Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (78): Korona siyaseti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi haftalar. 

Geçen hafta yine pazartesi günü 5 Soru’da “olmayan korona stratejisi değişiyor” demiştim. Şimdi belirginleşen korona siyasetinin biraz detaylarına girelim.

Salgın meselesindeki siyasi tutum hangi yöne doğru ilerliyor?

Geçen haftayı yerel yönetimlerin kampanyalarının durdurulması tartışmalarıyla geçirdik. Bu konunun hızla politikleştirilmesinin en önemli göstergelerinden biri olarak önümüze geldi. Önlemler konusunda özellikle Erdoğan’ın açıklamaları, önceliğin çarkların dönmesi olduğu netleşmeye başladı. Çarkların dönmesi önceliği, politikanın gövdesinde olduğu için siyasileşme de buna bağlı olarak biçimleniyor. Önlemleri sıkılaştırma ya da benzerlerinin yaşandığı ülkelerdeki önlem standartlarına kadar yükselme konusunda iktidarın yavaş davrandığı, en son noktaya, mecbur kalana kadar önlemleri bekletme tercihi olduğunu, bunun da bir politik tercih olduğunu anlıyoruz. 

Bunu dengelemek için siyasileştirmeye müracaat ediliyor. Olayın hem savunma hem de karşı saldırı açısından, -özellikle muhalefete dönük- yerel yönetim krizinde gördüğümüz gibi bir gerilim meselesine dönüştüğü ortaya çıkıyor. Bütün toplumsallaştırma havasına, yine daha önceki krizlerde olduğu gibi hepimiz aynı gemideyiz söylemine rağmen hızla biz ve onlar parantezi yeniden açılıyor ve kutuplaştırma sertleşiyor. Bu konudaki eleştirileri yıkıcı sayma hatta doğrudan soruşturma ya da gözaltı konusu yapıldığını da izliyoruz. bir de biraz zayıflamış olmakla devam eden ‘diğer ülkelere göre daha iyi durumdayız’ iddiası daha agresif bir içerikle tekrar ediliyor. Aslında bu konuda iyimserlik pompalayarak başlayan savunma giderek saldırgan içeriğe doğru evriliyor. Bunu tespit edebiliriz. 

İktidarın kriz politikasının iletişim stratejisi nasıl kuruluyor?

Şimdi evde kal kampanyasıyla ve ekonomik tedbirlerin gönüllü kampanyalardan zorunlu maaşa kesintilerine evrilmesiyle, hem salgın önlemlerinde hem de bunun ekonomik yükünün paylaşılması konusunda sorumluluğun ve yükün vatandaşlara yüklendiğini görüyoruz. Yani “eğer kendinizi kollarsanız, kendi olağanüstü halinizi uygularsanız salgından kurtuluruz, gereğini yapın” diyerek görev çıkaran siyasi bir tutum gösteriliyor. Onu rahatlatacak devlet önlemleri ya da adımları atılmıyor. İletişim stratejisinde de benzer bir durum var. Yine bu konuda hem savunma hem saldırganlık konusunda görev iktidar tarafından kendi tabanına veriliyor. “Bir yolunu bulun ve beni savunun” diyor. Aslında resmi sözcüler bu tür argümanlar üretmeye, muhalefete -özellikle bu yerel yönetim kampanya meselesinde olduğu gibi- doğrudan siyasi gerileme oynayan çıkışlar yapsalar da, medyasına ve sosyal medyasına bırakılmış görünüyor bu strateji. Ne pahasına olursa olsun iktidarın doğru yaptığını, asla yanlış yapmadığını ve herhangi bir şeyden sorumlu olmayacağı iddiasını ve bunu yapanları suçlama işini yine vatandaşa ihale etmiş görünüyor. Ama burada tabi bir sorun ortaya çıkıyor. Doğrudan bu iş için para alan maaşlı medya ve sosyal medya personelini dışarda tutarsak, iktidarın samimi olarak destekçisi olan insanlar için sıkıntılı bir hal oluyor bu görevden dolayı. Çünkü iktidar hem onların elini rahatlatacak argümanlar üretmiyor, argümanları kendileri bulmak zorunda kalıyorlar. Bu bazı çelişkilere yol açıyor, iktidarı canhıraş savunmak bazen zorlaşıyor.  Bu da bazı agresif çıkışlara neden oluyor. 

Bu çelişkinin bazı örneklerini gördük. Doktorların alkışlanması meselesi bir muhalefet hamlesi gibi görüldü. İktidarı destekleyen bazı yazarlar bunu bir nifak olarak gördüler. Sonra Cumhurbaşkanı Beştepe’nin balkonundan alkışa katılınca boşa düştüler. Aynı şekilde bu kampanyalar meselesinde; önce “bizim her şeyimiz var, buna ihtiyacımız yok bunlar lüzumsuz işler, kimseyi açta açıkta bırakmayız” deyip sonra kampanyaya dönülünce yine aynı biçimde bir çelişki oluştu. Şehir karantinaları konusunda da, vakaların şehir bazında açıklanmaması ısrarla yapılmazken mecbur kalıp 31 şehrin kapatılması söz konusu olunca önce itiraz ettiklerini sonra alkışlamak zorunda bırakıldılar. Maske işinde yine benzer bir şey oldu. Maske çok gerekli değil tezleri etrafında, salgın aylar öncesinden bilinmesine rağmen yeterli maske stoklarının yapılmamasının eleştirilmesini lüzumsuz görenler, iktidarın maske zorunluluğu getirmesi karşısında da boşa düştüler. Bir şeyi zorunlu tutup temin etmemek sorunlu bir şey. Bu eleştirildiğinde ve yerel yönetimler bedava maske dağıtmaya başladığında, önce satılacağı açıklandı, sonra maskenin PTT kanalı ile bedava dağıtılacağı söylendi. Bu konuda da bir boşluğa düşüldü. Şimdi sokağa çıkma yasağı konusunda da aynı sorun devam ediyor. Israrla sokağa çıkma yasağına itiraz ediyorlar ve arkasına komplolar ekliyorlar. Ama bir süre sonra buna mecbur kalındığında büyük ihtimalle savunma zorunda kalacaklar. Bütün bu karmaşa mantık sorunlarıyla yürümek zorunda kalıyor. İnsanlar neyi savunacaklarını, neye saldıracaklarını karıştırıyorlar. 

İktidarı savunmaya çalışanlar nasıl argümanlara başvuruyorlar?

En yaygın durum; uzmanların, meslek örgütlerin hatta uluslararası çevrelerin tablonun çok da fazla parlak olmadığını söyleyen her türlü bilgisine, uyarısına, öngörüsüne çok yüksek perdeden itiraz, olandan kötü göstermek şeklinde büyük bir suçlama. Ama o verilerin hiçbirini yalanlayan değil bunların doğru olsa bile söylemenin nifak olduğunu söyleyen bir tavır. Yani bir tür gerçeği ya da potansiyel sorunu görmeme, ısrarla görenler için de suçlama. Kötü gidişat konusunda bazı veriler söz konusu ama iyi gittiğine dair, hangi konuda ve neden iyi gidiyor ve iyi gittiğini gösteren veriler konusunda herhangi bir çalışma sunulmadığı için, bir takım grafikler yapılarak, “Avrupa bitti gibi veri olmayan bir takım iddialar görselleştirilerek sosyal medyada bir savunma kurulmaya çalışılıyor. İyi gidiyorsa, bunun rakamlarını biraz gayret edilirse çalışarak, açık olan verilerden toplayarak savunabilirler ama olay buradan kurulmuyor. İkinci kuvvetli argüman grubu ise; kıyaslama. En çok, “Avrupa çöktü onlar bitti, bakın ne kadar kötü durumdalar ve biz henüz o durumda olmadığımız için daha iyi yönetiyoruz” iddiası. Aradaki zaman farkı dikkate alınmadan diğer ülkelerle kıyaslama kullanılıyor. Bir diğeri de sürekli bir geçmişle kıyaslama hali var. Resmi sözcüler de bunu yapıyor. Erdoğan, son yaptığı basın toplantısında kampanyayı Kurtuluş Savaşı’nda para toplanması meselesiyle kıyaslamıştı. Sosyal medyada ve medyada 2001 krizi sırasında yaşananlar örnek gösteriliyor. Ama çok temel bir şey vardır; kötü örnek örnek değildir. Kötü bir örneği göstererek iyi olduğumuzun iddia edilmesi sorunlu bir şey. Daha iyi olduğunu iddia etmek için iyi olduğunuz şeyi göstermeniz gerekir, kötü olan örnekleri değil. Çünkü yıllardır eleştirdiğiniz temalara dönerseniz, yani 2001 kriziyle bunu kıyaslar ve o zaman da yapılmıştı derseniz, 2001 krizine yol açanlarla ilgili yaptığınız eleştiriler boşa düşer. Çünkü “bir fazlamız yok, ne bekliyorsunuz” demiş olursunuz aslında.. 

İktidar destekçilerinin her sorunda olduğu gibi, destekledikleri siyasi aktörleri yanlıştan korumak ya da uyarmak kısmında zayıf kaldıklarını görüyoruz. Tabi bunun saldırganlık dozu da var. İBB’nin otobüs sayılarını azaltarak temasın artmasına neden olduğu iddiaları var. Ama bu iddialar, aynı zamanda otobüslere bir duraktan 20-30 kişinin bineceği kadar kalabalıkların devam ediyor olması, işyerlerinin açık olması yüzünden insanların evde kalamayıp işe gitme zorunda olduklarını göstermesi açısından, saldırdıkları şeye verdiği zarardan çok savundukları şeye de zarar veriyor.  Öyle insanların keyfine bırakılmış ve onların mecburiyetleri giderilmemiş olduğunda “evde kalın” sloganın çok anlamlı olmadığını gösteriyor. Maske meselesinde ve sokağa çıkma yasağı meselesiyle ilgili kurulan komplolar. İktidara yakın yazarlar ciddi ciddi, “eğer sokağa çıkma yasağı konursa açlık çıkacağını ve sosyal patlama olacağını ve bundan iç savaş da çıkacağını” söylediler. Eğer sokağa çıkma yasağı olursa bir takım terör örgütlerinin sokaklarını ele geçireceğini söyleyenler de oldu. Her iki iddia da, açlık olacağı ve sokakları örgütlerin ele geçireceği iddiasının her ikisi de, aslında savundukları iktidarın ne kadar büyük bir acz içinde olduğunu söylemek. Bunu fark etmedikleri anlaşılıyor. Çok temel bir şey, bu maske ve kampanya meselelerinde eleştiriyi değil alkışın öne alınmasını öne sürenlere şunu söylemek lazım; devlet hizmet verince alkış almaz, bir takım hizmetleri eksik bıraktığında eleştirilir. Bu çok açık  ve kabul edilmesi gerek bir hakikat.

İktidar sertleşen süreçte kriz ilişkisini nasıl sürdürecek?

Daha önce de söylediğim gibi mecbur kalana kadar önlemleri bekletme tavrının çok değişmeyeceği gözüküyor. Yerel yönetimlerin kampanyasının engellenmesi ve önümüzdeki dönemde belki başka hamlelerle hem eleştirilerin hem alternatif girişimlerin önünün kesilmesi daha yoğunlaşacak gibi duruyor. İyimserlik ya da biz daha iyi durumdayız, biz daha iyi hallediyoruz temasının kullanışlılığı azaldığı, sıkışma büyüdüğü için -ki şu anda daha her şeyin başındayız hem salgının kendisi anlamında hem de bunun yaratacağı artçı etkiler anlamında- yaratılan siyasi sertliğin çok erken başladığını görmemiz gerekiyor. Bu kendi başına son derece sorunlu. Karşı saldırı saldırganlık yüksek perdeden bir kutuplaşma arayışı, krizin çok erken bir evresinde başladığı için bunun artış dozunun nasıl ilerleyeceği gerçekten endişe yaratabilecek gibi duruyor. 

Bir işaret, sözcü olarak iktidar adına daha çok İçişleri Bakanı’nı duymaya başlamamız, Sağlık Bakanı yerine daha çok İçişleri Bakanı’nın söz almaya başlaması da, meselenin siyasi yönü hakkında belki birazcık fikir verebilir. İktidarın yandaşlarının, onu destekleyen medyanın da sorunlar yükseldikçe saldırganlık ve kavgacılık dozunu artması ihtimali var. Ama şunu görmeleri gerekiyor ki, sessiz olan büyük kalabalık aslında bu memnuniyetsizliği ve  işlerin pek de iyi gitmediğini fark ettiği için bir tür sessizlik içinde. Daha önce bunu ekonomik kriz ve yerel seçim sürecinde sessiz göstermeyi tercih etmiş kalabalıklarda böyle bir şey var. İktidar daha militan tabanını ise kendisi gibi düşündürmeye alıştırmış gibi görünüyor. 

Siyaset üstü olduğu söylenen bu krizden siyasi fırsat çıkar mı?

Dünyada bu olayın nasıl ekonomik siyasi sonuçlar yaratacağı şimdiden tartışılmaya başlandı. Çok belirsizlik olmasına rağmen bir sürü ciddiye alınabilir tartışma var ama hepsi son derece taze ve aktif. Popülist sağcı liderler, dünyada hakim olan lider tipinin bu olaya yaklaşımında bazı paralellikler olduğu,  yerleşik batı demokrasisinde ya da kapitalist merkez ülkelerinde soruna verilen siyasi karşılıkların biraz ayrışması gibi pek çok konu konuşuluyor. Genel olarak bu işin otoriterliği artırma eğiliminin yüksek olduğuna dair  yorumlar var. Bunun bazı işaretleri de hem dünya da hem Türkiye var. Fakat bu kesin olarak böyle olacak demek için hem süreç çok erken hem de bir sürü parametreye bağlı. Türkiye’de iktidara dönük eleştirilerde, yanlış giden şeylere ilişkin her türlü söz, bir tür siyasi hesap sayılıyor. İktidara laf söylemenin aslında kendisinin bir komplo olduğu iddiası ortaya konuluyor. Böyle karşılanmaya çalışılıyor. 

Krizler iktidarların politik kapasitelerini, aktörlerin de kendilerini gösterme fırsatı sunuyor. Krizler, hem iktidardakiler hem muhalefettekiler için, her zaman imkan yaratmadığı gibi, her zaman dezavantaj da üretmiyor. Nasıl cevap verildiği, cevap verme kapasitesiyle sınanıyor siyasiler. Dolayısıyla, ne iktidar açısından kendisine dönük her eleştiriyi bir siyasi hesap olarak etiketleme hakkı var ne de muhalefetin krizi imkana çevirerek iktidarın gücünü artıracağı ezberiyle davranmaya hakkı var. Muhalefet tarafında da, iktidarın bunu fırsata çevireceği, -bazı örnekler verilerek; kayyum olayı gibi, infaz yasasında olduğu gibi- yerel yönetimlerin bazı faaliyetlerini engelleme hamleleri dikkate alarak iktidarın bu krizden gücünü  pekiştirme imkanı yaratacağı iddiası var. İki tarafın fırsat iddiaları da henüz cevabı boş iddialar. Bütün krizlerde cevap verme kapasitesi ve buradaki politik tavır belirleyici. Ve şu anda bunların nasıl sonuçlanabileceğini söylemek için fazlasıyla erken.

Şimdilik bu kadar diyelim. Tekrar iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus