İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifasının anlamı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Semanur Kızlarslan

Merhaba, iyi günler. Bugün 5 saat önce yine burada “10 Nisan gecesinin anlamı” üzerine bir yayın yaptım — sadece üzerimdeki kıyafet farklıydı. Biraz önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa haberi gelince, bu yayına kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Zira 17:00’deki yayını izleyenler bilir; 10 Nisan gecesi gerçekten önemli bir olaydı. 10 Nisan gecesi Türkiye’nin salgınla mücadelesinin çok da başarılı gitmediğini çıplak gözle görmemizi mümkün kılan bir olaydı. Her ne kadar iktidar yanlısı bazı kesimler burada sadece ve sadece vatandaşları sorumlu tutmaya kalksalar da, bu esas olarak devletin çok ciddi bir yanlışıydı. Bu zamana kadar yapılmış olan birçok çalışmayı, atılmış olan birçok adımı –özellikle de “Evde kal” çağrılarını ve “Sosyal mesafe” çağrılarını– iki saatliğine yerle bir eden bir adımdı. Süleyman Soylu Ahmet Hakan’a, yapılan eleştirileri kabul ettiğini aldığını, hakaretleri de aldığını, ama çok da abartılacak bir şey olmadığını söylemişti, “Çok büyük sonuçları olacağını sanmıyorum. İki saat önce değil de iki gün önce ilan edilse de benzer şeyler yaşanabilir” demişti. Ama demek ki öyle değilmiş, istifa etmek zorunda kaldı. 

Önce bir bakalım Süleyman Soylu istifasında neler demiş? Aslında istifa metni bize bayağı bir olayı gösteriyor. “Gayretle ve titizlikle yürütülen bir süreçte tamamen salgının önlenmesine yönelik haftasonu sokağa çıkmama kararının uygulanmasının sorumluluğu her yönüyle şahsıma aittir” diyor. Ama içinde “şahsıma” lafının geçtiği bu cümleye çok da inanmak mümkün değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi, onayı, rızası, hatta teşviki olmadan böyle bir kararı İçişleri Bakanı’nın kendi başına alması, hayata geçirmesi diye bir şey olamaz; ama sorumluluğu üstleniyor. “Başlangıçta kısıtlı saatlerde de olsa ortaya çıkan görüntüler mükemmel yönetilen bu süreçle uyuşmadı” diyor, sonuçta olayın ne kadar vahim olduğunun bir şekilde itirafı bu cümleler. “Kısıtlı” diyor, ama çok da kısıtlı değil; Türkiye’nin neredeyse birçok yerinde, yasağın konduğu büyük şehirlerde benzer görüntüler olmuştu. “Yaşadığım onca tecrübe, sorumluluk kısmı üzerimizde olan bu olayda böyle görüntülere yol açmamalıydı. İyi niyetle, haftasonunda salgını ve bulaşı bir nebze durdurabilmek adına atılan bir adımdı. Hiçbir zaman zarar vermek istemediğim aziz milletimiz ve hayatımın sonuna kadar da sadık olacağım sayın Cumhurbaşkanım beni bağışlasın.” Bu artık, eleştirileri aldığının ötesinde, bir af dileği var, milletten ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan. Dolayısıyla aslında bu açıklama bir anlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kalkan olma açıklaması. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ve milletten özür dilemesini anlıyoruz; yani bir hata yaptı milleti zor durumda bıraktı. Cumhurbaşkanı’ndan özür dilemesi de, Cumhurbaşkanı’nı zor durumda bıraktığı için herhalde. “Onurla yürüttüğüm İçişleri Bakanlığı görevinden ayrılıyorum. Allahaısmarladık herkese, Allah milletimizi korusun” diye biten bir açıklama.

Şimdi bu açıklama geldikten sonra, birçok soru peş peşe geldi: Birincisi Süleyman Soylu istifa mı etti, ettirildi mi? Bunları pek öğrenme şansımız yok, ama şunu söyleyebiliriz ki; Süleyman Soylu ve istifa etmek isteyen başka bakanlar da bunu öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a söyleyip, onun onayını aldıktan sonra bunu yapabilirler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sormadan, sosyal medyada böyle bir açıklamayla Süleyman Soylu’nun bir istifaya gideceğini ya da herhangi bir başka bakanın –özellikle de Süleyman Soylu’nun– gideceğini açıkçası sanmıyorum, böyle bir şey mümkün olamaz. Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan habersiz mi aldı bu kararı? Bu da olamaz, kesinlikle olamaz, Cumhurbaşkanı’ndan bağımsız bir şekilde bu kararı almış olamaz; ancak Cumhurbaşkanı’nın istediği şekilde bir performans gösterememiş olabilir, sorun oradan çıkmış olabilir. Yani Erdoğan’dan habersiz iki günlük sokağa çıkma yasağı uygulamaya koyacak, bu tasavvur bile edilemez. Ama Erdoğan ondan çok daha kontrollü bir şey istemiş olabilir ve onun da gerçekleşmediği ortada. 

Burada sorumluluğun tamamını üstüne alması, esas olarak tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve tüm süreci korumaya çalışması anlamına geliyor. Ama buradan başka şeyleri de çıkartabiliriz: Bilim Kurulu’ndan bazı isimler açıkça söylediler, çok ciddi sonuçları olacağını söylediler. Olayın bir boyutu; belli ki sokağa çıkma yasağı meselesi bayağı ciddi bir şekilde tartışılmış, hiç de öyle birkaç akıl ermez insanın yaptığı çok da önemli olmayan bir olay gibi görülmemiş. Bunun ciddi sonuçları olacağı noktasına varılmış ve bu anlamda Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın bir şekilde burada bir şeyleri izah etmiş olduğunu tahmin ediyorum. Olayın ikinci boyutuysa –ki bence en önemli boyut bu–, sokağa çıkma yasağını niye ilan ettiler apar topar? İktidar, “Her şey kontrol altında, iyi gidiyoruz, korkacak çok da fazla bir şey yok. Tabii ki temkinli olmak lâzım, dikkatli olmak lâzım; ama…” deyip, bence başarısız bir strateji izledi. Ama birden, uzun bir süre direnilen sokağa çıkma yasağı böyle apar topar gündeme getirildi. Demek ki birtakım kötü gelişmeler, sayıların artma ihtimali vs. gibi olaylar karşısında bunu kesme yolunda atılan bir adımdı. Dolayısıyla apar topar sokağa çıkma yasağının ilan edilmiş olması şu andaki durumun daha kötüye gitme ihtimalini bize düşündürüyor. Bir de bunun üstüne çok sayıda insanın sanki birbirleriyle virüs alışverişine girmişler gibi sokağa çıkmaları, işi daha da ciddi hale getiriyor. Dolayısıyla yarın öbür gün şu anda 100’ün altında olan günlük vefat sayısı –ki Allah’a çok şükür, başka ülkelere baktığımız zaman 500, 1000 gibi rakamların telaffuz edildiği ülkeler var– şu haliyle, diğer ülkelerle kıyaslandığı zaman çok yukarılarda değil. Ama vaka sayısına bakıldığında Türkiye ilk 10’a girmiş durumda ve artış sürüyor. Dolayısıyla bu vefatların da artacağı ihtimalini ciddi bir şekilde gündeme getiriyor. Her ne kadar Fahrettin Koca son günlerde hep pozitif olanların altını çizse de, yani yoğun bakımların rahat olduğunu, entübe hasta sayısının beklenenin altında olduğunu söylüyor, iyileşenlerin sayısını öne çıkarıyor –ki iyi bir strateji–; ama yanında da tabii ki negatif olan rakamlarla karşı karşıya kalıyoruz. Dolayısıyla yarın öbür gün bu rakamlar daha tedirgin edici boyutlara gelirse, Türkiye’deki salgının grafiği kötü bir şekilde tırmanırsa, önümüzde artık bir milat var. 

İlk miladımız devletin çok fazla konuşulmasına izin vermediği umreden gelenlerdi, onu konuşmadık; ama şimdi bir 10 Nisan gecesi var: 10 Nisan gecesi diyelim ki önümüzdeki ilk iki hafta içerisinde –ki sürekli Bakan Koca tarafından “Şu iki  hafta önemli” uyarıları yapılıyor– olacak olumsuz gelişmeler, muhakkak 10 Nisan’la bir şekilde irtibatlandırılacak. Dolayısıyla burada da, sorumluluğu üstlenmiş, bir anlamda kendini feda etmiş bir isim olarak bence karşımıza Süleyman Soylu çıkıyor. Bunu isteyerek mi yaptı, gönüllü mü yaptı? Ona emin değilim; ama başka şansı olduğunu da düşünmüyorum. Süleyman Soylu’nun daha önce Ulaştırma Bakanı’na yapıldığı gibi görevden alınması diye bir şey çok riskli olurdu iktidar için; çünkü Süleyman Soylu –şunca zamandır bir kabine var–, kabine içerisinde kamuoyunun ismini bildiği birkaç bakandan biri. Ayrıca birçok olayda da hep öne çıkan, bir nevi hükümetin “kötü polis”i olarak öne çıkan, herkese ayar veren – gerektiğinde belediye başkanlarına, başka partilere, medyaya karşı sürekli böyle sert ve kaba çıkan, espri yapmaya çalışan– popüler yüzdü.

Bir diğer olay da tabii ki Süleyman Soylu’nun geçmişi: Süleyman Soylu, İslamî hareket geçmişli birisi değil, Milli Görüş geçmişli birisi değil, merkez sağ kökenli birisi — zaten Doğru Yol Partisi’nden geldi. Merkez sağ kökenli olmasının ötesinde, birçok duruşuyla da aslında ülkücü harekete de yakınmış gibi bir görüntü veriyor. O da aslında son dönemde AKP’nin içerisine girmiş olduğu, Erdoğan’ın tercih etmiş olduğu yolda aslında çok da yadırgatıcı bir durum değildi. Yani adı konmamış ama fiilen yaşadığımız AKP-MHP koalisyonunun önemli bir ismi olarak ortaya çıktı. Kimi durumda Süleyman Soylu AKP’den çok MHP’ye daha yakın da gözüktü. Ama şunu hatırlıyorum; daha AKP’ye girmeden merkez sağda durmaya çalıştığı zaman, daha özgürlükçü, demokrasi yanlısı bir pozisyonu vardı. Şimdi devletin bekası ve güvenlik adına her şeyden tabii ki vazgeçilebileceğini söyleyen, tam güvenlikçi bir siyasetçi profiline büründü. Süleyman Soylu’nun bu yeni şekillenen iktidarın yeni ideolojik-politik konumlanışında çok uygun bir isim olduğu görüldü ve adı da Erdoğan sonrası dönem için anılır oldu. Buna bağlı olarak da iktidar içerisinde Erdoğan’ın etrafında iktidar savaşları, klikler savaşı olduğu ve Süleyman Soylu’nun da bunlardan birisi olduğu yolunda çok ciddi spekülasyonlar yapıldı. Şimdi onun istifasıyla aslında AKP’de bir devrin de kapandığını söyleyebiliriz. Artık bu saatten sonra Süleyman Soylu’nun AKP içerisinde bir güç olması, ona birtakım –belki başka şeyler sunar Cumhurbaşkanı Erdoğan, çok emin değilim– artık onun bir fonksiyonu olacağını, bir etkisi olacağını ya da yarın öbür gün durum değiştikten sonra tekrar gelip iktidar talep edeceğini sanmıyorum. Çünkü şu haliyle o –tabir biraz sert kaçabilir ama– aslında günah keçisi oldu. Şu anda bu iktidarın salgınla başarısız mücadele stratejisinin birinci derecede sorumlusu oldu. Adı böyle konulmazsa da böyle oldu, kendisi de bunu üstlendi ve bu üstlenme hali, onun yarın öbür gün tekrar ortaya çıkıp siyaseten bir iddiada bulunmak şansını da büyük ölçüde elinden alıyor. Eğer burada bir hata olmadığını söyleyip, kendisinin yaptığının doğru olduğunu, ama yine de meramını anlatamadığı için istifa etmek zorunda kaldığını söylemiş olsa belki başka bir şey olabilirdi. Ama bütün hatayı üstleniyor, Türk milletinden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan af diliyor ve kenara çekiliyor. 

“Yerine kim gelir? Cumhurbaşkanı kabul eder mi etmez mi?” diye bir şey var. Tabii ki siyasette her şey mümkün; ama böyle bir dönemde böyle bir danışıklı olay yapmak isteyeceklerini asla düşünmüyorum. Yani, “O istifa etsin, ama Cumhurbaşkanı istifayı kabul etmesin, sonra da yollarına devam etsinler” gibi bir şeye ihtiyaçları yok. Çünkü bu Erdoğan iktidarının –özellikle son dört beş yılının– en büyük özelliği, hiçbir şekilde hiçbir hatayı kabul etmemesi, hiç kimsenin gerektiği anda –Batı’da örneklerini gördüğümüz gibi– istifa etmemesi. “Daha ne zaman istifa edecek ya da görevden alınacak?” dediğimiz isimlerin hepsi kaldı. Hiç beklemediğimiz anlarda, bilmediğimiz nedenlerle birtakım kişiler görevlerini kaybettiler, görevden alındılar. Burada böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Erdoğan’ın, “Bariz bir hata var ve bunu bir şekilde çözmeye çalışalım” deyip böyle bir mizansen yapacaklarını sanmıyorum, Süleyman Soylu’nun da istifa olayını böyle bir pazarlık gibi kullanacağını sanmıyorum. Çünkü istifa açıklaması çok açık ve net bir açıklama, dolayısıyla yerine kimin geleceğinin çok fazla bir önemi yok. Çünkü biliyoruz ki Erdoğan’ın yeni sisteminde, hemen hemen hiç kimsenin çok fazla bir önemi olmuyor. İçişleri Bakanlığı istisnaî bir durumdu, Milli Savunma Bakanlığı gibi –bir de tabii ki Ekonomiden Sorumlu Bakan Berat Albayrak gibi–, biraz değişik bir pozisyondalardı. Üzerinde o kadar çok yük olmasına rağmen, mesela Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bu iktidar içerisinde bir iktidar odağı olduğunu söylemek asla mümkün değil. Ama Hulusi Akar’ın, bir Berat Albayrak’ın ve şu âna kadar –yani bir saat öncesine kadar–, Süleyman Soylu’nun belli ölçülerde bir iktidar odağı olduklarını söylemek mümkündü. Şimdi Süleyman Soylu çekiliyor, yerine kim gelecek? Bir yerden sonra çok fazla önemi yok. Çünkü Erdoğan’ın yine güvendiği, atayacağı birisi olacak. 

Burada zaten Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen, bizdeki Türk usûlü başkanlıkta, hiç kimse iktidarı hak ederek almıyor, Erdoğan tarafından getiriliyor, ona bir alan çiziliyor. O alana uyan kalıyor, uymayan Erdoğan tarafından tekrar yollanıyor. Yani bu, tırmanarak gelinmiş yerler değil; yukarıdan aşağı getirilmiş yerler. O âna kadarki performansları, siyasî kariyerleri ne olursa olsun Erdoğan tarafından seçilmiş insanlar. Dolayısıyla İçişleri Bakanlığı’na herhalde bulabilecekleri en güçlü isimlerden –yani en güçlü görünümlü isimlerden– birisini bulacaklardır. Ama şu süreçte –belli ki salgınla mücadele süreci çok kırılgan gidiyor– Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın üzerinde çok ciddi bir yük var. Fahrettin Koca’nın çalışmalarını daha kolaylaştıracak, ona bir nevi eküri olacak, onunla bir şekilde beraber hareket edecek birisi söz konusu olabilir. Şu âna kadarki süreçte İçişleri Bakanı’nın Sağlık Bakanı’yla beraber çok fazla gözüktüğünü hatırlamıyorum. O, kendisini Sağlık Bakanı’nın üstünde görüyordu, kendisine öyle bir misyon biçiyordu. Ama şimdi Cumhurbaşkanı tarafından atanacak olan kişinin Sağlık Bakanı’yla daha uyumlu ve birlikte görünüyor olduğuna tanık olabiliriz. 

Evet, AK Parti iktidar içerisinde bir dönem kapandı. Süleyman Soylu çok geniş bir parantezdi. Bu parantezi kendisi kapatmış gibi duruyor; ama tabii ki kendi başına yapmış olabileceği bir şey değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayıyla da olan bir şey. Şu zamana kadar çok ismin böyle olduğunu gördük; en çarpıcısı tabii ki Ahmet Davutoğlu. Partinin başına ve hükümetin başına atandı ve sonra bir Pelikan Operasyonu’yla ayağı kaydırıldı. Bu operasyon Erdoğan’a rağmen yapılmış bir operasyon değildi. Şimdi de görüyoruz, zaten onun bilgisi ve onayı dahilinde yapılmış olduğu anlaşılıyor — en azından Davutoğlu bu tür mesajlar veriyor. Davutoğlu’nun tasfiye olduğu bir yerde,  Süleyman Soylu’nun –ki Davutoğlu’ndan önce de tabii çok sayıda, Abdullah Gül başta olmak üzere Ali Babacan, Mehmet Şimşek, birçok eski bakan, parti genel başkan yardımcısı, gidip gelen bir Bülent Arınç olaylarından sonra– kenara çekiliyor olması Türkiye’nin yakın tarihindeki örneklere baktığımızda çok da şaşırtıcı değil. Ama kabul etmek lâzım ki önemli bir olay, büyük  bir olay. Hele böyle kritik bir dönemde, bu kadar kritik bir görevdeki ismin bir gece iki saat nedeniyle ayrılmak durumda kalmasını herhalde yarın öbür gün Türkiye’nin yakın tarihini yazanlar, bir bölüm olmasa bile bir paragraf ya da en azından bir cümle olarak zikredeceklerdir. Çünkü o kadar çok şey yaşıyoruz ki, tarih bütün bu ayrıntıları kaydetmeyecektir. Süleyman Soylu da büyük bir ihtimalle günümüz Türkiye’sinin siyasî tarihine esas olarak istifasıyla geçecek bir bakan. Çünkü istifa edene kadarki bu süreçte kendisi sürekli bir şeyler söyledi, bir şeyler yaptı. Ama baktığımız zaman “Süleyman Soylu şunu yaptı” diyebileceğimiz hiçbir şey yok. Süleyman Soylu Erdoğan adına birtakım işleri yaptı, birtakım sert söylemleri o benimsedi, o dile getirdi. Ama sonuçta Erdoğan’ın getirdiği Süleyman Soylu’yu –her ne kadar kendisi istifa etmiş olsa da– Erdoğan tekrar götürmüş oldu. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus