Yeni “normalimiz” nasıl olacak? İpuçları ortaya çıkmaya başlıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
New York Times gazetesinden Max Fisher, koronavirüs salgını sona erdikten sonra hayatlarımızın ve toplumun nasıl şekillenebileceğini ele alan bir haber kaleme aldı. Özge Çakır'ın çevirisiyle sunuyoruz.

Koronavirüs salgını sona erse de virüs bulaşır endişesiyle bir süre daha birbirimizden çekinmeyi sürdüreceğiz gibi görünüyor. Ama bu zorlu dönem bize aynı zamanda hiç tatmadığımız bir aidiyet hissi ve farklı bir toplum olma bilinci de kazandırabilir. 

Koronavirüsü yenmek için yürütülen bilimsel çalışmaların ve alınan önlemlerin, salgın süresince izlenen politikaların gölgesinde dikkatlerden kaçan ama bir o kadar da önemli bir faktör hayatımızı şekillendiriyor; salgınla birlikte, salgına cevaben biz de bir değişim sürecinden geçiyoruz.

Bu süreçte davranış ve düşüncelerimizde, insan ilişkilerimizde bazen bile isteye ama çoğunlukla farkında olmadan, bazıları geçici ama diğerleri muhtemelen kalıcı hale gelecek değişimler “yeni normalimizi” tanımlar hale gelecek. 

Bugün yaşadığımız benzerine nadiren rastlanan bir kriz olabilir ama bireylerin ve toplulukların uzun süren bir tehlike ve tecrit altında kalmak zorunda bırakıldıklarında sergiledikleri belli davranış kalıpları mevcut.

“Hayat bir şekilde devam ediyor, bir şekilde yaşıyorsunuz”

“O kış bunun böyle gideceğini, bunun yeni hayatımız haline geldiğini anlamıştık” diyor Velibor Bozovic, 1990’larda Saraybosna’da hayatı durma noktasına getiren kuşatmayı hatırlatarak, “Hayat bir şekilde devam ediyor, bir şekilde yaşıyorsunuz. Tıpkı bugün insanların bu yeni duruma uyum sağlamaları gibi” diye ekliyor.

Neredeyse dört yıl süren kuşatma boyunca bireylerin topluluk, bellek hatta zaman algılarının bütünüyle değiştiğini söyleyen Bozovic ve onun gibi Bosna savaşından sağ kurtulanlar, bir mucize olmazsa en az bir ya da iki yıl sürmesi beklenen bu salgın sürecinde savaş döneminin yankılarını zaten hissediyor.

Salgınlar ve kuşatmaların bireyler ve toplumlar üzerindeki etkileri hakkındaki araştırmalar ve koronavirüsle ilgili bugüne kadar edindiğimiz bilgiler, bizlere önümüzdeki aylarda nelerle karşılaşabileceğimize dair ipuçları sunuyor.

Odaklanma, başkalarıyla birlikteyken kendimizi rahat hissetme, gelecek hakkında önümüzdeki birkaç günden öteye geçecek planlar yapma gibi becerilerimiz körelebilir ve bunun kalıcı sonuçları olabilir. Ama aynı zamanda tehlike anlarında harekete geçen hayatta kalma dürtümüz bize komşularımıza göz kulak olarak, etrafımızdakilere bakarak bu tehlikeyle mücadele etme gücü verebilir. 

Bugünlerde Montreal’de fotoğraf üzerine akademik çalışmalar yürüten Bozovic, “Biz insanlar her duruma uyum sağlayabilmek konusunda oldukça becerikliyiz. Durum ne kadar kötü olursa olsun, insan uyum sağlıyor. Elinden gelenin en iyisini yaparak yaşamayı sürdürüyor insan” diyor.

Yarı karantina ve aralıklarla tekrarlanan tecrit uygulamalarıyla yeni bir dünya

Koronavirüs, etkili bir aşı sayesinde ya da şartlara uygun bir şekilde düzenlenmiş, küresel çapta karantina uygulamalarıyla kontrol altına alınana kadar -ki Harvard Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırmanın sonuçları, bu uygulamaların işe yaraması için aradan en az iki yıl geçmesi gerektiğini öngörüyor-  bu salgınla başa çıkmaya yönelik çabalar günlük yaşantımızın merkezinde olmaya devam edecek gibi görünüyor. 

Henüz ortaya konmuş kesin bir çözüm yok, ancak halk sağlığı uzmanlarından belli ve benzer doğrultularda öneriler geliyor.

Kalabalık grupların bir araya gelmesine bir süre daha seyrek rastlanabilir. Daha önce Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’nde komisyon üyesi olarak görev yapmış Scott Gottlieb liderliğindeki ekip tarafından hazırlanan bir rapora göre, toplantılar elli ya da daha az kişinin katılımıyla gerçekleştirilmeli.

Bu durum, düğün, spor müsabakası ve konser gibi birçok etkinliğin gerçekleşmesini engelleyecek ve toplu taşıma araçlarının kullanımını azaltacaktır. Çok sayıda alışveriş merkezi, spor salonu, restoran, bar ve ibadethane, aynı şekilde işyerleri ve fabrikalar, uzun bir süre tamamen ya da kısmen kapalı kalabilir.

Özellikle salgını kontrol altına almayı başaran ülkeler virüsün yeniden yayılmasını önlemek isteyeceğinden, katı seyahat sınırlamalarının sürdürülmesi muhtemel.

Vaka sayısında azalmanın gözlenmesi ya da siyasi ve ekonomik baskıdan dolayı zaman zaman bu önlemlerin gevşetilmesi de mümkün. Ancak koronavirüs dünyanın herhangi bir yerinde var olduğu sürece, salgının yeniden patlak vermesi ve dolayısıyla tecrit ve karantina önlemlerinin yeniden uygulanması da aynı şekilde olasılıklar dahilinde.

Hükümet yetkililerinin verdiği çelişkili mesajlar dikkate alındığında, günlük yaşantımızda hangi durumlarda risk almaya değip değmediği, nasıl hareket etmek gerektiği de vatandaşların inisiyatifine kalmış gibi görünüyor. Örneğin yetkililer mağazaların yeniden açıldığını duyursalar bile, çalışanlar da müşteriler de tamamen güvende hissedene kadar bu mağazalara yeniden gitmek istemeyecektir.

Kontrolü ele geçirme isteği

Kontrol edebileceğimizin, hatta belki kavrayabileceğimizin ötesinde güçler günlük yaşantımızı yönetmeye başladıkça, kurallar ve davranış standartlarımız da hızla değişebilir. 

Singapur Ruh Sağlığı Merkezi’nde psikiyatr olarak görev yapan Kang Sim’e göre, alışkanlık haline gelmiş uğraşlar, ”normallik“ algısı, özgürlük ve yüz yüze iletişim kurma olanakları üzerindeki kontrolü kaybetmek, bireylerin 2003 yılında görülen akut solunum yetmezliği (SARS) salgını sırasında gösterdiği tepkiyi büyük ölçüde etkiledi.

SARS, Ebola ve domuz gribi salgınları hakkındaki çalışmaların tümünde, kaygı, depresyon ve kızgınlık hislerinin neredeyse evrensel denebilecek derecede yükselişe geçtiği gözlemlendi. Aynı çalışmalarda bireylerin kontrolü yeniden ele geçirmeye yönelik davranışlar sergilediği, örneğin, beslenme ve temizlik alışkanlıklarına dikkat etmeye ya da daha çok haber okumaya başladıkları da fark edildi.

Pratt Institute’te savaşın insan psikolojisini nasıl etkilediği üzerine çalışmalar yürüten psikolog Luka Lucic, ”Köklü değişimlerin gözlendiği dönemlerin uzaması, insanların da bir şekilde değişmesine yol açıyor“ diyor.

Lucic, Saraybosna’daki savaşın mağdurları üzerindeki çalışmaları sırasında, bireylerin birçoğunun uzamsal farkındalık becerilerinin aşırı gelişmiş olduğunu gözlemledi. Ömür boyu zihinlerinde taşımayı sürdürecekleri bombalardan ve mermilerden kaçabilmek için geliştirdikleri bir beceri bu. Örneğin, SARS ve Ortadoğu solunum sendromu (MERS) salgınlarının görüldüğü toplumlarda, basit bir grip ya da soğuk algınlığı sırasında bile maske kullanımının oldukça yaygın olduğu görülüyor. 

Koronavirüs salgını kontrol altına alındığında bile yabancılarla bir araya gelmeye ve kalabalık gruplar halinde görüşmeye karşı isteksizlik, bize virüs bulaştırabilecekleri gerekçesiyle kendimizi tehdit altında hissetmek gibi duygular uzun yıllar boyunca aklımızın bir köşesinde kalabilir.

Örneğin Saraybosna’daki savaşta hayatta kalmayı başaran Velibor Bozovic, evinin yakınında bulunan ve genellikle keskin nişancıların hedefinde olduğu için geçmekten kaçındığı bir sokağı anımsıyor ve bugün hâlâ o sokağa uğramadığını fark ediyor. 

“Aylarca o sokaktan geçmedim. O korku geçmek bilmiyor, sizinle kalıyor. Böyle olmaya devam edeceğinden de eminim” diyor Bozovic, çok daha derin değişimlerin öngörülmesi zor olsa da tek bir şeyin apaçık ortada olduğunu söylüyor: “Diğer insanlarla fiziksel etkileşimimizi temelden sarsacağı kesin.”

Sosyal bir hayvan olarak insan

Dünyanın geneline yayılmış krizler sırasında gözlenebilecek psikolojik değişimlerin en büyüğü, komşularının iyi olduğundan emin olmak, ihtiyacı olanlara yardımcı olmak, arkadaşlar için yemek pişirmek gibi “başkalarına yarar sağlama niyeti” içeren davranışlarda görülebilir.

Düşmanca bir çevrede sıkışıp kalmış ilk insanlar, genelde birkaç yüz kişilik gruplar halinde işbirliği yaptıklarında gelişme gösterdiler. Şimdi bir kez daha doğa tarafından kuşatıldığımız ve küçük topluluklara ayrıldığımız bugünlerde, hayatta kalma içgüdülerimiz yeniden canlanıyor.

Dr. Kang Sim, SARS salgını boyunca insanların belki de hiç olmadığı kadar birbirlerine baktıklarını, sahip çıktıklarını söylüyor. Kapitalist çabaların ve rekabetin had safhada olduğu Singapur’da bile bugün yine aynı şekilde insanların birbirine sahip çıktığını söylüyor. Sim, düşünce biçimimizdeki bu tip değişimlerin sadece kriz süresince başkalarını düşünmekle sınırlı kalmayıp, krizin ötesinde bir duygusal evrimi de beraberinde getirebileceğini belirtiyor.

Columbia Üniversitesi’nden siyasetbilimci Dipali Mukhopadhyay, toplumların çatışmalarla nasıl başa çıktığı üzerinde çalışıyor ve “İnsanların dayanışma içinde olduklarını gösterdikleri bütün o farklı yollar, kriz süreçlerinde onları harekete geçiriyor” diyor.

Dr. Mukhopadhyay, Suriye’nin başkenti Şam’ın yakınında, savaşın uzun zamandır sürdüğü Darayya bölgesinde bağış toplama ve toplumsal dayanışma için çalışan örgütlerin, barışın hâkim olduğu toplumların birçoğunda gözlenemeyecek kadar yaygın olduğunu belirtiyor. 

Şimdi ise benzer davranışların aralarında New York’un da olduğu, salgının yayıldığı farklı şehirlerde görülmeye başladığını belirten Dr. Mukhopadhyay, mahallelerin yerel destek grupları etrafında toplandığını, insanların içgüdüsel olarak yakın çevrelerini korumaya odaklandığını söylüyor. 

Kabullenişle gelen uyum ve direnç

Singapur’dan Dr. Sim, salgının ilk günlerinde bireylerin bu yeni gerçekliğe direnmekle onu kabullenmek arasında kaldıklarını ve “normal olanı” korumaya çalışırken ya da her şeyin normale dönmesi için günleri sayarken bireylerin şimdi olduğu gibi kendine işkence edebileceğini belirtiyor.

Hayatta kalmayı başaranlar, kurtuluşun, normalde aklına bile getiremeyeceğimiz koşulları kabul etmekle mümkün olduğunu söylüyor: Birey olarak bütün bu olup bitenlere neden olan, zaman zaman hayatını tehdit eden güçler üzerinde kontrolümüz yok denecek kadar az. 

“Bunlar, Afganistan’da yaşayanların sürekli olarak hissettiği duygular” diyor Dr. Mukhopadhyay, “Yarın ne olacağı hakkında hiçbir fikrinizin olmadığını ve dün muhtemelen çok kötü bir şeyin yaşandığını varsaymak gibi bir şey bu. Sonuç olarak insanlar sürekli ânı yaşıyor” diye ekliyor.

Yapılan planlar kısa vadeli ve değişime açık olma eğilimindedir. Bireyler tehlike hissi biraz olsun uzaklaştığında, bunun geçici olduğunun bilincinde, anlık sevinçlerin tadını çıkarmak için gayret eder. Şiddet ve kargaşa kötü hissettirmeye devam eder ama en azından ortada parçalanabilecek bir normallik ya da kontrolü ele geçirme beklentisi yoktur. Acı derinlere iner ama direncimiz de artar.

Salgının muhtemelen süreceği önümüzdeki günlerde bu, düğün ya da konser gibi etkinlikleri günler hatta haftalar içinde, her an iptal edilebileceklerini bile bile planlamak anlamına gelebilir. Seyahat, iş fırsatları ve hatta ilişkiler bile daha fırsatçı, kısa vadeli olma eğilimi gösterebilir.

“Benim için dirençli olmak bu anlama geliyor” diyor Dr. Mukhopadhyay, “Acı çekmeye direnmektense, acıyı sahiplenmek ve kabullenmek. Bence bu, zorluklarla mücadelenin sürdürülebilir olması için gereken yaşam şekli.” 

Derin yara izleri

Araştırmacılar, geçmişteki kriz dönemlerinden kaynaklanan en derin travmaların ancak krizler sona erdikten sonra ortaya çıktığını keşfetti.

Londra’da yaşayan bir psikolog, Stephen Blumental, “Savaş ve travma hakkında bildiğimiz bir şey varsa o da travmalarımızı savaş sırasında baskılamayı başardığımız, ancak problemlerin savaş sonrasında ortaya çıktığıdır” diyor. 

O zamana kadar farklı şekillerde de ortaya çıkabilir. Bireyler duygularını kontrol altına almakta güçlük çekebilir, öfke ve panik en baskın duygular halini alabilir. Uykusuzluk ve madde bağımlılığında artış gözlenebilir.

Bosna savaşından sağ kurtulan Bozovic, 2006 yılında, ortaya çıkmak için on yıl bekleyen, travma sonrası stres semptomları göstermeye başladı. “Hepimiz bununla yaşamayı bir şekilde öğreneceğiz. Bu kaygı, endişe hissi neye dönüşür bilemem ama hep içimde bir yerde olacak” diyor Bozovic.

Bu, zorlu koşulları atlatıp hayatta kalanlar arasında yaygın bir tahmin. Kriz dönemleri bittiğinde, eskiden yaptığımız birçok etkinliğe nasıl hızla dönebildiğimizi görmek bizi şaşırtabilir. Ama insanlarla fiziksel temastan korkmak temel değişimlere yol açabilir.

“Bu endişe uzun süre geçmek bilmeyecek ve insanların birbiriyle olan etkileşimlerini derinlemesine etkileyecek, uzun süreliğine değiştirecek” diyor Bozovic, “Belki de sonsuza kadar.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus