İstatistiklerin ardında tutamadığımız yasımız: “Göremediğimiz, tanıyamadığımız ve anısını yaşatamadığımız ölüler, iki arada bir derede kalan hayaletlere dönüşüyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“Babamı en son yoğun bakım odasına götürülürken gördüm, birbirimize son kez el salladık, o kadar. Son anlarında yanında olamadık, ailecek karantinadaydık. Babam hayattayken sık sık evimizin yanındaki camiye giderdi. Biz de oraya gittik, cenaze namazı kılınsın diye. Meğerse cami de karantinadaymış. Başka bir cami imamı bulduk sonra. Astronot kıyafetli adamlar babamı gömdüler, tabutun içinde… Biz olan biteni uzaktan izleyebildik sadece, imam bile uzak duruyordu babamdan (…) Sanki bir sis bulutunun içinde bir film oynuyor da biz de o bulutun içinde seyirci gibi dışarıdan filmi izliyormuşuz gibiydi. Hâlâ inanamıyorum babamın öldüğüne, kabullenemedim” – Bunlar babasını koronavirüs salgınında kaybetmiş birinin sözleri.

Koronavirüs salgınından kaynaklı ölümlerin sayısı tüm dünyada ve Türkiye’de gün geçtikçe artıyor. Her gün kaç kişinin daha hayatını kaybettiğini, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Twitter hesabında paylaştığı turkuaz renkli grafikleri takip ederek öğreniyoruz. Bu grafiklerde yer alan küsuratlı sayılar, oranlar ve istatistikler ile neler yaşadığımızı ve neleri kaybettiğimizi anlamaya çalışıyoruz.

Peki vedalaşabiliyor muyuz kayıplarımızla? Yasımızı tutabiliyor muyuz? Ölüm Terbiyesi (2018) kitabının yazarı, sanat kuramcısı Prof. Dr. Zeynep Sayın ve psikiyatr Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu ile konuştuk.

Koronavirüs salgını için “Görünmez bir düşman ile savaş halindeyiz” diyor dünyanın pek çok ülkesindeki kamu otoriteleri. Salgın ile savaş arasında böyle bir benzerlik kurulabilir mi? Biz şu an savaşta mıyız gerçekten?

Zeynep Sayın: Devletlerin ve iktidarların, salgınla mücadelede savaş terminolojisini kullanması tümüyle yersiz. Çünkü ortada ötekileştirilebilen somut bir düşman yok. Dolayısıyla buna “savaş” demek, belki de Lacan’ın “reel” olarak tarif ettiği, ismi, cismi, canlı olup olmadığı bile belli olmayan bir nanopartikel olan bu virüsü, yine kendi terminolojimize çevirerek niteleme ve sınırlama çabası aslında.

Cem Kaptanoğlu: Salgın hastalıklara “düşman” veya “savaş” konseptleri ile yaklaşmanın pek uygun olmadığını düşünüyorum. Kovid-19, uluslar ya da insanlar olarak “bize” kötülük yapmak ya da huzurumuzu çalmak iradesiyle örgütlenmiş bir fail değil. O, evrimsel içgüdüyle var kalmaya çalışan bir RNA virüsü, bir ölümcül sarmal. Bilinci, farkındalığı olan biz insanlarız. Bu sayede onu tamamen yok edecek veya zararsız hale getirecek, başka bir deyişle, onunla birlikte yaşamanın yollarını bulacak olan bizleriz. Bilim de zaten bunu yapıyor, onu anlamaya, tanımaya çalışıyor. “Düşmanı” görünmez kılan, onun çıplak gözle görülmemesi değil. “Düşmanı” görünmez kılan onun dağılımı, etkileriyle ilgili hakikati anlamsız kaygılarla toplumdan saklayan otoritelerdir.

Şu an koronavirüs kaynaklı ölümlerin istatistiklere, yaş aralıklarına ya da alt hastalıklara hapsedildiği bir dönem yaşıyoruz. Üstelik artık bu sayıların doğruluğundan da şüphe eder hale geldik. Kayıplarımızın ilan ediliş şekli ve kamuoyunda oluşan güvensizlik ne gibi sorunlara yol açabilir?

Zeynep Sayın: Eğer modern insan, yaşamını kendi siyasetine dahil edebilen, canlılığıyla siyasal varlığını birbirinden ayırabilen bir varlık ise, gerçekten de burada Elias Canetti’nin “Bir ölü artı bir ölü iki ölü değildir” sözü devreye giriyor. Ölüm, sayı ile ölçülebilir bir şey değildir çünkü her canlı biricikliği ile vardır. Tüm bu istatistiksel ve nüfussal tanımlamalar, ölümün biricikliğini elinden alıyor. Şu an ölülerimizi tanıyamamak ve onların hatıralarını yaşatamamak, ölülerimizi tıpkı virüs gibi tanımı olmayan bir şeye dönüştürüyor. Göremediğimiz, tanıyamadığımız, ziyaret edemediğimiz, anısını yaşatamadığımız ölüler, iki arada bir derede kalan hayaletlere, hortlaklara dönüşüyor.

Cem Kaptanoğlu: Yetkililerin salgının boyutları ve etkileri ile ilgili açıklamalarının kamuoyu nezdinde güvenilirliğinin tartışılmaya başlandığı bu günlerde, güvensizlik ve öngörememe durumu, kaygıyı arttırabilir. Toplumsal kaygının arttığı böylesi dönemlerde insanlar, tehdit unsurunu konumlandırma, tanımlama ve anlama ihtiyacı duyarlar. Yetkililerin sözlerine güvenilmemesi durumunda, hakikatten daha ürkütücü bir çok tevatür ve yalan haber ortaya çıkacaktır. Tehlikenin ne olduğunu, nerede olduğunu ve yaygınlığını bilmiyorsanız, sizinle siz farkında olmadan bir ilişki içerisinde olabilecek bu tehdit daha da korkutucu olacaktır. Bu yüzden yetkililer öncelikle tüm topluma karşı dürüst ve şeffaf olmalı, hakikatten korkmamalıdır. Çünkü hakikatin her zaman iyileştirici etkisi vardır. 

İnsanlar ölüleriyle neden vedalaşma ihtiyacı duyarlar? Cenaze töreni, mezarlık ziyareti ve taziye gibi yas tutma ritüellerinin işlevi nedir?

Zeynep Sayın: Bizi bir arada tutan en önemli şey ölülerimiz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nerede durduğumuzu belirleyenler kendi atalarımız, artık ölmüş olduklarını bildiğimiz, hatıralarını yaşatabildiğimiz büyüklerimiz. Kültür dediğimiz şey ata kültleri ile, ataların hatrının ve hatırasının yaşatılması ile var olur. Bütün imgeleme süreci buradan neşet ediyor. Yas, bir kaybın, sevilen bir aktörün yokluğu ile baş etmek için yaşanan bir süreçtir. 

Cem Kaplanoğlu: Yas tutma, yas tutan kişinin/grubun/toplumun, yitirilen şeyin zihinsel temsilini ele almak ve gözden geçirmek için başvurduğu zihinsel etkinliklerin toplamıdır. “Yas çalışması” olarak da adlandırılabilecek bu süreçte, kaybın bilişsel ve duygusal anlamları gözden geçirilir ve sembolize edilir. Yas çalışmasının başlayabilmesi için temel koşul, kaybedilenin (ölenin) geri geleceğine dair umudun terk edilmesidir. Sigmund Freud, Totem ve Tabu (1913) kitabında “Yas çalışmasının işlevi, yas tutanın belleğinin ve umutlarının kaybedilenden ayrılmasıdır” der. Ancak bu ruhsal ayrılık zor bir süreçtir. Yas tutan kişi, gidenin geri gelmeyeceğini yadsıyarak, sanki o hiç gitmemiş gibi yaşamını sürdürmeye çalışabilir, bu, somut kaybın nesnel gerçekliğini inkâr etmek gibidir. Yas çalışması, gerçekliği değerlendirme yetisinin geri gelişi ve sevilen insanın artık olmadığını ve geri gelemeyeceğini kavramakla yakından ilişkilidir.

Ölenin yokluğu yalnızca algılanmaz, dış dünyada yaşanan ve tekrarlanan yüzleşmeler ile (mezarlık ziyareti, taziyeler vb.) onaylanır da. Gerçeklik ilkesi egemen olduğunda, kaybedilenin artık olmadığı bir dış dünyanın bilincine varılır. Normal yas sürecinde bu aylar hatta yıllar boyu sürebilir. Kişi, yasını tamamlayarak ölen kişiyi içine alıp bir parçası kıldıktan, bir başka deyişle, onu kendi içinde bulup, onun bazı özelliklerini, ideallerini, değerlerini parçası kıldıktan sonra, dışarıda aramaktan, geri gelmesini beklemekten vazgeçer. Hiçbir şey onunla olduğu gibi değildir ama yaşama arzusu ve hayat devam eder.

Bulaşıcı hastalığa yakalananların tecrit edilmesi, hayatını kaybedenlerin farklı bir prosedürle gömülmesi aslında kalanların sağlığı açısından normal gibi görünüyor. Ama ölenlerin yakınlarının mahcup ve görevini yerine getirmemiş gibi hissetmeleri de başka bir gerçek. Yas süreci de sekteye uğruyor bu durumda. Bu ikilem, özelde hayatını kaybedenlerin yakınlarını ve genelde ise toplumu nasıl etkiliyor?

Zeynep Sayın: Şu an yaşadığımız şey ölülerimizi tanıklıklar yoluyla ortak bilinç altındaki kolektif yasa dahil edememe hali. Zaten yüzleşmeme, yarayı ve travmayı sürekli açık tutma ve dolayısıyla kapatamama geleneğinden gelen bir ülkeyiz. Şu anki kayıplarımız ve ölülerimiz de tıpkı cumartesi annelerinin çocukları gibi… Birdenbire evden çıkıyor ve üç gün sonra ölüyorlar. Maalesef hortlaklara, hayaletlere ve gerçekleşmemiş hayallerin simgelerine dönüşüyorlar. Haliyle travmatik bir kopuş ve süreksizlik yaşanıyor bu sayede. Açık kalan bir yara.. Melankolide acının öznesi yok olur ve acı, sürekli bir travmaya dönüşüyor. Ortak bilinç altındaki kolektif yasın melankoliye dönüşmemesi için devletlerin ve sivil toplum örgütlerinin çok ciddi bir çalışma yürütmesi gerekiyor. Aksi takdirde arafta kalan hayaletlerin büyük travmalara yol açması kaçınılmaz hale gelir.

Cem Kaptanoğlu: Söylediğiniz gibi kaybettiklerimizle uygun şekilde vedalaşamadan ayrılıyoruz. “Son görevimizi” yerine usulünce getirememek, yasımızı başlatmamız için gerekli olan, kaybedilenin geri gelmemek üzere gittiği gerçeğini içselleştirmemizi zorlaştırıyor. Ayrıca yapılamayan her görevde olduğu gibi geride kalanlarda suçluluk duygusuna yol açabiliyor. Kayıplarının, acılarının, yaslarının önemsenmediği hissine ve dışlanmışlık duygusuna neden olabiliyor.

Bu güvensizlik ve belirsizlik döneminde kayıplarımızla vedalaşamama ve yasın sekteye uğraşaması halinin travmaya dönüşmemesi için ne gibi önlemler alınması gerekiyor? Burada kamu otoritelerine, medyaya ve topluma ne gibi görevler düşüyor?

Cem Kaptanoğlu: Koronavirüs salgını nedeniyle yakınlarını kaybedenler, öncelikle bulaşma riskinin neden kontrol edilemediğini sorgulayacaklardır. Çünkü sözkonusu olan önlenebilir bir hastalıktır, neden önleyememişlerdir? Bu soruya verecekleri yanıtlar, çeşitli suçlamaları veya suçlanmaları gündeme getirebilir, bu da yas sürecini etkileyecektir. Ayrıca sevdiklerinin yeterli bir sağlık hizmeti alıp almadıkları ile ilgili soruları da yanıtlamak isteyecekleridir. Eğer sağlık hizmetinin yetersizliği sözkonusu ise haksızlığa uğramış olma hissiyle otoritelere yönelik öfke duyguları ortaya çıkacaktır. Ülkemizde bu boyutların önümüzdeki aylarda ne yazık ki önem kazanacağını söyleyebiliriz.

Bu yüzden öncelikle yetkililerin salgınla ilgili topluma karşı şeffaf olması gerekiyor. Ayrıca sağlık sisteminde karşılaştığımız ve bedelini vatandaşların ödediği eksikliklerin açıklaması yapılmalı, nitelikli, ulaşılabilir ve ücretsiz sağlık hizmetinin vatandaşlık hakkı olduğu ilkesi temelinde yeni düzenlemelerin sözü verilmelidir.

Diğer yandan kayıplar, on binlerce kişinin ölümüne yol açan bir küresel salgın nedeniyle yaşanıyor. Eğer toplumsal paylaşım ve dayanışma yeterli ölçüde sağlanmışsa, travmatik kayıpların böylesine toplu halde olması ve yaşanan mağduriyetler, bireysel olarak yaşanan kayıplara göre daha az travmatize edici olabilir.

Bu yüzden olağan koşullara dönülmesi ile birlikte salgında kaybettiklerimiz için her yerleşim yerini kapsayacak şekilde toplumsal düzeyde bir anma yapılmalı, mezarlık ziyaretleri ve taziyeler düzenlenmeli.

Medyanın kendi meslek etiği ilkeleri çerçevesinde doğru ve dürüst habercilik yapmasının ne kadar önemli olduğu böyle durumlarda daha da belirginleşiyor. Bu noktada salgın nedeniyle ölenlerin yakınlarıyla konuşmak, hem yasın ana unsuru olan kamusallığı destekler, hem de toplumun yas tutan sessiz aileler ile tanıklık ve duygudaşlık kurmasını sağlayarak acıları hafifletmeyi kolaylaştırır.

Salgının birincil mağdurları olan bu insanların, olağanüstü koşullar gereği yaşamakta zorluk çektikleri veya yeterli destekten, dayanışmadan yoksun olarak yaşamaya çalıştıkları yaslarını, uzaktan da olsa, iletişim araçlarını kullanarak insanlarla paylaşmalarını, cenaze töreni dahil, yapamadıkları törenleri gecikmeli de olsa bulaş riski ortadan kalktığında yapmalarını öneririm.

Salgın kontrol altına alındıktan sonra, salgın nedeniyle mağdur olanlar (iş, ekonomik, eğitim, sağlık vb.) kayıplarının telafisi için mücadeleye edeceklerdir, devletten, toplumdan taleplerde bulunacaklardır. Sevdiklerini kaybedenlerin kayıplarının telafisi olanaksızdır ancak bu, toplumun onlar için yapabileceği hiçbir şey yoktur anlamına gelmez. Bazı durumlarda özellikle bazı ülkelerde yas hakkı mücadele edilerek kazanılıyor.

Özetle ancak ötekilerin yaşadığı bu tür insani acıları ve dertleri dert edinerek toplum olabiliriz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus