Jürgen Habermas: “Bu krizde, hiçbir şey bilmediğimizi çok iyi bilerek hareket etmeliyiz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Le Monde’a konuşan Alman filozof Jürgen Habermas’ın, koronavirüs salgınının neden olduğu küresel sağlık krizinin etik ve politik noktalarını analiz ettiği röportajını Yusuf Said Akcakaya ve Yasin Uysal’ın çevirisiyle sunuyoruz. 

1929 doğumlu Jürgen Habermas, zamanımızın en önemli filozoflarından biri olarak kabul ediliyor. Frankfurt Okulu’nun ikinci neslini temsil eden Habermas yakın zamanda, iki ciltlik kapsamlı bir felsefe tarihi eseri yayımladı. Avrupa’ya inancı tam olan, "Avrupa Anayasası" ve "İnsan doğasının geleceği: Liberal bir öjeniye doğru?" kitaplarının yazarı röporajda, Avrupa’nın; İtalya ve İspanya gibi koronavirüs salgınından daha çok etkilenen yüksek borçlu ve yapısal olarak daha zayıf üye ülkelere neden yardım etmesi gerektiğini açıklıyor.

Etik, felsefi ve politik bir bakış açısıyla baktığımızda, bu küresel sağlık krizi sizce neleri ortaya çıkarıyor?

Felsefi bir bakış açısıyla baktığımda, salgının, şimdiye kadar uzmanların işi olmuş olan refleksif bir güdüyü bugün herkes için mecbur kıldığını görüyorum: Bir şey bilmediğimize ilişkin kesin bilgimizle hareket etmek zorundayız. Bugün tüm yurttaşlar, hükümetlere tavsiyede bulunan virologların bilgisinin sınırlarının açıkça farkında olarak, onların nasıl karar vermek durumunda olduğunu görüyorlar. Belirsizliğe gömülü siyasal bir eylemin geliştiği bu sahne, nadiren, böylesi parlak bir ışıkla aydınlığa kavuşur. Belki de bu olağandışı deneyim, kamu vicdanında iz bırakacaktır.

Peki bu sağlık krizinin bizi karşı karşıya bıraktığı etik sorunlar neler?

Her şeyden önce, Alman Anayasası’nın 1. maddesinde güvence altına alınan ve aynı şekilde 2. maddesinde “Herkes, yaşama ve vücut bütünlüğünün korunması hakkına sahiptir” şeklinde açıklanan insan onurunun dokunulmazlığına zarar verebilecek iki durum görüyorum. İlk durum, hastaların “sınıflandırılması” ile ilgili; ikincisi, karantinayı kaldırmak için uygun zamanın seçimiyle.

Hastanelerimizin yoğun bakım ünitelerinin doluluğunun yarattığı tehlike -Almanya’yı da tehdit eden ve İtalya’da hâlihazırda gerçeğe dönüşen bu tehdit- sadece savaşlar sırasında ortaya çıkan tıbbi afet senaryolarını çağrıştırıyor. Sağlık merkezlerine kapasitelerinden daha fazla sayıda hasta kabul edildiğinde, doktorlar kaçınılmaz olarak -her hâlükarda ahlaka aykırı düşeceğinden- trajik bir karar vermek zorunda kalıyor. İnsanları, tedavide toplumsal statüye, kökene, yaşa vb. göre değişmeyen sert bir eşitlik ilkesine karşı gelip, yaşlılar yerine daha gençlere öncelik vermeye iten eğilim böyle doğuyor. Yaşlılar ahlaki olarak takdire şayan bir kendinden vazgeçme hareketine razı olsa bile, hangi doktor bir insan hayatının değerini bir başka insanınkiyle karşılaştırmaya cüret edebilir? Ya da kendisinin yaşam ve ölüm hakkında yetkisi olduğunu söyleyebilir? 

Ekonomiyi canlandırmak ve böylece ekonomik bir krizin sosyal felaketini azaltmak için sağlık sisteminin “doluluğunu” ve dolayısıyla daha yüksek ölüm oranlarını riske atmaya hazır mı olmalıyız?

Ekonomi alanından ödünç alınan “değer” dili, gözlemcinin bakış açısına göre yapılan bir nicelemeyi (sayıdan ibaret kılmayı) körükler. Ancak bir kişinin özerkliği bu şekilde ele alınamaz, yalnızca şu bakış açısı benimsenerek ele alınabilir: Kişi, nasıl kendisini bir “birey” olarak görüyorsa, o kişiyi de bu şekilde konumlandırmalıdır. Öte yandan tıp etiği, Anayasa’ya uygun olarak, bir insan hayatına karşı bir başkasının “seçilmemesi” gerektiği ilkesini benimser. Aslında bu etik, sadece trajik kararlardan bahsedilebilecek durumlarda, doktora sözkonusu klinik tedavinin başarı şansının yüksekliğini gösterir, tıbbi kanıtlar temelinde hareket etmesini salık verir.

Peki diğer durum nedir?

Karantinayı sona erdirmek için uygun zamanı belirleyen kararla, sadece ahlaki düzeyde değil, aynı zamanda hukuki düzeyde de zorunlu olan yaşamın korunması, örneğin, faydacıların hesap mantığıyla çatışabilir. Politikacılar bir yanda ekonomik veya sosyal hasarlar diğer yanda önlenebilir ölümler arasında karar vermeleri söz konusu olduğunda “faydacılığın cazibesine” direnmeli: “Ekonomiyi canlandırmak ve böylece ekonomik bir krizin sosyal felaketini azaltmak için sağlık sisteminin “doluluğunu” ve dolayısıyla daha yüksek ölüm oranlarını riske atmaya hazır mı olmalıyız? Temel haklar, devlet kurumlarının “gerçek” kişileri ölüme götürecek kararlar almasını yasaklar.

Olağanüstü halin demokratik bir kurala dönüştürülmesi riski yok mu?

Çok sayıda önemli özgürlük ve hakkın kısıtlanması durumu elbette ki çok sınırlı bir süre içinde kalmalıdır. Bu istisnalar, ifade etmeye çalıştığım gibi, öncelikli olarak temel yaşam hakkının ve vücut bütünlüğünün korunması için zorunludur. Fransa ve Almanya’da, yöneticilerin Anayasa’ya olan sadakatinden şüphe etmek için hiçbir neden yok. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın sağlıkla ilgili krizden, kendisine muhalif olanları kesin olarak susturmak için faydalanması ise, -Avrupa Konseyi’nin ve özellikle Avrupa Hıristiyan Demokratları’nın büyük bir “gönül yüceliğiyle” desteklediği Macar rejiminin- uzun zamandır devam eden otoriterleşmesine dayanıyor.

Avrupa Birliği, üye olan 27 ülkenin tamamı tarafından garanti edilen ve krizin ezici mali yükünü kolektif olarak omuzlamayı mümkün kılacak bir “korona fonu” yaratma fikrini  neden reddetti?

Aynı zamanda “parasal birliğin” dahi varlığını sorgulayan, çok güncel bir konuya değiniyorsunuz. Eğer finansal piyasanın spekülatif baskısına karşı euroyu ve elbette Avrupa Birliği’nin güçlü çekirdeğini korumak istiyorsak, İtalya ve İspanya gibi krizden çok etkilenen ve yapısal olarak daha zayıf olan üye ülkelere, bundan hiç sorumlu kılınmadan, diğer üye ülkeler tarafından yardım edilmeli. Ve Fransa tarafından da savunulan “korona senedi”ne geçilmesinin bile, bu konuda etkili bir koruma sağlayabileceğine karşı çok az şüphe mevcut. Güneydeki ülkelerin sermaye piyasalarına erişimini sağlayabilecek tek şey Euro bölgesindeki tüm üye devletler tarafından uzun vadede garanti edilen bu krediler.

Vade konusunda böylesine yardımcı bu tekliften başka bir alternatif çözüm görmüyorum. Ne olursa olsun, Fransız meslektaşına hiçbir durumda rıza göstermemesi gereken Almanya Maliye Bakanı’nın bu durumdan kaçınma çabaları pek başarılı değil.

Alman filozof, 1971’den beri oturduğu evinin penceresinden dışarıya bakıyor (Fotoğraf: Gorka Lejarcegi)

2 Nisan’da Le Monde ve Die Zeit’ta yayımlanan kolektif bir yazıda, “Şu anki koronavirüs döneminde, Avrupalılar’ın safları sıkılaştırdığını ve ortak bir gelecek için birlikte savaştıklarını göstermeyecekse, Avrupa Birliği ne işe yarıyor?’’ dediniz.

Arkadaşlarım ve ben bu soruyu hükümetimiz, Şansölyemiz Angela Merkel ve Maliye Bakanımız SPD’li Olaf Scholz için sorduk. Her ikisi de beni tamamen hayret içinde bıraktı; hâlâ bugün bile, Güney ülkelerinin protestolarına karşın on yıldır kriz politikasına inatla takılı kaldılar. Bu da Almanya ve Kuzey ülkeleri için büyük bir avantaj. Alman politikacıların ezici çoğunluğu, daha uzlaşmacı bir tutumun bileşenlerini kuvvetli bir şekilde yok edeceğinden korkuyordu. Onlar, dünya ihracat şampiyonlarımız hakkında benmerkezcilikleri ve kendini kendilerini kutlamaları ile övündükçe ve bunları körükledikçe, öte yandan basın da bu ekonomik milliyetçiliği o kadar çok destekledi.

Hükümetimizin, bu ikame milliyetçilikle, halkından normatif düzeyde yetersiz talepte bulunduğu ve böylece Avrupa hassasiyetini azalttığını gösteren karşılaştırmalı ampirik veriler var. Macron, Almanya ile ilişkilerinde bir hata yaptıysa, bu hata, diğer alanlardaki üstün nitelikleri vurgulanan Merkel’in devletçi-ulusal görüşündeki dar bakış açısını kolayca küçümsemesinden ibaretti.

Karantinayı nasıl yaşıyorsunuz?

Vaktim bilgisayar ekranı karşısında, zihnin tarihsel bilimleri üzerine çalışmakla geçiyor ki bu dönem için en az acı veren yöntem bu.

Bu küresel sağlık krizi, Avrupa’yı tehdit eden mevcut ulusal popülizmin destekçilerini öne çıkarabilir. Onlara nasıl karşı koyulabilir?

Bu soru, mevcut istisna hâliyle bağlantısız olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu soru her ülke için farklı şekilde cevaplanmalıdır. Almanya’nın nasyonal-sosyalist geçmişinden çıkarılan ders, şimdilik, aşırı sağ ideolojinin açık bir şekilde kendini göstermesine karşı bizi sağlam bir şekilde korumuştu. Bununla birlikte, siyasi partiler ve otoriteler, baskın antikomünizmi bahane ederek uzun süre buna gözlerini kapadı.

Fransa’daki örgütlü aşırı sağ uzun zamandır siyasi bir güçtü, ama ideolojik kökenleri Almanya’daki aşırı sağcılıktan farklı bir yere dayanıyor: Etnik-milliyetçilikten ziyade devletçiler. 

Bugün, temelde evrenselci bir duyarlılığa sahip Fransız solu dahi Avrupa Birliği’ne olan nefretinden dolayı zarar görmekte. Bu Fransız solu, (yine sol görüşlü bir Fransız olan) Thomas Piketty gibi birisinin aksine, antikapitalist görüşünü yoğun bir şekilde savunmayı bıraktı – sanki ulusal devlet denilen bu dayanıksız ve kırılgan gemi ile küresel kapitalimizmin yenilgiye uğratılabileceği ya da dizginlenebileceği mümkünmüşcesine!

Kendisinden hoşlanılmayan ve bölünmüş bir Avrupa Birliği’ne yeni bir soluk katmak için hangi anlatıya başvurabiliriz?

Seçilen argümanlar ve terimler şu anki kırgınlığa karşı pek yardımcı olmaz. Bu konuda sadece, mevcut sorunlara karşı somut çözümler getirmeyi sağlayabilen bir “Avrupa sert çekirdeği” işe yarar bir sonuç ortaya çıkarabilir. Neoliberalizmi ortadan kaldırmaya yönelik bir savaş, ancak böyle bir çerçevede yapılmaya değer.

Ulusal popülizmin Avrupa kamusal alanında ve entelektüel dünyada bu denli yayılmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Sağcı “entelektüel” popülizmin birtakım entelektüel iddiaları var ancak bunlar sadece bir iddia olarak kalıyor. Bu, oldukça basit bir şekilde, zayıf bir düşünce. Öte yandan, nüfusun yoksullaşmış ve ötekileştirilmiş katmanlarının çok ötesine uzanan “sıradan” sağcı popülizm, ciddiye alınması gereken bir gerçek.

Kırılgan alt kültürlerde, birçok harekete geçirici ve dolayısıyla endişe verici faktörler yaşanan dünyadaki deneyimleri etkilemekte: Teknolojik değişim, iş dünyasının devam eden dijitalleşmesi, göç fenomeni, giderek artan çoğulculuk formları vb. Bu endişeler, bir yandan, toplumsal statüyü kaybetmeye yönelik yeterince gerçekçi bir korkuyla ve diğer yandan, politik güçsüzlük deneyimiyle ilişkili. Ancak, Avrupa Birliği’nin her yerinde, milliyetçi barikatların arkasına sığınmak isteyen sağcı popülizmin etkileri, her şeyden önce şu iki şeyden oluşuyor: Ulusal devletin kendi politik aksiyon kapasitesini kaybetmesiyle ortaya çıkan öfke ve gerçek bir siyasi meydan okuma karşısında bir çeşit sezgisel savunma reaksiyonu.

İşte yapmayı kesinlikle reddettiğimiz şey şu: Bizi bu post-demokratik çıkmazdan ancak kendini -demokratik bir şekilde- tasdik etme cesareti gösterebilen birlik olmuş bir Avrupa’nın çıkarabileceğini itiraf etmek.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus