Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, Erdoğan hariç

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgın sürecinde sık sık “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dedi ancak değişimi kendisinden başlatmaya pek istekli olmadığı görülüyor. Hâlâ kutuplaşmayı veri almayı, onu koruyup geliştirmeyi temel alıyor.

Yayına hazırlayan: Dilek Şen

Merhaba. İyi günler. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sloganı en çok 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından dünyaya hâkim olmuştu ve bu klişe üzerinden bayağı bir polemik yapılmıştı, tartışmalar çıkmıştı. Çok şey değişti, bazı şeyler aynı kaldı; ama bu “Hiçbir şey eskisi olmayacak” sözü değişik konularda, dünyanın değişik yerlerinde, kimi zaman tüm dünyayı kapsayacak şekilde, kimi zaman da ülkeleri ya da bazı sektörleri kapsayacak şekilde çok kullanılır oldu. Bu söz şu koronavirüs salgını sırasında edilmek durumundaydı, edilmese olmazdı; çünkü beklenmedik ve çok büyük bir kriz — hem küresel anlamda hem de her ulus-devlet bağlamında.

Bu söz yeniden gündeme çok ciddi bir şekilde geldi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da, Türkiye’nin gerçek anlamda krizle yüzleşmeye başladığı anda, Mart ayının ortasında bakanlarla yaptığı toplantının ardından yaptığı ilk konuşmada ettiği ilk cümlelerden biri buydu. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye bunu tekrar etti; yine dün aynı şekilde “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dedi.

Acaba böyle mi, acaba çok şey değişecek mi, nasıl değişecek? Bu gerçekten önemli bir tartışma. Şimdiden çok sayıda teori geliştiriliyor; varsayımlar var, öneriler var, çok ciddi bir tartışma var. Ben açıkçası bu tartışmaları yakından takip etmeye, ama mesafeli bir şekilde takip etmeye çalışıyorum, çünkü henüz çok erken. Fakat bugün okuduğum, Dani Rodrik’in bir yazısından özellikle bahsetmek istiyorum. Kendisi Harvard’da siyasî ekonomi konusunda dünya çapında bir otorite, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve bir dönem kayınpederinin bir numaralı sanığı olduğu Balyoz Davası’na yönelik yaptığı eleştirilerle bilindi, ama özellikle makroekonomi konusunda gerçekten dünyada çok yetkin bir isim. Onun bir yazısı çıktı ve biz Medyascope’ta bu yazıyı çevirdik. Orada diyor ki: “Kimse bu salgının önceden sahip olduğumuz eğilimleri tersine döndürmesini ya da değiştirmesini beklememeli”. Bana çok gerçekçi geldi. Yazıyı özellikle öneririm. Bu yazı, aslında şu anda Türkiye’de yaşadıklarımızı da ve muhtemelen bundan sonra yaşayabileceklerimizi de bize çok ciddi bir şekilde gösteriyor.

Özetle şöyle söylüyor Dani Rodrik: “Herkes ama herkes, bu yaşananların kendisini haklı çıkarttığını söyleyecek. Daha fazla devlet ve daha fazla kamu malı isteyenler, krizin kendilerini haklı çıkardığını düşünecekler. ‘Bazı kritik sektörler özel işletmelerde olmayıp da devlet denetiminde olsaydı krize daha iyi müdahale edilebilirdi’ diyecekler. Ya da önceden hükümetlere kuşkuyla yaklaşanlar da aynı şekilde kendi görüşlerini… Çünkü görüyoruz, birçok yerde devletler yetersiz kaldı, güçsüz kaldı ve devletin çok da güçlü olmaması gerektiğini savunanlar bugün ve yarın, ‘Devlete o kadar güç verdiniz, ama en ihtiyaç olan zamanda kendi gücünü gerçekten kullanamadı’ diyecekler. Daha fazla küresel yönetim isteyenler, güçlü bir uluslararası kamu sağlık yapısının, salgının verdiği zararları azaltabilecek olduğunu öne sürecekler.”

Evet, bu gerçekten önemli. Şimdiden bunu diyenler var. “Bu küresel bir olay, bununla küresel mücadele etmek gerekir ve daha fazla küreselleşme, daha örgütlü bir küreselleşme” diyenler var. Ama bunun yerine ulus-devletlerin daha fazla güçlenmesini isteyenler de Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası kurumların gösterdiği zafiyetten hareketle, “İşte bak, gördünüz, küreselleşme aslında hiçbir işe yaramıyor” diyecekler. Bütün bunları niye aktarıyorum? Bir kere, önemli görüşler olduğu için aktarıyorum; ama bir diğer husus da Türkiye’ye ayna tutan olaylar. Baktığınız zaman, şimdi Türkiye’de çok şey oluyor, gerçekten çok büyük bir olay yaşanıyor. Türkiye bu olayın büyüklüğünü gerçek anlamıyla kavramış mı? Açıkçası ben şüpheliyim.

Gerek ülkeyi yönetenler gerek sıradan vatandaşlar anlamında baktığımız zaman, tabii ki bunun çok bilincinde olanlar var, ama gerçek anlamıyla olayın bütün boyutlarıyla vahametinin kavrandığı kanısında değilim. Ama daha önemlisi, belli bir şok ânından sonra baktığımız zaman, özellikle siyasî aktörler pozisyonlarını korumaya devam ediyorlar. Yani “Biz şu âna kadar şöyle şöyle yapıyorduk, ama şu an çok olağanüstü bir döneme girdik. Bu olağanüstü dönemin gereği olarak birtakım davranışlarımızı, tutumlarımızı, pozisyonlarımızı değiştirmemiz ve yeni arayışlara girmemiz lâzım, değişmemiz lâzım” diyenler çok fazla yok ya da demiş gibi yapıyorlar, çok fazla hayata geçirmiyorlar.

Bu noktada “Hiçbir şey eskisi olmayacak” diyen, bunu ısrarla vurgulan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a baktığımızda, Erdoğan eskisinden çok da farklı değil. Görüyoruz, şu âna kadar henüz tüm Türkiye’deki farklı kesimlerin, farklı görüşlerin temsilcilerini, hepsini birden kapsayacak bir açılıma gitmiş değil. Ortaya söylenmiş birtakım sözler var, ulusa sesleniş var, ama bunların hepsi bir yerden sonra retorik! Söz! Ama fiiliyatta baktığımız zaman, Erdoğan’dan farklı kesimleri bu olaya mobilize edecek bir faaliyet görmüş değiliz, göreceğimizi de sanmıyorum. Bunun yerine belediyelerin başlattığı yardım kampanyalarının önünü kesip alternatif olarak kendi kampanyasını devlet eliyle başlatmak ya da belediyelerin verdiği maskelerin yerine devlet eliyle bedava maske vermek ya da yine belediyelerin özellikle büyükşehirlerde yapmakta olduğu başvuruları karşılamayı yine devletin tekeline almak gibi birtakım manevraları dışında, özellikle de siyaseten karşısında olan yerel yönetimlerin alanını daraltmaya çalışmanın ötesinde çok fazla bir hamlesini görmedim. Daha doğrusu şöyle, tabii ki bir şey yapılıyor, kararlar alınıyor. İşte, en son Atatürk Havalimanı’nın hastaneye dönüştürülmesi kararı bunlardan birisi. Bbugüne kadar, çıkarılan seyahat kısıtlamaları, sokağa çıkma kısıtlamaları bence gecikmeli, ama alınan başka birtakım kararlar var. Fakat bu kararların hiçbiri toplumun tüm kesimlerinin temsilcileriyle birlikte danışılarak alınmış değil. Erdoğan hâlâ, kutuplaşmış, cephelere ayrılmış, farklı mahallelere bölünmüş Türkiye realitesi üzerinden siyaset yapmayı tercih ediyor. Bu anlamda değişmiyor, değişeceğe de açıkçası benzemiyor.

Ama şöyle bir sorun var: Bundan önceki olayların hepsinde bir ya da birden fazla düşman vardı. Ekonomik krizde bile bunu bir kur komplosu olarak, kumpası olarak tarif etti. Birtakım adını vermediği güçlere atfetti. Suriye’yle ilgili, zaten teröristler ya da başka gruplar var. İçeride teröristler ya da teröristlere çanak tutanlar, FETÖ’cüler ya da FETÖ’cülere çanak tutanlar… Hep böyle birtakım düşmanlar tarif etti ve bu düşmanları hedef gösterdi. Hatta 31 Mart yerel seçimleri öncesinde de, hiç alâkası olmamasına rağmen, olayı bir düşmanla savaşa, yani terör destekçileri ve teröre karşı mücadele edenler gibi bir beka sorununa endekslemeye çalıştı, ama başarılı olamadı.

Aslında tüm otoriter liderlerin en önemli sorunlarından biri bu galiba. Bunu diyenler, yazanlar, çizenler de var. Otoriter liderler tabii ki krizle besleniyorlar. Türkiye’de de örneğini gördüğümüz gibi, kriz anlarında, terör saldırılarının yoğunlaştığı ya da askerî harekâtların olduğu dönemlerde otoriter liderlerin elleri daha fazla güçleniyor. Çünkü insanlar bir istikrarsızlık karşısında güvenlik arayışı içine giriyorlar ve orada çatlak ses çok fazla istenmiyor. Bu krizlerin her birinde bir düşman ya da birden fazla düşman var. Veya yoksa da siz pekâlâ düşman olarak tarif edebiliyorsunuz. Ama burada, koronavirüs olayında böyle bir şey yok. Yani tutuklayabileceğiniz, üzerine silahla gidebileceğiniz, yargıyı üzerine sürebileceğiniz bir şey yok, çünkü virüs. Virüsün koluna kelepçe takamıyorsunuz, virüsle başka türlü bir şekilde mücadele etmeniz gerekiyor. Bu olayın birçok boyutu var.

Erdoğan ve ona benzeyen birçok liderlerin en önemli sorunlarından birisi karşımıza çıkıyor bu süreçte. Düşman belli, ama alışıldık düşmanlardan birisi değil. Dolayısıyla bu düşmana karşı dilinizi değiştirmeniz gerekiyor, gerekecek. Nasıl yapacaksınız bunu? İşte burada çok ciddi bir bocalama var. Bu bocalama Türkiye’de de yaşandı. Ve Erdoğan, şimdi yavaş yavaş tekrar muhalefeti, muhalefetin belli bölümlerini işin içerisine katmaya çalışıyor. Ama nasıl katıyor? Tabii ki “Ülkeye virüsü getirdiler” diyebilecek, ya da “Yaydılar” diyebilecek hâli yok. Böyle bir şey olamayacağı için kampanyayı sabote etmek vs. gibi suçlamalarla yapıyor, ya da sosyal medyada yapılan birtakım paylaşımlardan hareketle birileri hemen derdest ediliyor, haklarında suç duyurusunda bulunuluyor, gözaltına alıyor, tutuklanıyor. Buralardan bir güç devşirilmek isteniyor, ama olay bunların hepsini çok ciddi bir şekilde aşan bir olay.

Erdoğan’ın normal şartlarda bambaşka bir strateji izlemesi teorik olarak mümkündü. O da neydi? “Gerçekten hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olamaz” duygusundan hareketle, kendisini de bunun içerisine katıp kendi değişimini bu olayın önüne koyabilirdi ve tüm kamuoyuna –tüm kamuoyu diyorum; sadece kendisine bağlı olanlar, kendisine “Reis” diyenler değil–, kendisine oy veren vermeyen herkese şunu diyebilirdi: “Bakın, bu çok ciddi bir olay. Ben de değişiyorum, haydi hep beraber değişelim, değişebildiğimiz kadar değişelim. Çünkü burada güçlerimizi birleştirmemiz gerekiyor” Bunu teorik olarak yapabilirdi, ama pratikte yapması mümkün değilmiş. Bunu gördük. 

Bu, aslında Erdoğan’ın kendisi için kaçırdığı bir fırsattır. Eski Erdoğan’ın, değişmeye direnen Erdoğan’ın siyasî olarak çok fazla geleceği olduğu kanısında değilim. Çünkü bir yıl önceki yerel seçimler de bize gösterdi ki; artık Erdoğan’ın kutuplaştırmayı tırmandırarak gidebileceği çok fazla bir alan kalmadı. 

Erdoğan’ın yaptığı, aynı zamanda Türkiye’yi de çok ciddi bir şekilde zarara uğratan bir pozisyon alış. Bu saatten sonra buradan döneceğini sanmıyorum. Dolayısıyla önümüzde, birincisi Türkiye’nin bu süreci nasıl, ne kadar sürede, ne kadar zayiatla atlatacağı meselesi var. Sonrasına da bakacağız. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” denebilecek bir ülke değiliz açıkçası. Normal şartlarda çok şeyin değişmesi gerektiği bir ülkeyiz. Zaten Türkiye belli bir yere krizlerle geldi ve tıkandı. Belki de bu olay, Türkiye olarak önümüzün olumlu anlamda açılabileceği bir alan yaratabilirdi. 

İlginç bir şekilde, Erdoğan’ın dünkü konuşmasında da vardı, bunu bir fırsat olarak görüyor. Ama bu fırsatı yine Türkiye’nin kendi yaralarını sarması, Türkiye’nin ayağa kalkması, Türkiye’nin sorunlarını çözebilecek çoğulcu bir perspektife sahip olması olarak görmüyor. Sanki herkesin, büyük bir kısmın kaybetmeye mahkûm olduğu dünyada Türkiye’nin öne çıkacağı iddiası –bir “Türk asrı” olarak söylemişti daha önce–, Türkiye’nin buna hazırlıklı olduğu iddiası var. Ben bu hazırlığın nasıl olduğunu açıkçası bilmiyorum. Türkiye hazırlıklı filan girmedi, çok hazırlıksız yakalandı ve zaten Türkiye’nin çok da fazla gücü yoktu. Ekonomik krizin içerisinden geçen bir Türkiye’ydi. 

Erdoğan’ın perspektifi, şu anda çizmeye çalıştığı olay: “Biz bunu atlatacağız ve daha sonra dünyaya damga vuracağız”. Ve burada tabii ki kendisinin ve tek adam yönetiminin buradan çok güçlü bir şekilde çıkacağını ve buradan hareketle de Türkiye’nin hızlı bir şekilde dünyada bir örnek ülke olarak ileri gideceğini söylüyor. Buna inananlar mutlaka vardır, ama açıkçası bunun parametrelerini, işaretlerini görmek bana göre pek mümkün değil. Dolayısıyla bu “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” önermesine şüpheyle bakıp, Türkiye’de kemikleşmiş şeylerin değişiminin öyle kolay kolay mümkün olmadığını bilerek, ama yine de iyimserliği elden bırakmayarak önümüze bakmamız gerekiyor. Ama zor, çetin bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de hâlâ salgın var, çok sert bir şekilde vurmuş değil Türkiye’yi. Şu haliyle bile bayağı bir sarstı. Ama bu gidişat, şu andaki rakamlar eğer buralarda sabit tutulursa, belki Türkiye gerçekten bu olayı az bir zararla, korkulanın çok gerisinde bir zararla atlatılabilir. Şu haliyle spekülasyon yapmak çok anlamlı da değil. Ama şunu söyleyeyim, Türkiye’de “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” klişesine kapılmadan, Türkiye’de birçok şeyin değişmesi gerektiğinde ısrar etmek ve özellikle de Türkiye’de çoğulcu demokrasinin, temek hak ve özgürlüklerin ve hukuk devletinin tesisi konusunda ısrarla ve ısrarla talepkâr ve mücadeleci olmak gerektiği kanısındayım. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus