. Ama dün yaşananlar, yani İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerinin halktan yardım toplamasını devletin engellemeye kalkması, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bu girişimi bir tür yeni devletmiş gibi ilan etmesi, olayın siyasî iktidar için ne kadar ciddi olduğunu, yani bu belediyelerin –tabii ki İstanbul ve Ankara başta olmak üzere– CHP’nin eline geçmiş olmasından nasıl rahatsızlık duyduklarını ve bu rahatsızlıklarının büyüyerek arttığını bize gösterdi. 

Belediyelerden gelen ilk ciddi hamlede, ilk ciddi inisiyatifte, halkı da harekete geçirecek, halkın katılımını sağlayan bir inisiyatifte, önce Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisi devlet eliyle bir başka karşı kampanya düzenlemeye başladı, ilan etti. Ardından da birtakım yasalar zorlanarak bu belediyelerin para toplamalarının önüne geçmek istendi. Toplanan paraların bir kısmı bloke edildi, özellikle Vakıf Bank tarafından. 

Şimdi İstanbul, Ankara bahsine gelmeden önce, esas olarak belediyelerle ilgili en önemli hususun tabii ki HDP’nin kazandığı belediyelere kayyum atamaları olduğunu vurgulamak gerekiyor. Daha seçimin hemen ardından üç büyük şehre, biliyorsunuz, Diyarbakır, Mardin ve Van’a kayyum atanmıştı. Aynı zamanda çok sayıda il ve ilçe belediyesine de kayyum atandı. Nihayet en sonunda tam koronavirüs mücadelesinin ilk başladığı anlarda da bir sabah erkenden Batman, Silvan, Ergani ve Eğil’e de kayyum ayandı. Çok acayip bir sayı var ortada; baktığımız zaman, 37 belediyeye kayyum atanmış. Kayyum atanan 21 belediye başkanı da tutuklanmış. Bu rakam çok çok yüksek bir rakam. 64 belediye kazanmıştı HDP. Bunların altısı da KHK ile kamu görevinden ihraç edildikleri için mazbatalarını alamamışlardı. Yani 60’a düşmüştü. 60’ın da 37’sine kayyum atanmış oluyor baktığımız zaman. Üç büyük şehre –Diyarbakır, Mardin, Van’a–, iki ile –Hakkâri, Batman’a–, çok sayıda ilçeye, üç tane de beldeye kayyum atandığını görüyoruz. Bu da belediye olayını, yerel yönetim olayını iktidarın ne kadar ciddiye aldığını görüyoruz… Aslında ciddiye aldı derken, önem verdiği anlamında söylememek lâzım. 

Uzun bir süre Adalet ve Kalkınma Partisi adem-i merkeziyetçilik sloganını benimsemiş bir partiydi. Yani Ankara’nın gücünün, iktidarının yerel yönetimlere dağıtılmasını ilke edindiklerini söylüyorlardı. Ama uzun bir süreden beri, özellikle Erdoğan’ın tek adam sistemini hayata geçirdiği, başkanlık sistemini telaffuz etmeye başladığı andan, itibaren bunun tam tersi olduğunu görüyorum. Bu birçok belediyeyi, AKP’li belediyeyi kendisi zaten zamanında doğrudan kontrol ediyordu — İstanbul, Ankara başta olmak üzere. Nitekim birçok belediye başkanını 31 Mart seçimlerinden bir süre önce istifaya zorladı. Yerlerine başka AKP’lileri atadı. İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir gibi yerlere atadı. Bu da Erdoğan’ın kendi partisinden belediye başkanlarına bile çok fazla iktidar vermek istemediğini gösteriyordu. 

Bir önceki seçimde CHP’nin –İzmir’i saymazsak– çok etkili belediyeleri yoktu. İzmir ve Aydın vardı. Ama şimdi işin rengi değişti. Tabii ki bir diğer önemli husus HDP’li belediyeler. HDP’li belediyeler Erdoğan’ı çok fazla rahatsız ediyor ve oralarda ilk başta 31 Mart öncesi atamalarda, daha siyasî atamalar yapmaya çalışmıştı. Şimdi tamamen düz kaymakamlar ve valilerle buraları doğrudan İçişleri Bakanlığı’na bağlamış oldu. Bu da gösteriyor ki Erdoğan’ın zaten “benden olan belediye, benden olmayan belediye” diye bir ayrımı yok. Aslında belediyecilik, yerel yönetimlerin etkilerinin olmasına ciddi bir itirazı var. 

Özellikle büyük şehirlerdeki büyük bütçeli belediyelerin –kendi denetimi dışında güvendiği insanlar olsa dahi– kendisinden habersiz bir şekilde hareket etmesini istemiyor. O anlamda baktığımızda, 31 Mart Erdoğan için çok büyük bir yenilgiydi, çok büyük bir hezimetti. Orada hayatının en büyük stratejik hatalarından birini yapıp İstanbul’daki seçimi yeniletti. 23 Haziran’da katmerli bir hezimete tanık oldu; oy farkının açıldığı bir hezimete tanık oldu. 31 Mart’tan itibaren de –zaten seçim öncesinde de bunu dile getiriyordu– CHP’li belediyelerin, yani muhalefet parti belediyelerinin çalışmalarını engellemek için, onlara zorluk çıkartmak için elinden geleni yapacağını açıkçası hiçbir zaman gizlemedi. Bu bazı yerlerde il genel meclisinde, il meclislerinde AKP’nin çoğunlukta olduğu ya da AKP artı MHP’nin çoğunlukta olduğu yerlerde doğrudan meclislerde, yerel meclislerde engellemeler oldu — özellikle İstanbul’da bu yaşanıyor biliyorsunuz. Bunları yaptı. Onun dışında da merkezî yönetimden onlara gidecek paralar, bütçeler şu bu konusunda çok katı uygulamalara gitti. 

Dün yaptığım Ekrem İmamoğlu yayınını izleyenler görmüştür. Örneğin koronavirüs gibi bir olayda, bu kadar vahim ve herkesi birinci dereceden ilgilendiren bir olayda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yla hiçbir şekilde görüşmeye tenezzül etmedi. Görüşmediği gibi, onun birtakım çabalarının önüne engeller çıkarmak istiyor. Bu işin bir yönü: Erdoğan bu hezimetin intikamını almaya çalışıyor. Yapabildikleri var, yapamadıkları var. Kayyumlar atıyor HDP’li belediyelere. Başka yerlerde de kayyum atanır mı meselesi hep dile getirildi. Bir tek İzmir’de, Urla’da bir FETÖ soruşturması nedeniyle tutuklanan CHP’li belediye başkanı yerine bu yapıldı. Onun dışında henüz batıya yansımadı kayyum. Ama ilk günden itibaren bunun telaffuz edildiğini görüyoruz. Bugünlerde tekrar bu yardım meselesinde de birileri bunu telaffuz etmeye başladılar yine. Eminim bu telaffuz etmeler Erdoğan’ın hoşuna gidiyordur. Çünkü demokrasiyle hiçbir şekilde bağdaşmayan bu uygulamalar genellikle önceden dillendirilir. Sonra, yok, bu kadarı da olmaz dendikten sonra, aslında zemin bir anlamda elverişli kılınır. Olayın vahameti böylece azaltılmış olur ve yapılabilir.

Ama sanmıyorum ki böyle bir şeye girişsin. Türkiye’nin koronavirüsle mücadele gibi bu kadar güçlü bir sınav sırasında bir de kutuplaşmayı alabildiğine taşıracak bu tür adımlara hiçbir şekilde tahammülü olmaz. Ama Erdoğan’ın gerçekten neyi ne zaman, nasıl yapacağını kestirmek çok fazla mümkün olmuyor. Özellikle son dönemde hata yapma ısrarıyla karşımıza çıkıyor. Bu koronavirüs mücadelesi sürecinde de peş peşe hatalar yapmaya başladı. Birçok adımı geç atıyor. Örneğin sokağa çıkma yasağı meselesine hâlâ mesafeli kalıyor. Onun dışındaki birtakım kısıtlamaları hep geç gündeme getirdi ve belediyelerin bu yardım toplama meselesine karşı, bundan duyduğu rahatsızlığı çok aleni bir şekilde belli etti. Bütün bunlar aslında Erdoğan’ın çok ciddi zaafını gösteren, zayıflığını gösteren hususlar. 

Peki onun zayıflığının karşısında belediyeler ne kadar güçlü? 31 Mart ve 23 Haziran sonrasında ortaya çıkan havaya ben “Yepyeni Türkiye” demiştim. Hâlâ insanlar benimle dalga geçiyorlar. Ama bence Yepyeni Türkiye bu; çünkü birçok şey değişti. Ama burada sorun şu: Erdoğan neyin değiştiğinin ve değişmekte olduğunun çok fazla farkında ve bunun telaşıyla olayları alabildiğine geciktirmeye çalışırken ve engellemeye çalışırken, değişimin aktörü olması beklenen kişiler aynı şekilde olayı idrak edebilmiş değiller. Ben öyle düşünüyorum. Geçen bir yıl içerisinde bunu gördük. Ne Erdoğan’ın bu yaşadığı büyük hezimette bir şekilde imzası olan muhalefet partilerinin liderleri –ki tabii ki öncelikle CHP, İYİ PARTİ ve HDP’yi katmak lâzım–, ne de bu olayın ardından 31 Mart ve 23 Haziran’ın ardından oralarda, özellikle büyük şehirlerde göreve gelen belediye başkanları, aslında önlerinin ne kadar açık olduğunu bence tam idrak edemediler. Bir nevi şok yaşadılar diyebilirim. Ondan sonra da kendilerini toparlamakta çok hızlı davranamadılar — benim gözlemim bu. Birçok yer için bunu söylemek mümkün. En çok da tabii Erdoğan’ın çıkartabileceği engeller konusunda sürekli bir tetikte olma hali var. 

Bunu özellikle İstanbul’da, Kanal İstanbul meselesinde gördük. Erdoğan’ın bu dayatması İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin gündemini uzun bir süre çok ciddi bir şekilde meşgul etti. Orada belki de yapılması gereken, enerjinin aktarılması gereken alanlara yeterince enerji aktarılamadı ve burada Kanal İstanbul projesine karşı bir direnç oluşturma odağına dönüştü İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Bu doğru muydu yanlış mıydı tartışması bir yana; ama bunun belediyenin gerçek gündeminden uzaklaşmasına yol açtığını kabul etmek lâzım. Bu noktada da Erdoğan böyle birtakım suni dayatmalarla, olmayacak şeyleri dayatıyor; aslında şu son yardım engelleme meselesi de böyle. Olmadık şeyleri dayatarak, belediyelerin iş yapmasını zorlaştırmak gibi bir tutumu var. Çok fazla Erdoğan<ın umurunda olduğunu sanmıyorum İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Adana’da, Antalya’da, Mersin’de belediyelerin vatandaşa daha kaliteli, daha hızlı, daha yaygın hizmet vermeleri. Tam tersine olaya çok siyasî açıdan bakıyor. Burada bu belediyelerin başarılı olması durumunda, yerel yönetimlerde başarılı olması durumunda, bunun merkeze doğru bir sinerji yaratmasından korkuyor — ki bu korkusunda hiç de haksız değil. 

Erdoğan bundan korkmakta haklı. Böyle bir ihtimal var ve büyük bir ihtimalle Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının, dolayısıyla Erdoğan iktidarının sonlanması bu 31 Mart ile beraber oluşan yeni ortamla mümkün olacak ve bu anlamda Erdoğan nasıl zamanında Refah Partisi ve kendisi de daha sonra Fazilet ve nihayet AKP ile nasıl yerel yönetimlerden merkeze doğru yürüdüyse, şimdi de muhalefetin benzer bir şekilde yerel yönetimlerden merkeze doğru yürümesi teorik olarak mümkün. Bunun Erdoğan çok fazla farkında; ama muhalefetin ve yerel yönetimlerde iş başına gelen özellikle CHP’li belediye başkanlarının Erdoğan kadar farkında olduğunu açıkçası çok sanmıyorum. Bu anlamda bir eşitsizlik var. Şöyle de söyleyebilirim. Çok kelime oyunu gibi gelmesin, ama Erdoğan bu belediyelerden korkuyor. Bu belediyelerde yaratılabilecek yeni siyaset modellerinden, yeni katılım modellerinden ve Türkiye’de siyasetin dilinin buralarda değişebilme ihtimalinden, dolayısıyla kendi iktidarını kaybetme ihtimalinden çok ciddi bir şekilde korkuyor ve korkusunda haklı. 

Ama öte yandan belediyeler de ondan korkuyor. Onların Erdoğan’dan korkmasının çok haklı olduğunu sanmıyorum. Eğer kendi işlerine odaklanırlarsa, onu yok sayarak kendi gündemleriyle yollarına devam edebilirlerse –bunun çok kolay olmadığının farkındayım, ama devam edebilirlerse– olay bambaşka seyredecektir. Şu son olayda gördük. Başlatılan yardım kampanyaları önce çok mütevazı bir şekilde başladı, ama hızlı bir şekilde bir karşılık gördü. Çünkü böyle bir dönemde insanların dayanışma duyguları güçleniyor ve daha yeni güvenerek seçtikleri belediye başkanlarından gelen bu çağrıya da dahil oluyorlar. Çok hızlı bir şekilde yüksek meblağlar toplanmaya başlandı. Tabii ki bundan Erdoğan’ın haberi olunca, bu olayın belediyelerin yeniden kendilerini güçlü ve diri hissetmelerine yol açacağını düşünerek bunun önünü önce kendisi bir kampanya yaparak, ardından İçişleri Bakanlığı üzerinden diğer belediyelerin kampanyalarının önüne engel çıkartmak isteyerek bunu dizginlemek istedi. 

Zor bir süreç oldu son bir yılda. Ancak önümüzdeki dönemde belediyelerin, belediye başkanlarının, büyükşehir belediye başkanlarının önünün çok açık, Erdoğan’ın önünün de çok kapalı olduğu gerçeği aynen önümüzde duruyor. Tabii ki Erdoğan’ın elinde çok büyük imkânlar var. Devletin imkânları var, yargı var, birçok şey var. İstediğini yapabilirmiş gibi bir pozisyonu var. Her istediğini yapar mı? Açıkçası çok emin değilim. Çünkü yaptığı her şey işini kolaylaştırmak yerine, sorunu çözmek yerine, belki o anda o sorununu çözerken yanına çok sayıda başka sorun katıyor. Yani çözmeye çalıştıkça sorunlarını büyütüyor Erdoğan. O nedenle onun o kadar güçlü otoritesi olan, her istediğini istediği zaman istediği şekilde yapabilecek bir siyasetçi gibi görmenin çok doğru olduğu kanısında değilim. Eğer olsa da, eğer istediğini istediği zaman istediği şekilde yapmaya devam etse de, birkaç olayda olduğu gibi –mesela İstanbul seçimlerini ertelemek de olduğu gibi–, o zaman da görüyoruz ki hayatın akışını engellemeye çalışmak nafile bir şey. Bunu engellemeye çalışarak belki anlık birtakım kazanımlar elde ediyor; ama orta ve uzun vadede çok büyük kayıplarla karşı karşıya kalıyor. 

Bu noktada belediye başkanları bu perspektifte bakarlarsa, yani kendilerinin hayatın akışına ya da o meşhur lâfla “zamanın ruhu”na en yakın kişiler olduklarını, aktörler olduklarını görüp Erdoğan’ın ve onun iktidarının artık zamanın dışında kaldığını görürlerse, işleri rahat. Ama hâlâ kendilerini ona göre ayarlayarak işlerini yapmaya çalışırlarsa, çok vakit ve enerji kaybedecekler — Türkiye’ye de kaybettirecekler. Tekrar şöyle söylemek istiyorum: Tam 31 Mart’ın birinci yılında, İçişleri Bakanlığı eliyle özellikle İstanbul ve Ankara büyükşehirlerinin başlattığı ve vatandaşın aktif katılımının gözlemlendiği yardım kampanyalarını yasaklamaya çalışmak, Erdoğan’ın 31 Mart’ta yaşadığı hezimetin muhasebesini yapamadığını ve bu hezimetle hesaplaşma adına attığı her fevrî adımla bu hezimeti, bu yenilgiyi, bu çaresizliği daha da derinleştirdiğini bize gösterdi. Bir yıl sonra bunu gördük. Ama tekrar söylüyorum: Karşısındaki siyasî aktörler, belediye başkanları ve muhalefet liderleri tarafından tam böyle algılandığı konusunda şüphelerim var. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus