Dexter Roberts: “Koronavirüs salgını Çin’deki göçmen işçileri ülkeye yabancılaştırdı”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
The Diplomat yazarı Mercy A. Kuo’nun, Çin Kapitalizmi Miti (The Myth of Chinese Capitalism) kitabının yazarı Dexter Roberts ile gerçekleştirdiği söyleşinin çevirisini paylaşıyoruz.

“Çin kapitalizmi” neden bir mit? Kitabınızda açıkladığınız başka mitler de var mı?

Dexter Roberts (D.R): Mit olan Çin’in giderek daha kapitalist olduğu düşüncesi. Yani insanlar Deng Şiaoping önderliğinde daha açık bir ekonomik modele giden Çin’de gerçekleştirilen ekonomik reformların bugün hâlâ devam ettiğini düşünüyor. Ancak hükümet, iş dünyası ve toplum üzerinde her zamankinden daha büyük bir baskı kurmak istiyor ve bu da ekonomik reformları yavaşlatıyor.

Bir başka mit ise Çin’in zaten kalabalık ve etkili olan orta sınıfının sınırlarını genişletmek istediği ve bunu ülkenin yarısını oluşturan ve ikinci sınıf vatandaş olarak görülen göçmen işçiler ve kırsal bölgelerde yaşayan insanları sisteme entegre etmeden gerçekleştirebileceği düşüncesi.

Bir diğer mit ise ekonomik olarak giderek büyüyen Çin’in oluşturduğu otoriter sistemin diğer ülkeler için bir model haline gelebileceği düşüncesi.

Şi Cinping yönetimi altında fabrika ve işçiler arasındaki ilişki nasıl bir dönüşüm geçirdi?

D.R: Şi Cinping yönetimi altında, daha az işçinin olduğu daha yaşlı bir ülke nüfusu oluştu. Yani imalat ücretleri arttı ve Çin’de çalışan işçilere ödenen maaşlar Malezya ve Meksika’da çalışan işçilerin maaşlarını geçti. Çin yönetimi de fabrikalardaki otomasyon sistemlerini geliştirecek uygulamalara gitti. İşçileri robotlarla değiştirme politikası 2025 hedefleri doğrultusunda Çin’in ulusal önceliği haline geldi. Aynı zamanda Şi Cinping yönetiminde önceden güçlü olan işçi organizasyonları kapatıldı ve liderleri tutuklandı. Bu yüzden fabrikalar ile işçiler arasındaki ilişkilerde gerilimin arttığını gözlemledik. Koronavirüs kriziyle birlikte Çin’deki göçmen işçiler uzun zamandır çalıştıkları şehirlerde kendilerini huzursuz hissediyorlar.  

Çin’in kendisini “dünyanın fabrikası” olmaktan vazgeçerek başka bir ekonomik modele taşıyacak bir planı var mı?

D.R: Fabrikalara otomasyon getirmenin ve ürünlerin değerini artırmanın yanı sıra, Çinli yöneticiler ülkenin ekonomik gücü artırmak için Çin halkının tüketim gücüne güvenmeyi ve ithalatın ekonomik büyümedeki payını düşürmeyi hedefliyor. Eski “ucuz işçi” modeli artık sürdürülebilir değil. Ayrıca çok fazla enerji israfı ve kirlilik yaratıyor. Yani Çin yönetimi yerli üretimin gayri safi yurtiçi hasıladaki payını arttırmak istiyor. Şu anki pay yüzde 20 civarında ve dünya ortalamasının yüzde 40 olduğunu düşünürsek bu oran yetersiz görünüyor.

Çin aynı zamanda e-ticarette de ilerlemek ve mobil uygulamalar geliştirmek istiyor. Yine de son zamanlarda yeni bulunan işlere baktığımız zaman çoğunun restoran garsonluğu ya da motosiklet kuryeliği gibi düşük ücretli meslekler olduğunu görüyoruz.

Koronavirüs krizinin Çin’in politik-ekonomisi üzerindeki etkisi ne olacaktır?

D.R: Çin’deki şehirler virüsün ağır etkilerinden kurtulup yavaş yavaş normalleşmeye başlıyor. Ancak aynısını kırsal bölgeler için söyleyemiyoruz. Şehirlilerin, göçmenleri hoşlanılmayan yabancılar ve potansiyel hastalık taşıyıcıları olarak gördüğü ve şehirlere dönüşlerini yasaklamaya çalıştıkları bir ortamda göçmen işçiler de çalıştıklara yerlere geri dönmekte zorlanıyorlar. Pek çoğunun çalıştığı işler salgından oldukça olumsuz şekilde etkilendi. İthalat fabrikalarında çalışanlar küresel durgunluktan dolayı eskisi kadar verimli çalışamazken hizmet sektöründe çalışanlar da müşterilerinin büyük kısmını kaybetti.

Bütün bunlar hükümetin ülkeyi yönetme becerisini zorlayan unsurlar. Hükümet ve toplum arasında zaman içinde üstü kapalı gelişen bir uzlaşı var. Buna göre şehirlerde yaşayan insanlar sivil hak taleplerini yoğun şekilde dile getirmiyorlar ve hükümet bu kişilerin yaşam standardının yükselmesini sağlıyor. Ancak kırsal bölgelere gidildikçe bu durum gerçekliğini kaybediyor. İşler kayboldukça ve insanlar aç kalmaya başladıkça Çin hükümetinin geri bıraktığı toplum kesimleri tarafından daha fazla protesto edildiğini görebiliriz.

ABD’deki seçimler sonucunda başkanlık koltuğuna oturacak kişi için Çin-ABD ilişkilerindeki en büyük zorluk ne olacaktır?

D.R: Ticaret savaşı geçici olarak durdurulmuş olsa da ABD ve Çin arasındaki ekonomik ve siyasî rekabet hâlâ büyük. Zaten en temelde uluslararası alanda daha fazla siyasî etki alanı talep eden yükselen bir güç ile uzun zamandır dünyanın tek süper gücü olan ve sahip olduğu etki alanından hiçbir şekilde feragat etmek istemeyen yerleşik bir güç var. Bu kaçınılmaz olarak bir rekabet ortamı oluşturuyor ve haliyle iki ülke de birbirini zayıflatmak niyetinde. ABD başkanı kim olursa olsun en büyük zorluğu bu iki farklı gelecek tahayyülü ile nasıl başa çıkacağı olacak. Öte yandan nükleer silahların yaygınlaşması, iklim değişikliği veya koronavirüs gibi önemli küresel tehditler mevcut. Yani dünyanın en güçlü iki ülkesinin işbirliği içinde hareket etmesine de her zamankinden fazla ihtiyacımız var.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus