On soruda darbe spekülasyonları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Öncelikle bugün 6 Mayıs. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmelerinin yıldönümü. Her yıl olduğu gibi bir kere daha kendileri saygı ve sevgiyle anıyorum ve onların idamına neden olan, o süreçte onların hayatının idamla sonuçlanmasına katkıda bulunan herkese de aynı şekilde iyi olmayan duygularımı tekrarlıyorum. 

Bugün, darbe spekülasyonlarını ele almak istiyorum. Mâlûm, birkaç gündür darbe spekülasyonlarıyla yatıp kalkılıyor. On soruda bunu ele almak istiyorum ve ne olur ne olmaz diye –çünkü hassas bir konu– notlarımı aldım, oradan bakarak bunları dile getirmek istiyorum. 

Birinci soru: Hakikaten darbe çağrısı yapıldı mı?

Yapılmadı böyle bir şey. CHP’lilere atfedilen bir şey var. CHP’lilerin darbe yapabilecek ve isteyecek bir durumları yok, ama bu böyle yapılıyor. Neden böyle yapılıyor? Çünkü hakikat-sonrası bir çağdayız; burada gücü olan, hatta bazen güçsüz de olan, birtakım şeyleri eğip bükerek gerçekmiş gibi sunabiliyor. Ama bu sadece hakikat-sonrası çağa özgü bir şey değil. Biliyorsunuzdur, sosyal medyada da sık sık karşımıza çıkıyor, Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’e atfedilen birtakım sözler var. Mesela nedir? 

Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa da yalana devam edin” diyor. Ya da “Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar” diyor. Bunlar gerçekten kötü altın kurallar. Bir başkası, “Bir insana yalan olsa bile bir söylemi sürekli tekrarlarsanız, o söylemin nereden geldiğini unutur ve kendi fikri gibi benimser ve savunur” diyor. Bunu özellikle son dönemde çok ciddi bir şekilde yaşadık. Bir diğeri de tabii: “Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması da o kadar kolaylaşır”. Bunu aslında çok uzatmamak lâzım, ama kendi yaşadığım bir örneği vermek istiyorum. Tam bir yıl önce –aslında bir yıldan bir gün önce, geçen sene 7 Mayıs’ta– mâlûm, 23 Haziran seçimleri kararı alınmıştı. Ben Amerika Birleşik Devletleri’ndeydim o karar alındığında. Uçaktan indikten sonra bir yayın yaptım, havaalanından doğrudan giderek. Çünkü ben seçimlerin iptal edilmesinin akıl kârı bir şey olmadığını, Erdoğan’ın böyle bir şeyi yapması halinde hayatının en büyük stratejik hatasını yapmış olacağını söylemiştim. O kararı aldı, o stratejik hatayı yaptı ve ben de stüdyoda o yayını yapmak durumundaydım. “Be Cool: Nerede kalmıştık?” başlıklı bir yayın yapmıştım. “Be cool”u daha önce yaptığım bir yayında kullanmıştım, yani “Sakin olan kazanır” perspektifinde, İngilizce bir tabir. Öyle çok güzel bir film vardı –sevdiğim bir film–, filmin adıydı bu; oradan hareketle “Be cool” demiştim ve bu yayın aynı başlıkla ikincisi oluyor. Ve sonra orada, ABD yolculuğundan iner inmez, bir de Yeni Havaalanı’ndan iner inmez, yakın olmasına rağmen, bizim Sanayi Mahallesi’ndeki stüdyoya gidene kadarki süreçte o yorgunlukla yaptığım bir yayındı, iyi bir yayındı. Ama orada konuşmanın bir bölümünde –ki ben yayınlarımın hemen hemen hepsini, bugün hariç, irticalen yaparım, kafamdaki birtakım notlarla yaparım– orada bir dil sürçmesi oldu. Ama sonra, ne olduğunu da hatırlamadık, yani öyle çok oluyor dil sürçmeleri, sonra hemen ardından bir baktım ki medyada benim ağzımdan “Türkiye’nin işgal edileceğinin planını” kaçırmışım. Yani önce güldüm, “iştigal” diye bir laf ediyorum sanırım, tam olarak hatırlamıyorum. Ama sonuçta meramım şuymuş; 23 Haziranda çıkacak sonuç etrafında yeni Türkiye’nin nasıl bir tempoyla hayata geçeceğini göreceğiz”. Şimdi onu “yeni Türkiye” kavramını falan atlayıp, Türkiye’nin nasıl işgal diyecekmişim, son anda uyanmışım. Öyle beceriksiz bir işbirlikçiyim ki ağzımdan kaçırıyorum vs.. Deli saçması bir şey; ama bir, iki, üç derken, iktidara yakın ne kadar yer varsa –internet sitesi, gazete…– önce uyduruk yerlerden başladı; sonra sözüm ona kendi amiral gemilerinde –Aydınlık, Ulusal Kanal da dahil– böyle garip bir olay oldu ve öyle bir oldu ki hatta ben bile inanır gibi oldum. Başkasından bahsediyor olsalar belki inanabilirdim, neyse, işgal planını ağzımdan kaçırmışım. 

Şimdi, bunu niçin yapmışlardı? 23 Haziran seçimleri var, söyleyecek hiçbir şey yok ve olayı yine beka üzerinden, yerli ve millilik üzerinden götürecekler. Bula bula benim dil sürçmemi buldular, o kadar acınası, çaresiz bir haldeydiler. Tabii kimse buna inanmadı; ama bunu bayağı yaptılar ve bunu yapanların içerisinde bazı yakından tanıdığım insanlar, birbirimizin gözünün içerisine bakarak konuştuğumuz insanlardı. İçlerinde çok sayıda tanıdığım kişi de vardı, neyse. Demek ki yalan, yapabilenler için bir araç olarak var ve “Ne kadar çok yüksek sesle yaparsak, o kadar çok inanan olur” diyorlar. Diyelim ki inandılar, böyle başka yalanlar da ürettiler. Ama sonra ne oldu? 23 Haziran’da çok büyük bir hezimetle karşılaştılar. 

Evet, ikinci sorumuz tam da bu: İnsanlar inanıyor mu?

Buna açıkçası inanan var inanmayan var. Herhalde inanmayanlar çoğunluktadır. Özellikle AKP tabanında da çoğunluktadır. Ama zaten bir süredir insanlar gerçek olmadığını bile bile birçok şeye inanıyor, inanmak istiyorlar, böyle acı bir durumdayız. Burada önemli olan, inandıktan ya da inanmadıktan sonra ne yaptıklarıdır. Diyelim ki darbe spekülasyonları var, ortada böyle yığın spekülasyonlar yapılıyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan söylüyor, AKP Sözcüsü söylüyor, köşe yazarı yazıyor, televizyon kanalları sözüm ona tartışıyor… Diyelim ki insanlar bunu izleyip inanıyorlar ve sonra ne oluyor? Pek bir şey olmuyor; inanmasalar da bir şey olmuyor. Bence bu tür spekülasyonlar daha çok bu spekülasyoncuların kendi kendini tatminidir ve bir yerlerin kendilerini göstermeleridir. İşte burada zaten spekülasyonların neden yapıldığı hususuna geliyoruz. 

Spekülasyonlar neden yapılıyor?

Burada öncelikli mesele tabii ki gündemi değiştirmek. Türkiye’nin gündemi çok ağır, Türkiye’nin çok ciddi bir ekonomi gündemi var, Türkiye’de siyaseten iktidar alabildiğine tıkanmış durumda. Dolayısıyla merhum Erbakan’ın –son yayınlarda tekrarladığım– “suni gündem” meselesiyle burada da karşı karşıyayız. Bu tür suni gündemlerle esas konuların konuşulmasını engellemek istiyorlar. Ama bu tür spekülasyonlarda iki seçenek söz konusudur: Birincisi, iktidarda olmayanların darbe spekülasyonuyla iktidarı korkutmasıdır. İkinci seçenek de iktidardakilerin muhalefeti darbecilikle tehdit ederek onlara meşru bir alan bırakmaması. Muhalefete meşru alan bırakmayıp her türlü sert muhalif meydan okuyuşu darbecilikle suçluyorsunuz ve bir anlamda muhalefeti demokrasi dışı olarak göstermeye çalışıyorsunuz, aslında tam bir oyun içinde oyun oluyor. Son dönemde de sık sık iktidar sözcülerinin –muhalefet partisi olabilir ya da muhalefete yakın kurumları ya da kişileri– faşizmle suçluyor olmaları, aslında meşru alan bırakmamak için. 

Dördüncü soruya gelecek olursak: Hedefte kimler var?

Öncelikle CHP’nin İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu var. Erdoğan’a 25 yıl sonra en büyük siyasî yenilgisini tattıran ekibin önde gelen aktörü, çok önemli bir aktörü. CHP teşkilatlarında –nasıl olduysa, o ayrı bir konu– bir şeyi değiştirebildi Kaftancıoğlu; iki kere tekrarlanan son seçimde bunu gördük. İktidar onu “CHP’nin yumuşak karnı” olarak görüyor, Canan Kaftancıoğlu’nun sol duruşu çok açık. Özellikle CHP tabanından ziyade CHP’ye yönelebilecek olan başka kesimlerden insanların yönelişini kesmek için, Canan Kaftancıoğlu’nu çok ciddi bir şekilde öne çıkarıp, onu bir nevi şeytanîleştirmeye çalışıyorlar. Böyle bir stratejileri var uzun zamandan beri — ki bence ters tepiyor, ama kendileri bilir, bunda devam ediyorlar. Bence Kaftancıoğlu’nu hedef alırken de onun kadın olmasını da özellikle gözetiyorlar, bir negatif ayrımcılık yapıyorlar diyelim. Kaftancıoğlu kadın olmasaydı iktidar yanlılarının bu kadar hedefinde olur muydu? Hiç ama hiç sanmıyorum, işin böyle de bir boyutu var. CHP’nin bir diğer grup başkan vekili de Özgür Özel. O da böyle, basın açıklamalarında, otomatiğe bağlanmış gibi takır takır iktidara çok sert sözler söyleyen, bunu bir şekilde üstlenmiş birisi, ağzı çok iyi lâf yapan birisi. İktidarda Özgür Özel gibi olmaya çalışan çok kişi var; ama zeminleri çok güçsüz olduğu için saldırıları çok fazla karşılık bulmuyor. Özgür Özel ise en azından zemini muhalefet olduğu için, iktidarın yanlışları üzerinden gittiği için, çok daha etkili oluyor ve anladığım kadarıyla iktidarı çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyor. Onu da bir tür yumuşak karın gibi görüyor olabilirler; ama onun hiç de öyle olmadığı şu âna kadar ortaya çıktı. 

Beşinci soru: Her darbe karşıtı demokrat mıdır?

İşte zaten üç kâğıtlardan birisi bu. Birisini darbe tezgâhçısı olarak suçladığınız zaman, o kişi darbeyi tezgâhlıyor mu tezgâhlamıyor mu çok fazla önemi olmuyor; ama siz ne oluyorsunuz? Darbe karşıtı oluyorsunuz ve darbe karşıtı olunca da demokrat oluyorsunuz. Türkiye’de bir demokrasi yok. Türkiye, demokrasi konusunda –özellikle son yıllarda– alabildiğine geri gitmiş durumda. Şimdi bu, Türkiye’nin demokrasideki gerilemesini örtmek için birilerini darbecilikle suçlamak, çok kestirmeden bir çözüm bulduğunu sanmak oluyor; ama çok da inandırıcı olduğunu söyleyemem. Erdoğan’ın da zaten –özellikle son günlerde–, kendisinin karşıtı olarak tek parti dönemini göstermesi de bir anlamda bunun bir itirafı gibidir. Niye tek parti dönemiyle kıyaslıyorsunuz ki? AKP’nin ilk yıllarıyla bile kıyaslasa, kendisinin şu andaki durumunun ne kadar geride olduğunu pekâlâ görecektir. Darbe karşıtlığı demokrat olmanın olmazsa olmazlarındandır; ama tek başına hiçbir anlamı yoktur. Bunu, demokrasi savunuculuğuyla güçlendirmek gerekiyor. 

Altıncı soruya geçelim: Spekülasyonlar Recep Tayyip Erdoğan etrafında konsolidasyon sağlar mı?

Tabii ki böyle bir hedef var: Bir konsolidasyon. Erdoğan’ın etrafında bir dağılma, uzaklaşma var. Bunları yatıştırmak, yerinde tutmak için bu tür spekülasyonlara ihtiyaç duyuyorlar. Yani, “Yapmayın, reise böyle tehditler var, onu yalnız bırakmayın” diyorlar. Bu anlamda konsolidasyon sağlama yönü olabilir bu tür spekülasyonların. Ama bunu yaparken başka bir şey de yapmış oluyorlar: Erdoğan’ın zayıf, kırılgan olduğunu bir şekilde itiraf etmiş oluyorlar. Bence bu Erdoğan açısından şu açıdan sakıncalı: Türkiye’de seçmen –özellikle sağcılar– güçlüden yanadır, güçlü neredeyse oradadır. Sağa yakın seçmenin gözü güçtedir, iktidardadır. Erdoğan’ın gücünün kırılgan olduğunu görmeleri halinde, ona yönelik bağlılıklarında da aşınma ihtimali ciddi bir şekilde vardır. Dolayısıyla bu tür spekülasyonları çıkararak Erdoğan etrafında kenetlenme bekleyenler, bir şekilde bu spekülasyonları ne kadar inandırıcı kılarlarsa o kadar da Erdoğan’dan uzaklaşmaya neden oluyor olabilirler. 

Yedinci soru: Spekülasyonları kimler çıkartıyor ve yayıyor?

Bu tür yalan üzerine bina edilen kampanyaları, kimlerin başlattığının açıkçası hiçbir anlamı yok. Normal şartlarda bu tür spekülasyonları –ki Türkiye şu anda normal bir ülke değil, onu kabul edelim–, iktidarın ve muhalefetin ana unsurları dışında üçüncü güçler çıkarır. Yani, bazen içten olur, bazen dıştan olur. Bu tür spekülasyonlar iktidarı ve muhalefetin ana güçlerini zor durumda bırakmak isteyenler tarafından çıkarılır. Fakat bu olayda böyle olmadığı ortada; burada iktidar yanlıları bunu çıkarıyor. Önce bazı medya ve sosyal medyada; sonra bakıyoruz iktidar sözcülerinin bizzat kendileri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisi ve sonuçta topyekûn bir kampanya ortaya çıkıyor. Ama ben bu kampanyanın baştan tasarlanmış olduğunu düşünmüyorum; muhalefetin bunaltmasına bir tepki olarak başlayan bir cevaptır bu. Ve bu cevabın üzerine bir kampanyanın inşa edilmesidir. Yaptıkça kendileri bunun iyi bir şey olduğunu düşündüler bence ve iyi bir şey olduğunu düşündükçe de bunu geliştirdiler. Bu arada tabii durumdan vazife çıkaranlar bu kampanyada aktif bir role soyundu, yüksek perdeden çıkışlar yaptılar. Kim olduğunu bilmediğimiz birtakım insanlar, çok da kamuoyunun umursamadığı birtakım insanlar çok büyük meydan okuyuşlarla ortaya çıkıyor vs.. “Ne oluyoruz ve kim bunlar?” diye baktık. Ama şunu söyleyeyim; en yüksek sesle bu kadar pozisyon alanların trenden ilk atlayacaklar olduğuna kalıbımı basarım. Bu da zaten trende kalmanın son bir hamlesi ve büyük bir ihtimalle ilk olarak onlar bırakacaklardır. Eğer ülkeye seçim yoluyla yeni bir iktidar gelirse, onlara da, “Ben son âna kadar eski iktidar için kendimi paraladım, sizin için de aynı görevi ifa edebilirim” diyeceklerdir. Şu anda iktidarın en büyük destekçilerinin bazıları, AKP öncesi iktidarların da destekçisiydi ve özellikle Erdoğan, İslamcılık ve hatta İslam karşıtlığında bayraktarlık yaparlardı. Şimdi, kaldıkları yerden başka bir iktidarın destekçiliğini yapıyorlar. Eğer bu iktidar değişirse de bir başka iktidar için şimdiden yatırım yaptıklarını düşünüyorum. 

Sekizinci soru: Bu tür spekülasyonlar kime yarar?

Bu tür hassas konularda kimin ne kadar kârlı ve zararlı çıkacağını kestirmek bence hiç kolay değildir. Burada esas olarak, bu küçük çaplı da olsa krizdir ve bu krizi kimin daha iyi yönettiği önemli. Ama bence bu tür olaylarda kimin ne elde ettiğinden çok zararlara bakmak daha iyi olur.  Her iki taraf da kaybediyor, her iki taraf da aşınıyor. İktidar gerçekten çaresizliğini tekrar dile getirmiş oluyor; suni gündem yaratma çabası ve inandırıcı olmayan çıkışlarla. Ama mesela Kemal Kılıçdaroğlu Abdülkadir Selvi’ye uzun uzun “Vallahi biz darbe destekçisi değiliz, asla olamaz” diyor. Konuşma ihtiyacı hissetmesi bile onun da rahatsız olduğunu gösteriyor. Bence hiç de gerek yoktu; inandırıcılığı olmayan bir şeye cevap verdiğiniz zaman ona bir inandırıcılık atfetmiş olabiliyorsunuz. Burada tabii genellikle şöyledir — normal yerlerde: Bu tür netâmeli konularda her iki taraf da, ana aktörler de kaybettiği için üçüncü şahıslar buralarda kâr elde ederler. İki tarafı da aşındırarak, yıpratarak kendileri güç kazanırlar. Örneğin geçmişte Fethullahçılar bu işi çok iyi yaparlardı; AKP’yle, Erdoğan’la ittifak halindeyken sürekli darbe ve başta Erdoğan olmak üzere AKP yöneticilerine suikast hazırlıkları iddia ve istihbaratlarıyla sık sık gündeme gelirlerdi. Yarattıkları o atmosferde ellerini iktidar nezdinde güçlendirirlerdi, bayağı işlemiş bir stratejidir bu. Dünyanın değişik yerlerinde, değişik zamanlarda bu tür üçüncü şahıslar iktidar ya da muhalefetin ana aktörü olmayan üçüncü şahısların ve odakların birtakım spekülasyonlar üzerinden nasıl güç devşirdiğinin örnekleriyle doludur. Bunların büyük bir kısmı da o ülke dışındaki birtakım güçlerle –özellikle istihbarat servisleriyle– yakın ilişki içerisindedirler. Fethullahçılar bunun en çarpıcı örneğiydi. Bir de tabii şöyle bir şey var: Ortadaki iddia darbe olunca, darbe yapacağı söylenenlere bir güç atfetmiş oluyorsunuz, öyle de bir noktayı kayda düşmekte yarar var. 

Dokuzuncu soru: Türkiye’de yine darbe olur mu?

Darbeler devri kapanıyor diyorduk; o 15 Temmuz kalleşliğini yaşadık. 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan orduyu tamamen yeniden dizayn etti. Dolayısıyla yeni şekillenmiş ordunun Erdoğan’a karşı bir darbe tezgâhlamak isteyeceğini sanmıyorum. Fakat şöyle bir hususu özellikle vurgulamak lâzım: Erdoğan özellikle 15 Temmuz’dan sonra –onun öncesinden başlayan, ama 15 Temmuz’dan sonra iyice zirveye çıkan– meşru siyasî alanı o kadar daralttı ve muhalefeti şeytanîleştirdi ki, ülkede kutuplaşmayı tırmandırdı ki, siyaset dışında kalması şart ve elzem olan bazı odakların yeniden siyasete müdahil olma iştahlarını kabarttı. Bunu özellikle not düşmekte yarar var. Türkiye’de darbeleri engellemenin yolu meşru yasal siyasetin alanını genişletmektir. Hem o alanı alabildiğine daraltıp hem de bir taraftan darbe karşıtlığı üzerinden propaganda yaptığınız zaman inandırıcılığınız kalmaz. Darbenin imkânını ortadan kaldırmak için meşru siyasetin, temel hak ve özgürlüklerin önünü açmanız gerekiyor. Böyle ikili bir durumla karşı karşıyayız. 

Onuncu soru: Bu tür spekülasyonlara karşı ne yapmalı?

Sonuna kadar demokrasiden yana olmalı. Ama kendi demokrasi-dışılıklarını başkalarını asılsız bir şekilde darbecilikle suçlayarak gizlemek isteyenlerin oyunlarına da gelmemeli.

Son olarak, aslında baştaki olaya geçerek bir örnek vermek istiyorum: Dedim ya, ben tam bir yıl önce bir yayın yaptım ve birileri benim dil sürçmemden hareketle Türkiye’yi yabancılarla birlikte işgal edecek adam olarak gösterdiler. Komik bir olaydı; ama korkutucu bir olaydı, her yerden geldiler. Orada aktif bir şekilde rol alan iki şahıs, 3 Mayıs Basın Özgürlüğü Günü’nde İstanbul’da, Maltepe Belediyesi’nin düzenlediği Basın Özgürlüğü paneline konuşmacı olarak katıldı. CHP’li belediye başkanı ise daha sonra bu yaptığı işin ne kadar Türkiye’de kutuplaşmaya karşı bir hareket olduğunu söyleyerek bundan bir övünç payı çıkardı. Şu hususu özellikle vurgulamak istiyorum: Kutuplaştırmaya karşı olmak, ülkeyi kutuplaştıranları bağrınıza basmakla olmaz. Kutuplaşmaya karşı olmak, işi gücü yalan üretmek olan kişilere ve bu yalanlar üzerinden toplumu daha da kutuplaştırmak isteyen kişilere sıfır kredi verip onların hedefinde olan kitlelere, bu kişilerin yaptığının gazetecilik ya da başka bir şey olmadığını, yalan söylediklerini anlatmakla olur. Bunu yaparken de sakin olmakla olur. Sakin olmak demek; yalancılara, tetikçilere karşı sakin olmak, suratımıza tükürüldüğü zaman “yağmur yağıyor” demek ya da yanağımızın diğer tarafını çevirmek demek değildir. Bu tür kişilere karşı mücadele etmek, basın özgürlüğünü savunmanın da en önemli olmazsa olmazlarındandır. Böyle bir kutuplaşmaya karşı mücadele etme stratejisi yoktur; bu tür kişileri yaptıkları bütün kötülüklere rağmen hâlâ basın özgürlüğü tartışmalarının meşru aktörü olarak gördüğünüz zaman, aslında Türkiye’de gerçekten her şeye rağmen basın özgürlüğü, bağımsız gazetecilik için mücadele edenleri yalnızlaştırmış oluyorsunuz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus