Bulaşıcı hastalıklar uzmanı Osterholm: “Koronavirüsle mücadelede dokuz turluk bir oyunun ikinci turundayız”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Minnesota Üniversitesi çatısı altındaki Bulaşıcı Hastalıklar Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni kuran bulaşıcı hastalıklar uzmanı Michael Osterholm, neredeyse on bir yıldır küresel bir salgın olasılığına dikkat çekmeye çalışıyordu. Osterholm’a göre, bugün mücadele etmeye çalıştığımız koronavirüs, en az 1918’de 50 milyon insanın hayatına mal olan ve İspanyol gribi olarak anılan salgın kadar bulaşıcı.

Osterholm, New America adlı düşünce kuruluşu tarafından internet üzerinden düzenlenen bir etkinlikte CNN Ulusal Güvenlik Araştırmacısı Peter Bergen’in koronavirüs salgını hakkındaki sorularını yanıtladı.

Söyleşide ön plana çıkan soruların ve Dr. Osterholm’un bu sorulara verdiği yanıtların çevirisini sizinle paylaşıyoruz. Tamamını buradan dinleyebilirsiniz.

Dr. Michael Osterholm: Koronavirüsün bulaşma yolları hakkında daha detaylı bilgi sahibi oldukça, bu virüsün en az 1918’deki grip salgını kadar, hatta belki ondan daha tehlikeli olduğuna dair düşüncelerim pekişiyor. Bu, salgının 1918’deki salgınla tıpatıp aynı şekilde ilerlemesi anlamına gelmiyor. Koronavirüs vakalarının görüldüğü bu ilk halka, virüsün önümüzdeki 16 ila 18 aylık dönemdeki, dikkat edilmesi gereken ve ısrarcı dolaşımının ilk halkası olabilir.

Sonraki dalgalar 1918’deki salgının bahar ve kış dönemlerinde belli aralıklarla yükselişe geçmesine benzer bir şekilde büyüyebilir mi? Bunu kesin olarak bilemeyiz. Kesin olan bir şey varsa o da şu: Koronavirüs vaka sayısında herhangi bir düşüş gözlemek, virüs nüfusun yüzde 60’ına hatta yüzde 70’ine bulaşmadan mümkün olmayacak.

Koronavirüs salgınıyla mücadelede şu an bulunduğumuz noktayı anlatmak istediğimde hep Winston Churchill’in bir sözü geliyor aklıma: “Bu son değil. Sonun başlangıcı bile değil ama başlangıcın sonu olabilir belki.” Şu anda koronavirüsle mücadelede bulunduğumuz nokta da tam olarak bu. Dokuz turluk bir oyunun ikinci turunda olduğumuzu söyleyebiliriz. Önümüzdeki aylarda, halihazırda salgından fazlasıyla etkilenen bazı kentlerde şimdikinden çok daha fazla sayıda koronavirüs vakası görülmesi olasılığına karşı hazırlıklı olmalıyız. 

Asya ülkelerinde alınan önlemlere bakınca insanlar, birkaç ay boyunca “Çin, Singapur ya da Japonya’da olduğu gibi önlemler alırsak salgını kontrol altına alabiliriz” diye düşündü. Bugün gelinen noktada insanlar bu kapsamlı, hatta bazılarımızın “aşırı” olarak da niteleyebileceği önlemlerin etkilerini kaybetmeye başladığını fark ediyor. 

Singapur’da virüsün yayılma hızının arttığı gözlemleniyor, olağanüstü hal ilan edilen Japonya’da da durum farklı değil. Çin’deki durum ise daha da kafa karıştırıcı, orada yeniden kalabalık grupların sokağa çıktığını görüyoruz. Çin’den gelen haberler, koronavirüs test sonucu pozitif çıkan çoğu bireyin Kovid-19 semptomlarından hiçbirini göstermediği yönünde.

Çin hükümetinin koronavirüs vakalarının görülmeye başlandığı Hubei bölgesinde insanların işe dönmesine izin vermesi de beni endişelendiriyor. Önümüzdeki günlerde Çin’in diğer bölgelerinde vakaların yeniden artmaya başlamasından endişe duyuyorum. Asya ülkelerine bakıp, oralardaki uygulamaları “mükemmel model” olarak örnek alamayız. ABD, koronavirüs ile mücadelede kendine özgü, uzun vadeli bir yol haritası çizmeli ve buna göre hareket etmeli.

Peter Bergen: Bu uzun vadeli yol haritası nasıl olmalı peki?

Osterholm: Skalanın iki ucunda diyebileceğimiz iki seçeneğimiz var ve bu iki kutup arasında kalan bazı uygulamalara başvurabiliriz. Bunlardan birincisi, Vuhan kentinde yapıldığı gibi, gerek toplumu gerek ekonomiyi tamamen kilit altına almak. Birçoğumuzun anlayacağı üzere bu, sadece ekonomimizi mahvetmekle kalmaz, aynı zamanda bildiğimiz anlamda toplumun da sonu demek olur.

Bunun alternatifi ise virüsün toplumun tamamına yakınını yıkıp geçene kadar yayılmasına tıpış tıpış izin vermek, ki bu yaklaşıma iki nedenden dolayı karşıyım: Birincisi, sadece ABD’de milyonlarca insan ölebilir. İkincisi, bu yaklaşım sağlık sistemimizin çökmesine neden olur. 

Bir orta yol olmalı. Ekonomimizi ve günlük yaşantımızı yeni enfeksiyon dalgalarının ortaya çıkışını hızlı bir şekilde tespit edebilecek biçimde işler hale getirebiliriz. Yeni bir dalgalanma görüldüğünde ise virüsün daha fazla yayılmasını önlemek için yeniden sosyal mesafe ve tecrit gibi önlemlere başvurabiliriz. Ben buna “iğneden iplik geçirmek” diyorum. 

Bu arada, ben “sosyal mesafe” kavramının kullanımını doğru bulmuyorum. Onun yerine “fiziksel mesafe” kavramını kullanabiliriz ve çağımızın teknolojik imkanlarından, internetten sosyalleşmek, sosyal kalmak için faydalanabiliriz.

Bergen: 1918 yılında 50 milyon insanın ölümüne sebep olan İspanyol gribi salgınından söz ettiniz. O günden bugüne halk sağlığı imkanlarının iyileştiğini varsayıyorum?

Osterholm: Elbette, bugünkü koronavirüs salgınının, 1918’deki grip salgınıyla benzer oranda ölümlere yol açacağını iddia etmiyorum. Bugün geçmişe oranla küresel anlamda çok daha büyük bir nüfusa sahibiz. Ancak bulaşıcı hastalıklarla ilgili çalışmalarda elde edilen bulgulara baktığımızda, bugünkü salgının 1918 yılındaki salgına benzer bir yol izlediğini görebiliyoruz. Tabii bir fark var. O dönemde, bugünün aksine, genç yetişkinlerin ölüm oranı daha yüksekti. Günümüzdeki bu salgına neden olan virüsün koronavirüs olduğunu, 1918’deki gibi bir grip virüsü olmadığını da unutmayalım. İki salgının benzer eğilimler gösterip göstermediğini ilerleyen zamanlarda daha net anlayabileceğiz. 

Bergen: Koronavirüse karşı bağışıklık kazandığımızı tescil eden ulusal sertifikalar alıp işimizin başına döndüğümüz bir dünya mümkün mü? Aynı bağlamda, bazı test sonuçlarının hatalı olabileceğini varsayarsak, bu yaklaşım işe yarar mı?

Ostereholm: Geçen günlerde bu fikrin bazıları tarafından gündeme getirildiğini gördüm. Buna benzer bir ulusal bağışıklık programı başlatmadan önce kavramamız gereken iki nokta var. 

Birincisi, test sonuçlarından tam olarak ne anlamalıyız? Pozitif bir antikor testi bir bireyin bağışıklık kazandığını göstermeye yeter mi? Bence bu oldukça riskli. Enfeksiyonunun seyrek görüldüğü yerlerde pozitif çıkan bir antikor testi, gerçekten pozitif olabileceği gibi yanlış sonuç vermiş de olabilir. 

İkinci olarak, test yapmanın ne anlama geldiğini bilmeliyiz. Sanırım virüsün bulaştığı ya da virüs bulaştığından şüphe duyulan bazı sağlık çalışanları vardı ancak onlara test uygulanamadı. Bugün bu çalışanların antikor testi sonuçlarının pozitif mi negatif mi olduğunu ve virüse karşı bağışıklık kazanıp kazanmadıklarını biliyor olsaydık, harika olurdu! Sağlık sektöründe çalışanların yüzde 20’sinin hatta 30’unun koronavirüse karşı bağışıklık kazandığından emin olduğunu bir düşünün, bunu bilmek gerçekten çok rahatlatıcı olurdu.

Bergen: ABD neden yeterli miktarda maske, eldiven, önlük gibi kişisel koruyucu ekipman tedarikinde başarılı olamadı? İzlenen politikalar mı başarılı değildi, ortada başka bir sorun mu vardı?

Osterholm: Bence bu başarısızlığa neden olan birden fazla faktör sözkonusu. Öncelikle, salgının gidişatına ilişkin öngörümüzün yeterli olmadığı ortada. Ülkenin sahip olduğu N-95 maske stoku stok denemeyecek kadar azdı. 

Şu anda, ülkenin genelinden sorumlu olması için elli farklı eyalette elli farklı valiye görev düşüyor ve bence birçoğu takdire şayan bir performans sergiliyor. Valiler ipliği iğne deliğinden geçirmeye çalışıyor ve bunu yaparken yalnız bırakılıyorlar. 

Lojistik açıdan baktığımızda, valiler neden aniden özel tedarik pazarına giriyor? Muhtemelen birçok kez ve birçok yerde duyduğunuz gibi, elli eyaleti e-Bay benzeri bir ortamın içine çektik ve şimdi bütün eyaletler ve büyük şehirler birbirini yenmek, yeterli stoka sahip olabilmek için bahisleri artırıyor. Bu resmen çılgınlık.

Yapmamız gereken şey, belli standartları oturtmak. Örneğin hangi eyalette solunum cihazı ihtiyacına öncelik verilmeli ve neden? Hangisinde kişisel koruyucu ekipman tedariğine öncelik verilmeli ve neden? Daha sonra var olan stokları bu öncelik listeleriyle eşleştirmeliyiz. Her eyalette ihtiyaca uygun miktarda malzeme bulunmuyorsa bile, en azından bu şeffaf bir şekilde ortaya konmuş olur. 

Bergen: Artık virüsün havaya saçılan damlacıklar yoluyla yayılabildiğini biliyoruz. Bu durumda eczane ve market gibi ihtiyaçlarımızı karşılamak için halka açık yerlere giderken aldığımız risk görece ne kadar büyük? İnternetten sipariş vermeyi mi tercih etmeliyiz, ürünleri uzaktan teslim almayı mı? Bir mağazadaki insanların çoğu maske kullanıyorsa içeri girmek güvenli mi mesela?

Osterholm: Bu yanıtlaması çok zor bir soru.

El yıkamaya ve çevremizle kurduğumuz temasa dikkat etmeyi gereğinden fazla vurguladığımızı kabullenmeliyiz. Ben hayatım boyunca el yıkamanın önemini anlatıp, bu konuda nutuk çektim durdum. El yıkamak elbette önemli. Ancak hem entelektüel hem bilimsel açıdan kamuoyuna karşı dürüst olmalıyız ve ellerimizi yıkamayı sürdürmekle birlikte, el yıkamanın bizi virüse karşı tamamen koruyacağı gibi bir yanılgı içinde de olmamalıyız. 

Bu virüs, çoktan bulaştığı insanların etrafındaki havada asılı kalabilir ve biz de aynı havayı soluyor olabiliriz. Kamusal alanlara her gittiğinizde, virüsün size bulaşma riski artıyor demektir. Tekrar ediyorum, bunları dürüst olmak adına söylüyorum.

Bu market alışverişine çıkmamanız anlamına mı geliyor? Yani, eğer yüksek risk grubundaysanız internetten sipariş etmeyi ya da birisinden alışverişi sizin için yapıp ürünleri kapıya bırakmasını rica edebilirsiniz. Böylece kişisel temastan kaçınmış olursunuz. 

Tabii bu, “Ben düşük risk grubundayım ve virüs bana bulaşsa bile etkisi çok kötü olmayacaktır” demek için bir bahane değil. Yine de, virüsü diğer insanlara bulaştırabileceğinizi, taşıyıcı olabileceğinizi düşünmek zorundasınız. 

Yaşamayı durduracak halimiz yok. Önümüze bakmalıyız. Ancak bireylerin topluma dönüşünü sağlarken, ciddi düzeyde hatta ölümcül bir hastalığa yakalanmalarını istemeyiz. Bu yüzden temkinli olmak zorundayız.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus