Alain Bertho: “Sonraki gün” bugündür

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Paris-VIII Üniversitesi’nde antropoloji dalında öğretim üyesi olan Alain Bertho, aynı zamanda Paris-Nord İnsan Bilimleri Evi’nin (Maison des Sciences de l’Homme) yöneticiliğini üstlenmiş durumda. Bertho’nun 7 Nisan’da Mediapart’ta yayınlanan yazısını Haldun Bayrı çevirdi:

Alain Bertho

Sağlık krizi bir parantezmişçesine “sonraki gün”e hazırlanmak mı gerek? İktidar cenahından sağlık için yatırım vaatleri, başkalarından hesaplaşma vaatleri, hiçbir şeyin önceki gibi olmayacağı vaatleri… Ama hiçbir şey önceden olduğu gibi değil ki zaten. Siyasî ve malî iktidarlar için “sonraki gün” başladı. Direnme zamanı geldi de geçiyor.

İnsanlığın yarısı tutuklu. Gelecek, korku tarafından lağvedildi: Virüs korkutuyor, devletleri yönetenlerin ehliyetsizliği de korkutuyor. Bu kolektif tecrübenin gaddarlığıyla karşılaştırılabilir bir durum yaşamamıştık. Aniden kendimizi, Kanadalı yeğenlerle, Avustralya’daki kuzinle, Brezilyalı, İtalyan, İspanyol ya da Senegalli meslektaşlar ve dostlarla dayanışma içinde bulduk. Arkadaşlarımızın ve yakınlarımızın hatırını hiç bu kadar sık sormamıştık; durmadan konuşulan konu aynı.

17 Mart’tan beri, özgür bırakılıp evden çıktığımızda, yani “sonra”, ilk adımlarımızın nasıl olacağını soruyorum kendime. Bu adımlar her türlü korkudan âzâde mi olacak? Hapisten çıkıldığındaki gibi mi olacak? Çekinmeden soluk almak, artdüşüncesiz selam vermek, her şeyi dezenfekte etme eğilimimizi frenlemek için ne kadar zaman gerekecek?

17 Mart’tan beri geçen her sabah bu ufkun uzaklaştığını görüyoruz. “Parantez”in kapanacağı tarihi bilen var mı? Hükümet, tekrar uzatılabilir bir “evden çıkmama” uygulaması getirdi ve bu kısıtlamanın tedrîcen denetim altında kaldırılmasını düşünüyor. Milli Eğitim Bakanı derslerin ne zaman başlayacağını bilmiyor ve yaz tatili olup olmayacağı belli değil. Sağlık stratejisini değiştirebilmek için ne zaman yeterince testimiz ve maskemiz olacağını bilmiyoruz. 22 Mart’ta oylanan âcil sağlık yasası Aralık’a kadar geçerli. Salgının dünyada nasıl ilerleyeceği, yeni jeopolitik ve ekonomik dengeler ile Afrika’daki muhtemel tahribat hakkında hiçbir fikrimiz yok.

Sonu olmayan bir korku

Bize vaat edilen “sonraki gün” bolluk diyarına benziyor. Maliye Bakanı Bruno Lemaire’in insanî kapitalizminin ya da hastanelere yoğun yatırımın zamanı olacakmış bu. Kötü bir düşten uyanış gibi. Müminlerin cennet bahçesi gibi. “Bir gün göreceksin”. Sonraya erteleyebileceğimiz bir şeyi neden şimdi yapalım ki?

Bizzat zaman da belirsiz hale geldi. “Bütün yurttaşlarımız, edinmiş olabildikleri alışkanlıklardan ayrı kaldıkları zaman boyunca, kamusal alanda bile bunlardan çok çabuk feragat ettiler” diye yazıyordu Albert Camus, 1947’de Veba’da. Zira “Hem sonra, hastalığın altı ay, belki de bir yıl, ya da daha fazla sürmemesi için bir neden yoktu”. Bir neden yok gerçekten de. Ajandanızda dört ya da beş haftalığına, meslekî, öğrenimle ilgili ya da ailevî bir program yapabilmek mümkün mü? Varsayıma dayalı olan ve sonunda iptal edilen bir lise bitirme sınavına nasıl hazırlanılır? Askıya alınmış projeler nasıl yönetilir? Ya idarî vâdeler? Ya tıbbî tâkipler? Bağımlı olduğumuz hükümetler kem küm edip ayak diriyorlar. Ve her birimiz için, bir öksürük nöbetiyle her şey alaşağı olabilir.

Küresel insanın [1] durumu, evinde sürgün olmak bugün; zamanın “kendine has bir endişe”ye yol açtığı o “ev sürgünü”nde (Albert Camus). Hapishanemizin etrafında tehlike kol geziyor. Her akşam, “özel yayınlarda” facianın ayrıntıları saçılıyor, kurbanların hesabı tutuluyor; sağlık çalışanlarının yorgunluğu, ailelerin endişesi, hatta hükümetin belirsizlikleri konuşuluyor. Bundan sağ salim çıkamıyoruz. On beş gün eve kapanmanın sonunda kaygı bozuklukları görülmeye başlanıyorsa, bunun sağlığımız üzerindeki etkilerinden korkulmalı. Şanghay Üniversitesi’nin yürüttüğü araştırma, post-travmatik bozukluk belirtilerini kestirme olanağı veriyor. [2] 

Bedenler şiddetli kuşku altındayken, kapatılmışken, marazîleştirilmiş iken ve bu bedenler bizi birbirimizden ayırıyorken, korku birleştirdi bizi. Kendisi de bu musibetin tuzağına düşmüş olan Madridli bir filozof, “Dostlara, ailemizdekilere ya da tanımadığımız insanlara, şöyle parmağımızın ucuyla bile olsa dokunamazken, mümkün bir ‘biz’ kurmaya nasıl devam etmeli?” diye soruyor. [3] “Dokunulmazlar” burcunda toplandık artık.

Camus’nün o zamandan bahsettiği, “bu uzun sürgün zamanındaki asıl ıstırap”ın, korkunun idaresi altındayız ve “geçmişimizden ibaret”iz artık. Paul Virilio’nun belirttiği gibi bu korku, “mesafeleri ortadan kaldırıyor”, mekânı kirletiyor ve güncelliğe bağlanmış özneleri hem coğrafyanın hem zamanın ortadan kalktığı bir dâimî live’a daldırıyor. [4] 

Bütün büyük salgınlarda olduğu gibi, denetim aygıtlarının uysal kurbanlarına dönüştük işte. Ama bu aygıtlar hiçbir zaman bu noktada evrenselleşmemişti. Bütün gezegen, 1720 yılında vebanın eline düşen ve Michel Foucault’nun “Gözetlemek ve Cezalandırmak”ta tasvir ettiği o Marsilya şehrine dönüşüyor gibi: “Bölümlere ayrılmış, her noktası gözetlenen, bireylerin alınıp sabit bir noktaya yerleştirildiği, en ufak hareketin denetlendiği, bütün olayların kaydedildiği o kapalı mekân.” [5] 

İşte hepimiz: kimi villasında kimi beş kişi yaşanan üç odalı evinde, kimi bahçesinde kimi mutfağında, kimi sayfiye evinde kimi banliyödeki sitesinde, kimi ailenin ahenginde kimi bir celladın insafına kalmış halde. 1 Nisan günü 33 yaşında bir kadın, evli olduğu erkek tarafından bıçaklanarak öldürüldü. 1 Ocak’tan beri yirmi üçüncü cinayetti bu.

İrtibatlı ev hapsi: Matrix ile Damasio

Ocak sonunda Wuhan’ın giriş-çıkışlara kapatıldığı haberi, 1720’deki Veba’nın o hayaletini tekrar ortaya çıkardı. O sırada bazıları, Çinli yetkililerin bu kadar “işe yaramaz” ve “Ortaçağ’ı andıran” yöntemlere başvurmasını alaya aldı. Toplu karantina yönteminin Ortaçağ’ı andırdığını inkâr edemeyiz: Çin’de olduğu gibi dünyanın her yerinde de, bundan etkilenen çoğu ülkenin gerçek bir sağlık stratejisi olmadığını gösterdi bu.

Ama ne Ortaçağ’dayız ne 1720’de. Maddi alışverişler çöktüğü ölçüde, gayri maddi alışverişler patladı. İnsanlığın küresel deneyimi bugün, romanlarındaki muhayyel öngörülerin gerçekleştiğini gören Alain Damasio’nun [6] deyişiyle, “saf bir bilim-kurgu laboratuvarı”nı andırıyor: “Arayüz bizim yüz yüzelerimizin % 95’inin yerini aldığında neler olacağını göreceğiz”.

Ekranlar bedenlerimizin yerini aldı; Skype’ta kesik kesik gelen ses ise, bir kadeh atarken yapılan sohbetlerin yerini aldı. WhatsApp grupları her birimizin haleti ruhiyesini sızdırıveriyor, tekrar ortaya çıkarılan eski fotoğraflar, on kere paylaşılmış kekremsi gifler, köpek fotoğrafları, beyaz, mavi veya yeşil maskeli selfie’ler. İkili alışverişlerde daha ziyade doğru haberler, özellikle de kötüleri su yüzüne çıkıyor, telefonda devam ediliyor bunlara: İtalyan meslektaşlarım hayattalar, Chantal ve Patrick hastalığın onuncu gününü komplikasyona uğramadan atlattılar, François yoğun bakımdan çıktı, Lucien öldü.

Ekranlar ofisin yerini aldı. Mümkün olduğu yerde, internet üzerinden çalışmak kendini dayatıyor. Her ne kadar elimizde hiçbir küresel veri olmasa da, bu paradigma değişimiyle ilgilenen esnek ofis çalışması operatörü Deskeo’nun [7] yaptırdığı bazı araştırmalara şimdiden erişilebiliyor. “Home Office”e tâbi Fransızlar’ın yüzde 70’inde, bunun disiplinci denetim etkisi yarattığını doğrulayan sonuçlar var. Çoğu bu çalışma şeklini, beklenmedik bazı ek etkilerle beraber keşfediyor: iş zamanı uzuyor, öğle yemeği molası kaynıyor (yüzde 86 için sistemli bir şekilde), kazanılmış olan yol süresi öncelikle işe harcanıyor (yüzde 59), iş arkadaşlarıyla muhabbet anları ortadan kalkıyor (yüzde 74). Kısacası, insanların dörtte üçü, ofisi, sabit iş saatlerini ve ulaşım zamanını özlüyor — kadınlar erkeklerden de fazla.

Ekran okulun, konserin, tiyatronun yerini tutabilir mi? Hükümet ilkokuldan üniversiteye “pedagojik devamlılığı” sağladığı konusunda kefil oluyor. Ama okul aktarımının dijitalleşmesi tahripkâr bir ütopya: Çalışma zamanı çoğalan öğretmenler için, ebeveynler için, özellikle de bitmek bilmeyen eve kapalılık günlerindeki diğer işlere ders saatleri de eklenen anneler için; okulun eşitsiz sosyal yüklerden sıyrılma imkânını hâlâ biraz sağladığı çocuklar için de. Eğitim Bakanlığı’nın da itiraf ettiği gibi, öğrenciler üç haftada takip edilemez hale gelmişler. İnternetin ve paylaşımın faydalarından ancak uzun ve güçlü etkileşim içinde insan topluluklarının zenginliğiyle beslenebilen araştırmacılıktan ise bahsetmeyelim. Kapanmada elzemleşen bir eğlence yoluna indirgenerek ön plana çıkarılan kültüre gelince, kendi maddi mekânları –tiyatro, konser salonları, sinema salonları, festivaller, sergiler– haricinde var olamıyor.

Eksiksiz dijital ütopya deneyimine geldik işte. 1999’da başlayan Matrix serisinin [8] önceden gördüğü, Instagram, Facebook ve WhatsApp’taki oyunsal bağlanmadan evden çalışmanın harıl harıl bağlantılarına, iş ortaklığının gerçek mekânlarının tamamen ortadan kalkmasına geçilince dünya böyle bir şey oluyormuş.

Her şey hazırdı. Zaten kitlesel olarak birbirimize bağlanmıştık. Dünyadaki internet kullanıcılarının sayısı çeyrek asırda 4,5 milyara ulaştı. 2018’de 1,16 milyar web sitesi, sosyal ağlara kayıtlı 3,36 milyar kişi (yani dünya nüfusunun % 44’ü) vardı. Web akışının yarısından fazlası bugün bilgisayarlardan değil kişisel mobil telefonlardan geçiyor [9]; fakat web trafiğinin sadece % 48’i doğrudan insan tarafından kullanılıyor [10].

Alain Damasio’nun Les furtifs’de [“Kaçaklar”] [11] hayal ettiği gezegenin tamamında, kadınlarla erkeklerin kitlesel yer tespiti için tüm düzen kuruldu. Salgının denetim altına alınması adına Çin ya da Polonya iktidarları tarafından yerleştirilen sistemle bunun otoriter versiyonunu görüyoruzOrange, Telenor, Telia, Deutsche Telekom, Telekom Austria, Telefónica, Telekom Italia ve Vodafone verilerinin Avrupa Birliği’nin bir komisyonuna devredilmesiyle (ki bu verilerin anonim kılındığı konusunda bize teminat da verilmektedir) özellikle evlere kapanma ilanıyla beraber sayfiye evlerine doğru kaçışı haritalandırmak mümkün oldu. 30 Mart’ta, Pedro Sanchez hükümeti mobil telefon operatörlerinden bu verileri İspanyol Ulusal İstatistik Enstitüsü’ne vermelerini istedi. Güney Kore ve Tayvan, hasta ya da risk altındaki kişilerin yer değiştirmelerini denetim altında tutmak için smartphone’ların coğrafî belirleme uygulamalarını harekete geçirdiler. Sağlık stratejisi bu iki ülkeden esinlenen Almanya aynı tipte bir coğrafî belirleme uygulamasına yöneliyor. Singapur, coğrafî belirleme verilerinin merkezîleştirilmesine başvurmadan yakındaki hasta kişilerin varlığını kimlik bildirmeksizin tespit etmeyi sağlayan bluetooth zeminli Trace Together uygulamasını geliştirdi.

Söylendiğine göre, Fransa da “bu konuyu ölçüp biçiyormuş”. Ama bu alanda, oyunsal olan uygulamalar bazen polisiyelerden de sapkın (ve daha etkili). Şimdiye kadar tüketicilere önerilen en az iki uygulama, Zenly ve CoronApp, internet kullanıcılarına, verilerini devretme, coğrafî belirlenme ve temaslarının coğrafî belirlenme hakkını kendi idare etmeyi öneriyor ! Korku dağları beklediğinde, denetim gücü otomatik olarak devreye girer.

Bedenler dünyasının yok edilmesi

Şu konuda yanılmayalım. Matrix sadece umumîleşen bir dijitalleşmeyi öngörmüyordu: Matris’in kendi yararına öznelliklerle bağlantıya geçme gücü, canlıların ve bedenlerinin dünyasının yok edilişiyle bağdaşmaz değil. Eve kapanma zamanında bile.

Hastane personelleri ya da ev hizmetlerine giden sağlık personeli haricinde, Fransa’da milyonlarca kişi gündelik olarak asgari gerekli koruması olmadan ve diğer insanlarla gerekli mesafeyi korumadan kendini tehlikeye atmaya devam ediyor. Kamu taşımacılığındaki kısıtlamalar da ekleniyor buna. 1 Nisan Çarşamba günü sabah 6’da, bir RATP görevlisi az önce çektiği fotoğrafı gönderiyor: Gare du Nord’daki RER’in 44. peronu tıklım tıklım; yoğun bir kalabalık, boş gelmeyeceği belli bir treni bekliyor. İnşaatçıların öfkeli patronu Francis Dubrac’ın deyişiyle: “Birinci Dünya Savaşı’nda mitralyözün önüne sürülen mavi yakalılar” bunlar. En yoksul ve telefonla çalışmanın en az koruduğu yaygın mesleklerde bunun etkisi ölçülebiliyor. 21 Mart’tan 27 Mart’a, mesela Seine-Saint-Denis vilayetinde olağanüstü bir “ölüm fazlası” gözlemleniyor: Yüzde 63’lük bir sıçrama, Paris’te ise yüzde 32, ya da Val d’Oise’da yüzde 47.

Gelmekte olan yıkımın yeryüzü ölçeğindeki boyutlarını henüz ölçemiyoruz. Virüsün sevdiği ortam, küresel metropolleşmenin doğurduğu kentler, Kuzey’de ve Güney’de aynı tipte değil. Afrika’da, Hindistan’da, Latin Amerika’da, 10 ila 20 milyonluk metropollerin büyük kısmı favelalardan, barakalardan, gecekondulardan ve göz alabildiğine uzanan diğer mesken biçimlerinden oluşuyor. 2014’te, BM Habitat (İnsan Yerleşimleri Programı) gecekondularda 881 milyon kişinin yaşadığını saptıyordu: Sudan’da nüfusun yüzde 92’si, Madagaskar’da yüzde 77’si, Mali’de yüzde 56’sı, Lübnan’da yüzde 53’ü, Irak’ta yüzde 47’si, Senegal’de yüzde 39’u, Nikaragua’da yüzde 45’i, Hindistan’da yüzde 24’ü, Brezilya’da yüzde 22’si. Toplamda, 84 ülkedeki gecekondu nüfusu yüzde 20’nin üzerinde, bunların yüzde 47’sinde ise yüzde 50’nin üzerinde gecekondu nüfusu var.

Bu kentsel dünya aynı zamanda gayri resmîliğin, günübirlik ufak işlerin, yeraltı şebekelerinin, sokak satıcılarının, parça uyduran tamircilerin, ne sözleşmesi ne programı olan hayatî ilişkilerin de dünyasıdır. Bu gayri resmî kesimin OECD ülkelerindeki payı yüzde 16 olarak değerlendiriliyorsa da, Doğu Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yüzde 32’ye, Güney Asya’da yüzde 35’e, Latin Amerika’da yüzde 28’e ve Sahraaltı Afrika’da yüzde 40’a çıkmaktadır [12]. Burada ne yoğun şekilde internet üzerinden çalışma vardır, ne de kitlesel eve kapanma durumunda kısmî işsizlik finansmanı.

Sağlık sistemleri yetersizin de ötesinde kötü olan o ülkelerde, evlere kapanmak imkânsız, ya da ekonomik, sosyal ve insanî bakımdan tahripkâr. Bazen her ikisi de. Salgının iki ay gecikmeyle vurduğu Afrika, kendine gelebilecek mi? Toplumsal ve siyasî olarak içe doğru patlama riskiyle karşı karşıya. İşbirliği ve Kalkınma Bakanı’nın ağzından, Almanya bu kıtada muhtemel bir kaosla ilgili endişesini belirtiyor. Her ne kadar riskli bir denemeyse de; Nijerya’daki Lagos’un 21 milyon sâkininin evlere kapanması 1 Nisan’da başarılmış görünüyor. Güney Afrika’da, Cap’ın nahiyelerinde ve ordunun aynı gün iki kişiyi öldürdüğü Johannesburg’un kentsel kargaşasında durum daha gergin. Benin’de, Başkan Patrice Talon “Herkesi birlikte uzun süreliğine aç bırakacak ve sonunda hedeflere varılmasını sağlayamadan ihlâl edilip kimsenin uymayacağı önlemler”den vazgeçiyor . Nijerya’da 28 Mart’ta Kusada’daki bir polis karakoluna saldırılıyor.

Aniden 1,3 milyar Hintli’nin evlerinden çıkmaması kararının alınması, kentlerdeki günlük işlerde çalışan milyonlarca insanı, çoğu evlerinden yüzlerce kilometre uzakta çalışan ve korkunç bir eve dönüş yoluna ancak yayan olarak koyulan iç göçmenleri umutsuzluğa gark etti. 25 Mart’tan beri Hindistan’daki olaylar çoğalıyor: 25’inde Beed’de (Maharaştra), 30’unda Surat’ta (Gucerat), Kalküta’da (Batı Bengal), Mainpuri, Bülendşehr ve Maharajganj’da (Uttar Pradeş), 1 Nisan’da da Sarvar Dergah (Racastan) ile Manimajra’da (Çandigarh). Geçim darlığı ve korku bazen yağmaya yol açıyor. Ama aktarılan vakalar henüz sınırlı: Palermo’da Lidl mağazasına, Mexico City’de ve Kolombiya’da (Peirera, Bogota, Soacha, Riohacha) ve Panama’da yağmalar, Senegal’de bir dükkâna saldırı…

Eve kapananların iç sürgünüyle, dışarının mahpusu yaşamların geçim darlığı bir arada gidiyor. Hindistan’daki, Afrika’daki, Latin Amerika’daki hakikat bu. Avrupa ve ABD’deki barınaksızların, oturma izni olmayanların [13], mültecilerin, tam anlamıyla var olmayanların hakikati de bu. Ya isyanların çoğaldığı hapishanelerdeki umutsuzluğun şiddeti üzerine ne söylenebilir? Mart başıyla 2 Nisan arasında 17 ülkede 57 isyan çıktı: 13’ü Fransa’da, 8’i İtalya’da, 7’si Kolombiya’da, 6’sı İran’da, 4’ü Brezilya ve Arjantin’de. Kapana kısılı kalan huzurevi sâkini yaşlılar ise isyan etmiyorlar.

Hastaların ya da onlarla uğraşan sağlık görevlilerinin dışlanma durumları henüz ender: 1 Mart’ta Réunion’da (Port) bir yolcu gemisinin limana girişi reddedilmiş, Kalküta veya Bizerte’de bir defin esnasında olaylar çıkmış, Cadix’in bir mahallesine veya Bibhum’a (Batı Bengal) hastaların getirilişi sırasında ufak isyanlar çıkmış, Mexico City varoşlarına dışarıdan gelen satıcılar içeri sokulmamış, Fransa’da hastabakıcıların araba tamponlarına ya da evlerinin kapısına yazılar yazılmış, bir aile taşınmak zorunda kalmıştır. Tahammülü zorlayan birçok davranışa tanık olunuyor, fakat vebalıların kitlesel dışlanmasına benzeyen bir durum şimdilik yok.

Felâket kapitalizmi

Peki o zaman Artaud gibi, vebayla beraber “düzenin düştüğü”nü ve “bütün ahlâkî perişanlıklara, bütün psikolojik bozgunlara tanık olunduğu”nu mu [14] tespit edelim? Halklar söz konusu olduğunda bundan hiç emin olunamaz.

Dünya yeni bir çehreye bürünüyor; güç sahipleri ise buna hazırlanıyorlar. Çoğu zaman da sağlık krizini idare etmekten ziyade buna yönelik bir kararlılıkla. Trump yönetimi, şirketlere dayatılan kirlilik-karşıtı yasamayı askıya alıyor; Bolsonaro, Covid-19’un favela’ları kırıp geçirmesini bekliyor. Cezayir ve Nijer, muhalifleriyle hesap görüyor.

Âcil ekonomik planların amansız finans kurtarma imkânları sunduğu açığa çıkabiliyor. Nitekim ABD’de Boeing, kriz öncesi sorunları örtebilmek için 60 milyar dolar talep ediyor. Oteller 150 milyar, restoranlar 145 milyar talep ediyor. Adidas jimnastik ve fitness salonlarının abonelerini vergiden muaf tutturmaya uğraşıyor. İthalatçılar ABD’ye yasadışı ithalat için ceza ödemesini kaldırtmaya uğraşıyorlar.

Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın Analiz, Öngörü ve Strateji Merkezi’nin bir bilgi notunda, Afrika’daki kriz ve şimdiden diskalifiye olmuş devletlerin kaçınılmaz çöküşlerinin yaratacağı domino etkisi üzerine düşünme önerisinde bulunuluyor. Yeni muhataplar aranması öneriliyor ve “Ellerinden geleni yapmayı taahhüt etme kararı alırlarsa, ya da dünya yönetişim sistemi ile Afrika arasında arabuluculuğa soyunurlarsa bir rol oynayabilecek” özel şirketlerin yararlılığı vurgulanıyor.

“Refah Devleti’nin kalıntılarından, en yoksullar için güvenlik ağından, kirliliği önleyici düzenlemelerin kalanından kurtulmanın tam fırsatı” diye uyarıyor bizi Bruno Latour. Hatta “daha da kinik bir şekilde, gezegeni dolduran bütün şu insan fazlalılığından…” [15] 

Özellikle Médiapart tarafından tafsilatlı biçimde belgelenmeye başlayan bir kamu skandalına dönüşen Fransız Hükümeti’nin felâket düzeydeki kolektif ehliyetsizliğine ise tekrar değinmeyeceğiz. Ama yaşamlarımızın bu kadar kalıcı şekilde tehlikeye atılması hakikaten ehliyetsizlik mi, yoksa sadece halihazırdaki iktidar ekibinin asıl önceliklerinin bir göstergesi mi? Yok, Frédéric Lordon’un okkalı biçimde yazdığı gibi sadece “pislik” değil bunlar. Sağlık krizi başladığından beri aldıkları kararlarla asıl stratejilerini ele veren bir finans-kapital lobisi bu. İnsanların, hatta en azından sağlık personelinin sağlığı ve güvenlik tedbiri için bir şart olan maske satın alma seferberliğine gitmek, görünen o ki basit değil onlar için. Fakat aynı maskelerin ülke ve şirketlerin tekrar yoluna devam etmesinin bir şartı olduğu anlaşılınca, on misli seferber oluyorlar.

29 Şubat’ta olayın rengi belli olmuştu. Bir gün önce Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) teferruatlı ve alarm verici bir rapor yayınlamış ve hükümetlere “bütün tedarik zincirlerine ara verme” ve “sadece sağlık bakanlıklarının üstlenebileceği bir iş olmadığı için, yönetimi ve toplumun bütününü kapsayan bir yaklaşım benimseme” çağrısında bulunmuştu. Ertesi gün Covid-19 gündemiyle toplanan Bakanlar Kurulu, en âcil iş olarak, ülkenin çoğunluğu tarafından reddedilen emeklilik reformunu kabul ettirmek için 49.3. maddeye [Fransa’da Başbakan’a Parlamento’da oylanmadan Bakanlar Kurulu taahhüdü olarak bir yasayı yürürlüğe koyma hakkı veren madde, Ç.N.) başvurma kararı almıştı. 16 Mart’ta Cumhurbaşkanı evlere kapanma kararını ilan etmek için Ulus’a seslendi ve “her ne pahasına” ekonominin ayakta tutulmasını sağlamak için alınan önlemleri ayrıntılarıyla anlatırken, insanları virüsten korumaya yönelik önlemlerden daha az söz etti.

22 Mart tarihli âcil sağlık yasası da baştan aşağı bu mantıkla yazılmış. El koyma, olağanüstü finansman, ya da Yüksek Gelir Vergisi’nin (ISF) geçici de olsa tekrar getirilmesi gibi bir şey söz konusu değil. Hayır, açıkça bir süre belirtilmeden hükümetin gösterileri yasaklaması, durumun gerektirdiği taleplerin bir ihlâli gibi telakki ettiği grev ya da görevden ayrılma hakkının kullanılmasına altı ay hapis cezası getirmesi ve çalışma yaşamını ücretlilerin çok sayıda hakkını tanımayan kararnameler yoluyla yönetmesi söz konusu. İşverenlere izin tarihlerini, fazla mesai saatlerinin telafi edileceği mola paydoslarını tartışmasız değiştirme yetkisi verilmesi söz konusu. Hükümet işverenlere, yasalara da, çalışma süresi üzerine toplu sözleşme maddelerine de uymama; haftalık paydos, pazar günü istirahati ve iş hekimliği misyonlarının düzenli tatbikini de tanımama hakkını veriyor. Kadın-doğumdaki yardımcılara, engelliler ve yaşlı kimselerle ilgilenen ücretlilere işten çekilme hakkını yasaklıyor. Bu yasa iş hukukunun sorgulanmasından da öteye varıyor: İnşaat ve bayındırlık şantiyelerinde, kamu soruşturması mühletlerine ve zorunlu müzakerelere uyulmamasına izin veriyor.

İktidarın sağlık sektöründeki kamu hizmetleri için beyan ettiği yatırım vaatleri ne olursa olsun, mantık yine aynı; Élysée’nin talebi üzerine hazırlanan “Sağlık alanında Covid-19 sonrası önerileri” başlıklı bir Mevduat Fonu bilgi notu içinde, kamu sağlığı hizmetlerinin yeniden yapılandırılma planları düzenleniyor. Hastane işletmeleri de olsa sigorta şirketleri de olsa, özel sektöre yönelik bir düşünce şekli beliriyor. Sağlığın metalaştırılması, dijital yenilikler gibi yeni dolambaçlara, ya da yıkıma yol açan mantıklarını bildiğimiz Kamu-Özel ortaklıklarının eski dolambaçlarına sapıyor. Sağlık krizinin göbeğinde, bu mantığa uygun olarak, Grand Est Bölgesi Sağlık Ajansı’nın genel müdürü, 3 Nisan’da Nancy’deki Üniversite Hastanesi’nde 174 yatağı ve 598 kadroyu kaldırma planı yapıldığını doğrulamakta tereddüt etmiyor.

İktidarın gözünde önemli olan tek uzmanlık, finans ya da sanayi sektöründe iş yürüten dostlarında bulunmaktadır. Ciddi işler halletmek gerektiği zaman onlara başvurulmaktadır, kesinlikle saha uzmanlıklarına değil. Büyük ecza laboratuvarlarıyla bağlantılı birçok üyenin çıkar çatışmaları yüzünden yerleşik bilimsel uzmanlık mercilerinin askıya alınmasında sorun gören var mı ki? CARE Komitesi’nin başkanı Françoise Barré-Sinoussi söz konusu olmasa da, Bilim Konseyi’nin başkanı Jean-François Delfraissy, Lyon’daki BioMérieux Laboratuvarı’na bağlı Mérieux Vakfı’nın Yönetim Kurulu’nun maaşlı bir üyesi. Bu iki mercinin üyesi çok sayıda seçkin bilim insanının araştırmaları, hatta ücretlendirilmeleri, Roche, AbbVie, Sanofi ve BioMérieux gibi birkaç ecza deviyle bağlantılı. Bu finansörler arasında, tarama testleri imal eden (Roche ve BioMérieux) ya da Covid-19’u iyileştirmek için tedaviler alanına yüklenen (AbbVie ve Sanofi) ve yapacakları tercihler iyi ya da kötü finans haberi anlamına gelen şirketler vardır.

Bunların adımlarını yönlendiren ilke, “Önce dostlarına güvenmek”tir. Şirketlerden bunu yapmamaları “istenebiliyorsa”, işten çıkarmalar neden yasaklansın? 27 Mart’ta Ekonomi Bakanı Bruno Lemaire’in açıkladığı, Fransa Demokratik İşçi Konfederasyonu CFDT genel sekreteri Laurent Berger’nin de tabii ki desteklediği, “Şirketler sorumluluk duyduklarını kanıtlasın” çağrısı yapılabiliyorsa, kâr payları neden yasaklansın ki? Hükümet kâr payı dağıtan şirketler için her tür vergi ve sosyal aidat ödemesinin ertelenmesini dışlıyorsa da, kısmî işsizlik başvurusundan, devlet yardımlarından, özellikle de Kamu Yatırım Bankası’nın teminatı altındaki kredilerden yararlanmalarını hiçbir şarta bağlamıyor. Fransa’nın tek oksijen tüpü üreticisi, Gerzat’daki Luxfer fabrikası neden devletleştirilip tekrar üretime geçirilsin ki? Air Liquide’i Türkiye’de satın aldığı fabrikaların insafına bırakmak varken… Yüksek Gelir Vergisi neden konulsun ki? 30 Mart’ta Bakan Gérald Darmanin gibi, “Özel şahısları da şirketleri de ulusun salgından en çok etkilenen kesimleriyle dayanışmasını gösterme çabasına katkılarını sunmaya” çağırabiliyorsa. Dostlar arasında, hediyenin sözü mü olur?

Halkın uzmanlığının seferber olması

Âcil servisler ve yoğun bakım servisleri üzerine sayısız röportaj, bazı servis şefleriyle yapılan söyleşiler bize bâriz bir şeyi gösterme yarışındalar: Başkalarında olduğu gibi hükümetimizde de bu kadar noksanlığı hissedilen pratik uzmanlık, âciliyet içinde operasyonel kararlar alma yeteneği, cephedekilerde büyük ölçüde mevcut. Bu hakikati sosyologlar ve çalışma hayatıyla uğraşan antropologlar iyi bilir: Meslekî faaliyet, görünüşte en zorlayıcısı bile, hiçbir ustabaşının, hiçbir reyon şefinin, hiçbir mühendisin ve hiçbir bakanın sizin yerinize yapamayacağı bir yığın tercih ve seçimden oluşmuştur. Bu karar yeteneğinin işleyişini durdurmanın bir adı da vardır zaten: Gayret grevi/İşi boş vermek.

İktidarın burnu havadalığı, halkı hor görmesi, göze çarpan pratik uzmanlık noksanlığı, herkesin gözü önünde ve bütün kriz dönemlerinde patlıyor. Hükümet hiç yüksünmeden Bilim Kurulu’na ecza laboratuvarlarından bilim insanlarını atıyor, ama oraya bir hastabakıcı, bir âcil servisçi, bir yoğun bakım servis şefi de koymayı akıl bile etmiyor.

Evlere kapanmadan da önce, 13’ünden itibaren internette çoğalmakta olduğunu gördüğümüz imza kampanyaları, bu ehliyetsizlik boyutunun karanlıkta kalan tarafını, devletlû-finansçı bir karargâhta, hayatî sorunların muazzamlığının tahayyül bile edilemediğini açığa çıkarıyordu. Bu imza kampanyalarının hepsini olmasa da bazılarını sayarsak: Kırıkçıların/Osteopatların ve fizyoterapistlerin başlarına gelenler, ufak lokantaların başlarına gelenler, sağlık sektöründe çalışan hamile kadınlar, metroların kapatılması, barınaksızlar, belediye seçimlerinin ertelenmemesi, interneti olmayan öğrenciler, bir şirketteki ücretlilerin tehlikeye atılması, ev hayvanlarının başlarına gelenler, hastabakıcı malzemeleri, maskeler ve yine maskeler, herkese test, belediye hekimleri tarafından klorokin reçeteleri yazılması

Âcil servislerde malzeme sıkıntısı çeken sağlık personelinin buldukları ustaca çözümler, evde maske üretimi için sayısız girişimler, çeşit çeşit dayanışma örgütlenmeleri, WhatsApp, Zoom ya da Skype üzerinden sosyalleşme alanlarının, hep birlikte jimnastik ya da yoga yapmak gibi kolektif fiziksel etkinliklerin, aileye yönelik masa oyunlarının yayılması, bugün hayata geçmekte olan cıvıl cıvıl yaratıcılığı gösteriyor. Bir toplumun kendi kendine dayanıklılığını pekiştirmesi için cengâverce söylemlere ihtiyacı yok; tıpkı güvenli bir sağlık örgütlenmesi oluşturmak için teknokratik kararlara da ihtiyacı olmadığı gibi. En iyi iş güvenliği uzmanlarının bizzat çalışanlar olduğu uzun zamandır bilinmektedir; Amazon’da, otomobil fabrikalarında, inşaat şantiyelerinde, yol taşımacılığında, süpermarket kasalarında ve başka her yerde çalışan bu insanlara kulak verilse yeter.

Klorokinle tedavi denemeleri üzerine akademik polemiklere cevaben, iznin çıkmasını beklemeden yoğun kullanımını talep eden ve sahadan gelen bir tıbbî tecrübe var bugün. Marsilya’da yürütülen deneylerde kınanan akademik kesinlik noksanlığına karşı da, pandeminin tam ortasında hastalarını plasebo verilen rasgele kobaylara dönüştürmek istemeyen sağlıkçı etiği çıkıyor. Tedavileri haftalar boyunca test eden Avrupa’nın Discovery araştırmasına karşı, 25 Mart’tan beri hekimleri klorokin önermeye teşvik eden Fransa Âcil Servis Hekimleri Derneği’nin (AMUF) pragmatizmi çıkıyor. Hastaların Covid-19’dan en az etkilenen bölgelere aktarılmasının ağır medya operasyonlarıyla sunulmasının karşısında, aynı AMUF’un gerilim altındaki bölgelere malzeme aktarımına öncelik verme önerisi var. Cevapsız kalıyor. Kitlesel bir taramayı sağlayacak olan testleri üretmesi hâlâ beklenen koca ecza sanayii mekanizmasına karşılık 75 bölgedeki veterinerlik laboratuvarlarının pragmatik önerisi var. Bu laboratuvarlar merkezden bağımsız olarak yoğun biçimde çalışarak haftada 150 bin ila 300 bin test üretebilecek donanıma ve yapım bilgisine sahip. Ulusal sağlık yetkililerinden bir cevap almak için 4 Nisan’ı beklemek zorundalar; oysa Almanya, Belçika ve İspanya şimdiden veterinerlik laboratuvarları da dahil olmak üzere bütün kaynaklarını seferber ettiler. Mızmız biri, « savaşta » olduğunu söyleyen bu iktidarın, isabetli iş yapabilenlerin ecza sanayiini sorgulayabilmelerine izin vermek yerine, değerli haftaları boşa geçirmeyi tercih ettiği sonucuna varabilir buradan.

Çelişkileri, gecikmeleri, hataları ve yalanları art arda sıralayan ehliyetsiz bir iktidarın, baş tâcı edilme riski olan bir formül uyarınca, “her ne pahasına” kendini sorgulatmaya hazır olmadığını şimdilik saptamış olalım. Böyle bir durumda, kalan meşruluğunu da kaybedecek olduğu için, bedenleri denetleme, baskı, hastalara ise kendilerini suçlu hissettirme gibi, gerçeği kabul etmeyip el artırma yollarından gitmeyi tercih ediyor.

Direniş bugün başlar

Alain Damasio’nun 1 Nisan tarihli Libération’da vurguladığı gibi, “Polisin kitle sağlığı konusunda bir ehliyetsizliğin silahlı kolu haline gelmesi”nin derin bir nedeni var gerçekten. Vali Didier Lallemand 3 Nisan’da “Bugün hastaneye yatırılmış olanlar, yoğun bakımlarda bulunanlar, başta evden çıkmama çağrısına uymamış olanlardır” diye beyanat verdiğinde, pek bir pot kırmış olmuyor. Potu kıran devlet. İktidarları canlandıran o rövanş duygusunu, hasta bile olsa dik kafalılık edenlerden bunun acısını çıkarma anlayışını açıkça dile getiriyor o sadece. Michel Foucault’nun “Gözetlemek ve Cezalandırmak”taki sonucunun hârikulâde bir örneği: “Veba, sürdüğü müddetçe disiplinci iktidarların ideal bir biçimde tanımlanabildiği sınavdır”.

Önceki bir makalemde pandeminin, yaşamın bütün veçhelerinin dijitalleştirilip finanslaştırılarak gayri maddileştiği onlarca yıldan sonra, dünyada bedenselliğe toplu bir çağrı gibi işlediğini ileri sürmüştüm. Tahammül edilmez bir yük gibi gördüğü bedenlerden kurtulmak isteyen kapitalizmin üzerine şimdi, “o temel hakikati, bedensiz yaşam olmadığını; hatta bir bakıma, finansın iblisâne zincirinin sonunda, bedensiz kâr bile olmadığını” hatırlatan şu mustarip bedenler yığını, bir bumerang gibi dönüyor.

Karşı taarruzun başlaması için fazla beklememiz gerekmedi. Devletlerin sağlık taarruzu öncelikle bizatihi bedenlere karşı bir taarruz. Yırtıcılaşabiliyor. Fransa’da evlere kapanmanın, zaten polis şiddetine hedef olan sıradan halkın yaşadığı mahallelerde fazladan bir şiddet bahanesi olması gibi; Hint polisi ya da Senegal polisine, ihlâl edenleri sopalama talimatı resmen verildi. Filipinler Başkanı ise uyarmadan ateş açma çağrısında bulundu.

Dokunulamaz bedenlerimizin her tezahürü bugün çok önemli o yüzden. Bulaşma korkusu en iyi denetim aracı haline gelip de, kendimize tanıdığımız tek kitlesel eylem biçimi alkışlamak olduğunda, bundan kesinlikle feragat etmeyelim o zaman. Sadece hayat kurtaran sağlık görevlilerine minnetimizi göstermek için değil; hem aşırı gelen hem de “özgürce” razı olduğumuz o denetimden kendimizi kurtarmak için de.

Bizi kırk yıl önce yaşamış olduğumuz krizdeki kadar saf bir atmosfere döndüren güncel kriz, iklim değişimine inanmayanlar için bir ders ve küçülmenin mümkün olduğunun bir kanıtı mı? Bu konuda fazla acele edip zafer şarkıları söylemeyelim. Bu krizin en yoksul ülkelerde yapacağı tahribatın sonunda ortaya çıkacak olan jeopolitiğin, dünya ölçeğinde üstlenilen bir iklimsel ve ekonomik ırk ayrımcılığını (apartheid) andırma riski hayli muhtemel. “Bu sarsıntı Kamerun, Gabon ve Kongo-Brazzaville’in petrol gelirlerindeki son krizi hızlandırabilir” ve “başta Total olmak üzere petrol operatörlerinin bu ülkelerden ayrılışını hızlandırma riski taşıyabilir” diyen CAPS’ın bilgi notunun da ileri sürdüğü gibi, bu kapitalizm eldekini kurtarmayı iyi bilir. 

1968’de sanayideki ücretlilerin büyük krizinin akabinde iki stratejik düşünce izleği, tarihe geçen iki rapor çıktığını hatırlayalım. Donella ve Dennis Meadows tarafından hazırlanıp Roma Kulübü’ne sunulan “Büyümeyi Durdurun” başlıklı rapor (Ekonomik Büyümenin Sınırları, çev.: Kemal Tosun ve Duygu Sezer, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1978) [16], kamuoyunda büyük bir ilgi görmüştü, fakat sınâî ve ulusal stratejiler üzerinde hiçbir etkisi olmamıştı. Crisis of democracy [17] başlıklı ikinci rapor 1975’te uluslararası iş çevrelerini temsil eden Üçlü Komisyon’a sunulmuştu ve Avrupa ile ABD’de bir “demokrasi ifratı” olduğu teşhisini koyuyordu. Yayınlanması skandal yaratmıştı, ama tavsiyelerinin yerleşik iktidarlar tarafından dikkatle okunmuş olduğunu teslim etmek zorundayız.

Geldiğimiz yer burası. Dünya sisteminin saçmalığı herkesin gözüne batıyor; bir çöküşü önceden görmüş olanlar ciddiyetle dinleniyor, yerleşik iktidarların ehliyetsizliği ise ekranlardan fışkırıyor. [18] Fakat kral çıplak diye, tahttan el çekecek değil. Eleştirenleri susturuyor. Başbakan 28 Mart’ta, “Hiç kimsenin, eve kapanma kararının geç alındığını söylemesine izin vermem” deme cüretini göstermiştir. Buna gülmemek lâzım. Tehlikede olan bir iktidar, denetim sistemini yaygınlaştırır, anayasal meşruluktan sapar, “eve kapanmanın mükerrer ihlâli” gibi (üç yıl hapis ve 3750 euro ceza) masumiyet karinesini ayaklar altına alan yeni suçlar icat eder. 

Muayyen bir eve kapanmanın krizin de ötesinde sürmesini, dijital ve polisiye denetimin umumîleşmesini, emeğin gayri maddîleşmesi ve finanslaşmasında patlama olmasını, halkın uzmanlığına ve yaşamın maddîliğine acımasızca bir savaş ilan edilmesini istemiyorsak, demokratik direniş şimdiden merkezdedir.

Bruno Latour yıkıcı bir büyümenin dönüşüne karşı, “önleyici hareketler” tasarlamayı öneriyor. Denetimlerin sınırsız yayılmasına karşı âcilen önleyici hareketler icat etmemiz gerek. Direniş her şeyden önce bir canlı beden siyasetidir: polis baskısına karşı, çalışmadaki fizikî şiddete karşı, yaşamlarımızın dijitalleştirilmesinin şiddetine karşı, tahripkâr bir kirlenmenin şiddetine karşı.

Bu direniş, öncelikle meydanlarda, salonlarda, sokaklarda toplanan canlı bedenlerin direnişi olan kültürel veya siyasî müştereğin direnişidir. Damasio’nun Les Furtifs’te yazdığı gibi : “Benim isyan edenlerde çarpıcı bulduğum şey, fikirleri değil bedenleri. (…) Bu bedenlerden bir güç yayılıyor. (…) Neye inandıkları üzerine saatlerce tartışılabiliyor onlarla. Eminler. Ama bu diri bedenler hile yapmıyor. Ve dünyadaki bütün meclislerden fazla şey söylüyor bu.” [19] Bu “beden siyaseti”, daha yeni biten 2019 senesinde Sarı Yelekliler’in, Hong-Kong’dan Cezayir’e, Santiago’dan Bağdat’a, Beyrut’tan Quito’ya tüm başkaldırıların siyaseti olmuştur. Unutmayalım onları. Şimdiden başlamış olan o meşhur “sonraki gün”e de aynı kararlılıkla ulaşmak zorundayız.

[1] Bu deyiş antropolog Arjun Appadurai’dendir.

[2] Şanghay’daki Naval Medical University’nin araştırması: Sun L, Sun Z, Wu L, vd.. Çin’in Wuhan bölgesindeki COVID-19 salgını sırasındaki ağır post-travmatik stress riskinin yaygınlık değerlendirmesi [internete konma tarihi: 10 Mart 2020]. medRxiv. doi: org / 10.1101 / 2020.03.06.20032425.

[3] Carolina Meloni Gonzalez, « La comunidad intocable » ; Apocaelipsis, 30 Mart 2020.

[4] Nicolas Truong  « L’Administration de la peur, de Paul Virilio : déjouer la politique de la peur » [Nicolas Truong, Paul Virilio’nun Korkunun İdaresi kitabı: Korku politikasını boşa çıkarmak, Le Monde, 03 Eylül 2010.

[5] Michel Foucault, Surveiller et punir [Gözetlemek ve Cezalandırmak”]“, Gallimard 1975.

[6] Alain Damasio : «La police n’a pas à être le bras armé d’une incompétence sanitaire massive» [“Polisin görevi kitlesel bir sağlık hizmeti yetersizliğinin silahlı kolu olmak değildir”], Nicolas Celnik ile söyleşi, Libération, 31 Mart 2020.

[7] 19-24 Mart döneminde Fransa’nın bütününe dağılmış 2736 profesyonelle BuzzPress France panelinde internet üzerinden ve kotalar yöntemiyle gerçekleştirilen anket.

[8] Lana ve Lilly Wachowski tarafından yazılıp çekilen ve 1999’da gösterime giren The Matrix, bir Avustralya-Amerikan bilim-kurgu filmidir. Bu filmi daha sonra 2003’te The Matrix Reloaded ve The Matrix Revolutions izlemiştir.

[9] https://www.alioze.com/chiffres-web.

[10] Alain Bertho, Time over ? le temps des soulèvements [“Oyun Bitti mi? Ayaklanmalar Zamanı”], Le Croquant, 2020, s. 28.

[11] Alain Damasio, Les furtifs [“Kaçaklar”], La Volte, 2019.

[12] Sandra Pellet, « Quelle est la part de l’économie informelle dans le PIB ? », in Regards croisés sur l’économie2014/1 (n°14)

[13] Sağlık sektöründeki âcil durum nedeniyle oturma izni olmayanları kayıt altına alma kararı alan tek ülke Portekiz’dir.

[14] Antonin Artaud, « Le théâtre et la peste », in Le théâtre et son double, Gallimard, 1938.

[15] Bruno Latour, « Imaginer les gestes-barrières contre le retour à la production d’avant-crise », AOC, 30 Mart 2020,

[16] Club de Rome, Halte à la croissance [“Büyümeyi durdurun”], Fayard,1972.

[17] Michel Crozier, Samuel P. Huntington ve Joji Watanuki, The Crisis of Democracy, report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission, New York University Press, 1975.

[18] . Fransa’da, Opinionway kamuoyu yoklaması (bkz.: https://www.opinion-way.com/fr/sondage-d-opinion/sondages-publies.html ) bu konuda çok kesin: 23 Mart’ta “Salgının sonuçlarını sınırlandırmada hükümete güvenenler” 23 Mart’ta % 53 iken, 31 Mart’ta % 42’ye iniyor. Aynı zamanda güvensizlik de % 46’dan % 56’ya çıkmış.

[19] Alain Damasio, Les furtifs [“Kaçaklar”], la Volte, 2019, s. 505.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus