Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (80): Nedir bu “paralel yapı” meselesi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Neden tazelendi bu paralel yapı tartışması?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın söylediği bir sözle gündeme geldi. Bir süredir salgın dolayısıyla yerel yönetimlerle iktidar arasında bir sıkıntı devam ediyor. Olay basit bir hukuk tanımazlık olayı değil. O yüzden de bu sözün arada kalmaması lazım. Olup bitenler geçtikten sonra, yani sonraya dair bir takım özellikleri var. Bu yüzden de bunu dikkatle bir mercek altına almakta fayda var. Çünkü zorunlu zamanların fırsatları –iktidarlara, otoriterlere fırsatlar ürettiği yolundaki- yapılabilirlik kapasitesini büyütmekten çok, fikri alanda oluşuyor, önemli hasarlar bırakabiliyorlar. Aslında zorlu zamanların fırsatları, normalleştirilen konularda ortaya çıkıyor. Bunu daha önce pek çok sorunlu meselede gördük. Dünyanın yaşadığı krizlerde de gördük. Yeni normal üretilirken, nelerin normalleştirildiği çok belirleyici oluyor. Güvenlikçi politikalar ve benzerlerinde bunun çok net etkilerini uzun dönemde yaşadık. 

Kısaca bakalım bu yeni paralel yapı tartışması nasıl biçimlendi? Bilindiği gibi önce CHP’li belediyelerin açtığı kampanyalar bloke edildi, hesaplara el konuldu. Daha sonra bunun gerekçesi olarak İçişleri Bakanı, ‘ben devletim işkillenirim’ gibi bir açıklama yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bizim kampanyalarımızı baltalama amacıyla yürütülüyor dedi ve paralel yapı lafı ilk orada kullanıldı. En son hafta sonu, bütün bu yapılanların zihniyet özetini AKP Genel başkan yardımcısı Mahir Ünal yaptı: Sosyal medya kampanyası olarak açılan “CHP neden bunu yapıyor” etiketinin altında Mahir Ünal, “Anadolu’da ‘ayrı baş çekmek’ diye bir tabir vardır, bunun devletteki karşılığı da paralel  yapıdır” açıklaması yaptı. Dolayısıyla, CHP’nin yaptığı şey de paralel yapı iddiasıdır. Paralel yapının neye gönderme olduğunu iyi bilerek gönderme yapıyor Mahir Ünal. Neyi kodlayarak neyin düşünülmesi gerektiğini hesaplayarak söylediği çok açık. Rastlantısal seçilmiş bir laf değil paralel yapı. 

AKP’nin iddiasının yasal bir dayanağı var mı?

Türkiye’nin hala geçerli olan Anayasası’na göre, yerel yönetimler idari yapının doğal parçası. Ayrı baş falan değil, aynı gövdeye bağlı idari yapının ayrılmaz bir parçası. 1930 yılında çıkan Belediye Yasasına göre de bu böyle. Seçimle gelip gelmemesi, yetki alanları filan ayrı bir tartışma konusu ama doğrudan yerel yönetimlerin varlığı bir yasa konusu. Onların kendi yetki alanlarıyla ilgili her türlü idari tasarruf iddiasının, hizmet girişimin paralel diye tanımlanması, mevcut anayasaya ve yasalara göre mümkün değil. Hatta bunu iddia etmek doğrudan anayasaya aykırı bir tutum. Bu iddiaya dayanak oluşturulan eylemlerin hepsinin sadece bu genel kural dışında, doğrudan yerel yönetimlerin bağlı bulunduğu yasalarla da tanımlanmış hali var. Bağış toplanma yetkisi gibi bir takım hizmetlerin doğrudan merkezi yönetimin iznine bağlı olmaksızın yapılması, hatta bunun da zorunluluk olması gibi düzenlemeler var. Bir kere yerel yönetimlerin faaliyet alanını idari yapının dışında tanımlama meselesi kendisi yasal olarak sorun. 

Eğer illa bir paralellik ya da acayiplik aranıyorsa, yine Mahir Ünal’ın Dışişleri Bakanlığı ve bir takım devlet yetkilileri ile birlikte Erdoğan’ın Rusya’ya yaptığı resmi ziyaret heyetinde yer alması olabilir. Eğer Mahir Ünal bir paralellik arıyorsa, bir siyasi parti yetkilisi olarak devletler arası görüşmede, devletin yetkililerinin katıldığı bir heyetin içerisinde, ne aradığına baksın. Çünkü bu, hiçbir yasaya, yerleşik içtihatlara ve usule uymayan bir şey. Eğer paralellik aranacaksa, bir lüzumsuzluk arayacaksa, Rusya’ya gitmesinde arayabilir. Yine salgın nedeniyle Cumhurbaşkanlığı’nın yaptığı kriz zirvesinde de, benzer bir tutum alınmış ve AKP temsilcileri devletin kriz toplantısına katılmışlardı. Aslında  bu parti devleti tartışmasını, AKP’nin paralel bir devlet örgütlenmesi biçiminde algılandığı, istendiği ya da bunun normalleştirilmesi konusunu bir paralellik sorusu olarak kenara koyabiliriz. 

CHP’li belediyeler ne yaptıkları için paralel?

Kampanya düzenledikleri için hesapları bloke edildi. İstanbul’da İmamoğlu’na Ankara’da Yavaş’a  kampanyalardan soruşturmalar açıldı. Bazı CHP’li belediyelerinin aşevlerinin hesaplarının bloke edildiğini duyduk. Daha sonra sokağa çıkma yasağı sırasında ücretsiz ekmek dağıtımının engellendiği haberleri geldi. Maske, eldiven dağıtımlarıyla ilgili benzer sorunlar ortaya çıktı. Daha sonra da belediyelerin yapmaya çalıştığı sahra hastanesi mühürlenerek durduruldu. Bunların hepsi paralel faaliyetler olarak suçlandı. Baltalanma, yerel hükümet iddiası tezleri ortaya atıldı, bunun fikri arka planını doldurdu. Hem algı açısından hem de hukuki ve mantıki bağlantı açısından, yemek ve ekmek dağıtmanın nasıl genel idarenin çabalarını baltalamak olabileceği ya da bunları yapmanın nasıl bir yerel hükümet iddiası olduğunu anlamak güç. 

Yerel hükümet tabiri, yerel yönetimlerin kendi alanlarıyla ilgili karar üretme açısından yanlış değil ama öyle olduğunu var saysak bile saldırganlıkla eylemler arasında bir illiyet bağı kurmak son derece zor. Çünkü paralel yapı oluşturma gayreti gibi bir iddianın karşılığı olan eylemler var mı? Açıkçası yok. Hatta yerel karar üretme ya da o kentin insanlarının kendi kararlarını üretme konusunda, yerel yönetimlerin biraz zayıf kaldığı bile söylenebilir. İdari yapılar farklı belki ama  mesele ABD’de bunun örneklerini görüyoruz. Seçimle göreve gelmiş valilerin Trump’a karşı nasıl refleksler gösterdiğini izliyoruz. 

İdari ve yasal gerekçe yoksa, siyasi gerekçe ne?

İki noktaya bağlı olarak eleştiriler yapılıyor. 1, Erdoğan’ın daha önce söyledikleri. Erdoğan bildiğiniz gibi yerel yönetimlerden geliyor. İstanbul belediye başkanlığından bugünkü siyasi kariyerini kurmuş bir siyasi aktör. Onun daha önceki yerel yönetimlerin önemine dair sözleri bulunarak, yerel yönetimlerin böyle suçlanmasının bir çelişki olduğu anlatılıyor. Siyasi eleştiri genellikle Erdoğan’ın çelişkileri hatırlatılarak kuruluyor. 2, Muhalefetin biraz fark gösterebilen, faaliyetleriyle, hizmetleriyle dikkat çeken ve iktidara alternatif bir çıkış yarattığı için siyasi risk olarak görüldüğü ve onun engellenmeye çalışıldığı söyleniyor. Genel tartışma olarak, krizden fırsat çıkartmak ve kendisini zorlayan muhalefetin yerel yönetimlerinin sıkıştırmasını engellemek için yapıldığı tezi ortaya atılıyor. Bu iki temel eleştiri, bu işin siyasi tarafı üzerine bunlar üzerine inşa ediliyor. 

Muhalefet belediyeleri bu hizmetleriyle iktidarı sahiden sıkıntıya sokacak olanaklara sahip mi? Buradan iktidarı sallayabilirler mi? Erdoğan’ın hep söylediği gibi, “İstanbul’u kaybetmek Türkiye’yi kaybetmek olacağı için” mutlaka yerel yönetimleri engellemek mi istiyor? Bunların hepsi doğru olabilir. Bunları hesaplamış olabilirler. Ama daha kritik ve üzerine konuşulması gerek dememe neden olan şey; aslında daha yapısal bir refleksin uzantısı. Bence iktidarın kendisinde olmayan yönetimlere ve aslında kendisinde olmayan her şeye -futbol takımı da olabilir, meslek örgütü de olabilir- karşı geliştirdiği genel bir siyasi tavırla bağlı. Daha önemlisi lütuf musluklarının kimin elinde olduğu ve yalnız ve yalnız kimin elinde olacağıyla ilgili fikre ilişkin tercih. Asıl politik mesele, muhalefetin biraz dikkat çekici işler yapmasından endişe etmekten daha fazla diye düşünüyorum. 

‘Muhalefeti çalıştırmama’ eleştirisi hafif mi kalıyor?

Bu mesele, son salgın krizinden daha önce, ekonomik kriz ile başlayan özel siyasi pozisyon alışla ilgili. Krizle, artık kaynak dağıtımının yerine zarar ve zorluk bölüşümünün ya da kimlerin kollanacağının belirleyici olacağı bir konjonktüre girilmiş durumda. Artık iktidarının on yılında -çoğu ucuz para bulmayla sağlanan borçlarla dönen- kaynakları dağıtma döneminin bir süredir sonuna gelindi. Türkiye’nin ve iktidarın siyasi krizi de bununla çok bağlı. Dolayısıyla artık zararı bölüştürme, zorluklardan kimin kayırılacağını belirleme süreci. Bu süreçte, siyasi pozisyon alış çok daha belirleyici hale geliyor. Buradaki otoriterlik dozu kaynak kontrolünden çok alan kontrolüne dönük. Çünkü kaynak büyük ve büyüme istidadında değil. Artık alan tutmak daha önemli. Kaynakları dağıtmak değil tutulan alanlarla, kaybolan kaynaklardan kimin daha fazla zarar göreceğini karar verme imkanı. Siyasi güç buradan doğuyor. İtaat buradan, rıza buradan üretiliyor. Bu çok daha farklı bir siyasi pozisyon alış anlamına geliyor. Bunun kendilerinin hizmet yapmasını engelleme gayreti gibi gören muhalefetin bence sorunu yeterince doğru algılamama gibi bir sıkıntısı var. 

“Biz çok iyi hizmetler yapabilirdik iktidar bunların halk tarafından görülmesini engellemek için önümüzü kesiyor” gibi bir yaklaşım. Meselenin bundan ibaret olduğunu düşünmek, çok eksik bir şey. HDP’li belediyelere kayyum hamlesini takiben, şimdi kayyuma gerek kalmaksızın bütün CHP’li belediyelerin faaliyetlerinin bu tür bir kıskaca alınması fiili kayyum uygulamasıdır. Kayyum atamadan kayyum yönetimidir. Aslında iktidar tarafından çizilen; “Bana ait olamayan, kontrolümde olmayan haricidir”. Paralel iddiası, tamamen dışarıya çıkartmakla ilgili bir şey. Bu yok sayılanı tarif eden bir şey. Bu siyasi bir akım olabilir, parti seçmeni olabilir, kültürel bir hat olabilir, bir takım STK’lar meslek örgütleri olabilir, kurumsal yapılar olabilir. Artık yeni siyasi refleks, yok sayılanı tarif eden ve kendi kontrol alanını çizen bir çerçeve içeriyor. Siyasi tartışmayı buradan kurmak gerek. Bunun benzerlerini dünyada da görüyoruz. Trump’ın, Bolsonora’nın  yerel yöneticilerle çatışma içerisine girdiklerini görüyoruz. Krizin ürettiği siyasi fırsatı, yapılanlar üzerinden değil fikri olarak nelerin normalleştirdiği üzerinden görmeye başlamak önemli. 

Şimdilik bu kadar beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Tekrar iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus