Sırrı Süreyya Önder söyleşisi ve bir kısım “ana akım” medya

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sırrı Süreyya Önder ile yaptığımız söyleşi, bunun sadece İYİ Parti hakkındaki bölümlerini ele alıp Millet İttifakı’nı zayıflatmak için kullanılmak istenmesi “ana akım” denilen ama bu özelliğini çoktan kaybetmiş medya kuruluşlarının durumunu da gözler önüne serdi.

Yayına hazırlayan: Semanur Kızılarslan 

Merhaba iyi günler. Bugün biraz önce –yani bir iki saat önce– Murat Yetkin ile Cumhur ve Millet ittifaklarının geleceği üzerine keyifli bir sohbet, tartışma yaptık. Millet İttifakı’nın Cumhur İttifakı ve onun medyası tarafından parçalarına girişimleri konuştuk ve orada –izlemişsinizdir– Murat çok isabetli bir tespitte bulundu: “Birisi –yani Cumhur– stratejik ittifak; ötekisi –yani Millet– ise taktik bir ittifak, seçim için kurulmuş bir ittifak. Aralarında büyük bir fark var” dedi. Ve tabii ki bu fark da “olay”ı daha ilginç kılıyor. 

“Olay” tabii ki bizim cuma günü Sırrı Süreyya Önder ile yaptığımız söyleşi. Yaklaşık 1 saat sürdü. Çok keyifli bir söyleşi oldu. Ve Sırrı Süreyya Önder herhalde uzun bir süre sonra ilk defa görüntülü bir şekilde bir yayına katıldı. Daha önce Kemal Göktaş’la yaptıkları bir Podcast vardı. Hatta biz Medyascope‘da onu da yayınlamıştık. Ve Sırrı Süreyya ile yaptığımız yayın gerçekten çok etkili oldu. Açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Sırrı Süreyya’nın da beklediğini sanmıyorum. Zaten işin garip tarafı, olay cuma günü oldu, esas büyük kampanya ise pazartesi günü başladı. Nasıl oldu başladı? O konuda, bizim oradan yaptığımız birtakım küçük videolar var. Onun içerisinde İYİ Parti ile olan ilişki üzerine söylediklerini ayrıca bir manşete çıkartmıştık. Oradan akıllarına gelmiş olabilir — her neyse. Ve birden, önce MHP yetkilileri –ki Devlet Bahçeli de buna dahil oldu–, AK Parti’nin bazı isimleri konuştu; sonra da bunlar özellikle medyada haberleştirildi. Bizim yaptığımız şeyler haberleştirildi. Ardından tartışmalar yapıldı. Televizyonlarda tartışmalar yapıldı ve yapılmaya da devam ediyor. Bir müddet daha devam edeceğe benziyor. 

Bu olay üzerine birkaç şey söylemek istiyorum. Gazetecilik üzerinden birkaç şey söylemek istiyorum. Tabii ki biz, Türkiye’nin gündemini belirleyen böyle bir tartışmayı başlattığımız için memnunuz. Bunda utanacak bir şey yok, tam tersine iyi bir şey; ama açıkçası biraz şaşkınız. Daha önce de birçok yayınımızın böyle çok etkili olduğunu görmüştük. Tabii buradaki husus, daha çok bunun iktidar çevresi tarafından bir malzeme olarak kullanılmak istenmesi ve bundan dolayı da daha fazla mecrada gözükmesi. Çünkü bugün Türkiye’de iktidar medyanın çok ezici bir çoğunluğunu kontrol ediyor. “Ana akım” denilen, ki bence artık olmayan ama geçmişte ana akımlık özelliği taşımış, bugün de yine belli bir izlenme ya da okunma oranı olan yerlerde bu olaya büyük bir şevk ile atılındığını görüyoruz. 

Tabii buradan hareketle, muhalefetin içerisinden bazı kişiler Sırrı Süreyya Önder’i “iktidarın değirmenine su taşımak”la suçluyorlar. Halbuki ben bunun “iktidarın değirmenine su taşımak” olduğu kanısında değilim. Bir siyasetçi –her ne kadar aktif olarak partide şu anda olmasa da, yakın bir zamana kadar öyleydi; ama siyasetin içinde doğmuş birisi olarak, çok küçük yaştan itibaren siyasetle iç içe olduğunu biliyoruz– böyle şeyler söyledi. Tabii ki burada sözlerinin bu kadar yankı bulması Sırrı Süreyya Önder’in bütün başına gelenler ve parti içerisinde görevi olmaması vs.. Bütün bunlara rağmen, hâlâ bir ağırlığı olduğunu bize gösterdi. 

Burada tabii “ana akım” sanılan mecraların yaptıklarına birazcık baktığımız zaman, ortada bir yığın –daha kibar bir kelime arıyorum ama bulamadım– sakillik var. Bir kere, bağlamından koparılmış demeyeceğim, çünkü o İYİ Parti ile ilgili söylediği şeyler gerçekten bir bütünlük arz ediyordu. Ama onun dışında bir yığın başka şeylerden konuşuldu. Tabii onların hepsi pas geçildi ve bunun içerisinden işlerine yaradığı düşünülen bir şey alındı, konuldu. Bunlar yapılırken büyük bir kısmı bizi, Medyascope‘u ve yayını yapan kişi olarak belli anmadılar.  Bazıları andı, bazıları anmadı. Televizyonlar ve kanallar, kullanırken logomuzu buzladılar vs.. Üzerine kendi logolarını koydular — ki bu konuda sadece iktidara yakın medya değil iktidarın dışındaki medyanın da bazılarını da bunu yaptığını gördük. Bunlar küçük şeyler, ama tabii ki insanın canını sıkan şeyler. 

Burada daha önemli başka bir olay var. Hem de bir tartışma başlıyor. Tartışmanın bir tarafında Sırrı Süreyya Önder ve HDP var. HDP’de şu anda temsil özelliği yok, ama o geleneğin içerisinde çok önemli bir yerde olduğu için ve HDP’li kimliğini de koruduğu için bir anlamı var. Bir tarafta da İYİ Parti var. Yapılan haberlere ve tartışmalara bakıyorsunuz: HDP zaten yok; çağırmıyorlar — uzun bir süredir çağırılmıyor. Sırrı Süreyya Önder zaten çağırılmıyor. Hani birisi de kalkıp mikrofon uzatsın, desin ki: “Siz Medyascope‘da böyle böyle dediniz, bunu biraz açar mısınız?” Böyle bir şey olduğunu görmedim o “ana akım” tabir edilen yerlerde. HDP’liler zaten yok; bazılarında İYİ Partililer var. “Havuz”da İYİ Partililer de yok tabii ki. Ama “havuz” dışında gibi yapan, mış gibi yapan bazı yerlerde, İYİ Parti’nin temsilcilerinin –başta Meral Akşener olmak üzere– bu sorunun kendilerine sorulduğunu ve onların da görüşlerin aktarıldığını biliyorsunuz. Külliyen reddettiler. Bunun asılsız olduğunu, iddia edenin kanıtlaması gerektiğini söylediler. 

Ama burada birçok acayip bir durum var. Bir yerde bir aktör var; siyasî bir aktör var, özne var. Ve burada, tartışmanın en merkezinde olan bir özne. O özne, özne olarak sayılmıyor. Tamamen dışa itiliyor ve onun hakkında bir tartışma yapılıyor. Onun hakkındaki tartışmada onu temsil eden, temsile hafif yakın olan ya da orası hakkında birazcık –belki de hani, sempatik demeyeyim de– empatiyle konuşabilecek, ya da nötr konuşabilecek kimseler yok. Tartışmalar genellikle şöyle oluyor: Zaten HDP kötü; zaten HDP eşittir PKK, vs.. Onu bir kenara atıyoruz. İYİ Parti’ye dönüyor. IYİ Parti gerçekten bunu yaptı mı? Yapmadı mı? Yaptı ise neden yaptı? Bundan sonra ne olacak vs. gidiliyor. Ve HDP yokmuş gibi yapılıyor. Ama HDP var. HDP var olduğu için zaten böyle bir tartışma çıkıyor. Böyle bir garip durumdayız.

Tabii bu arada bu söyleşiyi yapan bana da kimsenin kalkıp bir şey sorduğu olmuyor. Sorsalar da cevap verir miydim emin değilim; yayına falan çağırsalar da kesinlikle katılmazdım, ama zaten çağırmıyorlar. Yani böyle bir refleks yok. Hani öyle birisi çağırdı da ben reddettim diye bir şey yok. Kimse böyle bir şey yapmıyor. Gıyabımızda kimi zaman adımızı vererek, kimi zaman vermeyerek yapıyorlar. Ama bu da gösteriyor ki, “ana akım” medyanın adı var kendi yok. Ana akım falan değil. Bu medya sürükleniyor. 

Tamamen ihtiyaca binaen inşa edilmiş bir medya. İhtiyaç ne? Toplumun ihtiyaçları değil, iktidarın ihtiyacı. İktidarın ihtiyacı ne?  Bir kriz içerisindeki bir Cumhur İttifakı var. Bunu nasıl kurtaralım? Bu iktidarın bekası meselesi var. Cumhur İttifakı’nı kurtaramıyorsa, güçlendiremiyorsa da karşı tarafı yıpratmak. 

Yani şöyle söyleyeyim: Cumhur İttifakı’nın sorunu Türkiye’nin yapısal sorunlarından kaynaklanıyor — başta ekonomi olmak üzere. İktidardalar, ama yönetemiyorlar ve bunu çözemiyorlar. Ve muhtemelen gelecek seçimde, kendilerinin topluma dayattığı o %50 artı 1 oyu alamayacaklar. Dolayısıyla ne yapılabilir? Bu sorun nasıl çözülebilir? Türkiye’nin sorunlarını çözebilecek bir performans arayışına gitmek yerine –çünkü arasalar da bunu pek bulamayacaklarını düşünüyorlar–, bu sefer karşı tarafta oluşabilecek alternatifleri güçsüzleştirmeye çalışıyorlar. 

31 Mart’ta yaşanan ve başarılı olan bir formül vardı. CHP ve İYİ Parti açık, HDP’de buna örtülü bir şekilde destek verdi ve çok büyük bir yenilgi tattırdılar Cumhur İttifakı’na. HDP’nin buradaki örtülü desteğini herhalde İYİ Parti de biliyordu. Ve hiçbir zaman, “HDP’nin desteklediği adaylara biz destek vermeyiz” gibi abes bir çıkış da yapmadı. Ama daha sonra –seçim bittikten sonra–, siyaset yapma zamanı geldiğinde, özellikle de salgın döneminde İYİ Parti sözcüleri –başta Meral Akşener olmak üzere– siyaset yapmak için çok sürekli bir şekilde, dinamik bir şekilde çalışıyorlar — gerçekten takdir etmek lâzım, CHP’nin bu kadar sessiz kaldığı bir dönemde, Meral Akşener ve İYİ Parti’nin diğer sözcüleri –CHP ile gücü kıyaslanamaz tabii ki– çok daha fazla görünür oldu. Tabii ki burada HDP meselesi hep önlerine çıktı. Ve onlar da tavırlarını çok açık bir şekilde ortaya koydular. 

Şimdi işte burada bir HDP’linin rahatsızlığını dile getirmesi olayı söz konusu. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu sanmıyorum. Yani Sırrı Süreyya Önder’in İYİ Parti konusunda özel olarak hazırlanıp geldiğini hiç sanmıyorum. Az buçuk tanıdığım birisidir ve söyleşinin akışını da biliyorum. Ben sordum soruyu. Yani o soruyu ben sordum. Bayağı bir öncesine bakılırsa uzun bir sorudur ve benim yorumlarıyla birlikte olan bir sorudur. Yani bir anlamda pası ben atmış oldum, öyle diyelim. Ve tabii ki buradan hareketle, muhalefetin içerisinde olduğunu söyleyen bazı kişilerin şimşeklerini de üzerimize çekiyoruz. 

Gazetecilik, yaptığınız işin sonuçları ne olur ne olmaz, bu kime yarar kime yaramaz mesleği değildir. Eğer bunu böyle yapıyor olsaydık, bu işi böyle yapamazdık. Yani bu söyleşinin içerisinden kendilerince bir bölümü seçip buradan hareketle iktidarı güçlendirmek ve muhalefeti zayıflatmak hesabı yapanlar, aslında ne gazetecilik yapıyorlar –yaptıkları gazetecilik değil, başka bir şey– ne de, aynı zamanda aslında bu hesapladıkları şeyin de gerçekleşmediğini herhalde görüyor olmaları lâzım. Görünüşte tabii ki bir şeyi o kadar çok tekrarladıkları zaman kendilerinin haklı olduğunu ve gerçekten karşı tarafı zayıflatıp öteki tarafı güçlendirdiklerini düşünüyor olabilirler. Belli ölçülerde bu doğru da olabilir. Ama baktığımızda, sonuçta bundan çok fazla bir şey çıkacağını sanmıyorum. 

Gazetecilik hayatımda benim başıma –özellikle gençlik yıllarımda diyelim, ki yıllar önceydi–, İslamcılık üzerine çalışmaya başladığımda hep yapılan, bana yapılan buydu. İslamcılık üzerine yaptığım haberlerin İslamcılar’ın ekmeğine yağ sürmek olduğunu söylediler. Hatta Kemal Can o tarihlerde Birikim‘de çok güzel bir yazı yazmıştı –Birikim diye hatırlıyorum, umarım yanılmıyorumdur– “Ekmeğe yağ sürmek” diye. Kemal de Tanıl (Bora) ile beraber ülkücü hareket üzerine yazıyorlardı. Hep o konuları ele alınca, “Ekmeklerine yağ sürme, bu kimin işine yarayacak?” sorusuyla karşımıza çıkıldı ve engellenmek istendik. Bunlara itibar etseydik, yani olayın kime yaradığı meselesine bakarak gazetecilik yapmış olsaydık çoktan bu işi bırakmış olurduk. Burada esas olarak sizin gazetecilik iddianız varsa, derdiniz gerçekten doğru zamanda doğru haberi en etkili bir şekilde verebilmektir. 

Bizim Sırrı ile yaptığımız söyleşiyi ben çok önceden kendisinden istemiştim. O sağlık sorunları ve hazırlaması gereken birtakım başka işler nedeniyle o tarihe denk geldi ve de isabet oldu. Her işte bir hayır varmış. Şimdi bunun üzerine birileri kendilerince birtakım yorumlar yapıyorlar. Bu yorumların hiçbirisini çok ciddiye almamak gerektiği kanısındayım. Önemli olan, bu sözler Türkiye’de siyasetin gerçek bir şekilde tartışılmasına vesile oldu. Ama hâlâ yapılan tartışmalar, çok birilerine yaranmak hedefli yapıldığı için işe yaramıyor. Yani bu tartışmadan İYİ Parti – HDP ilişkisini, temas iddialarını vs.’yi, birbirilerini karalama vs. meselesinin ötesinde ciddi ciddi tartışmak varken… 

Mesela nasıl? İYİ Parti, desteklediğini bildiği HDP ile aynı adaya neden oy verir? Bundan rahatsız olmazsa neden olmaz? Ama daha sonra neden ilk fırsatta kalkıp HDP aleyhinde şey yapar? Ya da HDP neden böyle bir şeye razı olur? Bu adının konmadığı ittifaklarda yer alması, bildiğim kadarıyla kendi içlerinde 31 Mart öncesinde tartışıldı. Sonunda bir karar verildi. Adları olmamakla birlikte desteklediler ve Selahattin Demirtaş’ın o meşhur, “Bağrımıza taş basıp vereceğiz” sözü — ki bizim Sırrı Süreyya Önder yayınında bence en çarpıcı yer orasıydı. 

Burada tartışılması gereken hususlardan birisi de neden HDP seçmeni “bağrına taş basarak” oy veriyor? Bir, iki; bundan sonra HDP seçmeninin benzer bir olayda gönül rahatlığıyla içine sinerek oy vermesinin yolları neler olabilir? Bunları tartışmak yerine, bambaşka yerlerde dolanıp duruluyor. Evet, bir tartışmayı yine anlı şanlı büyük medya, “ana akım” –buna aslında sevmediğim bir lâf buraya çok uyuyor–, sözde ana akım diyelim. Sözde ana akım, hiçbir şekilde ciddiye almadıkları, ciddiye almak istemedikleri, görmezden geldikleri bir mecranın başlattığı bir tartışmayı kendi hesaplarına göre köpürtmeye çalışıyorlar. Ve bu arada ne oluyor? Gerçekten yapılmış bir gazetecilik faaliyetini, iktidara yaranmak adı altında kullanmaya çalışıyorlar. Ama bunu kullanamadıklarını da çok iyi görüyorlar. Çünkü, bir tartışma, gerçekten bir tartışma, tüm taraflarla birlikte olur. Tarafların en önemli kesimine hiçbir şekilde söz hakkı tanımazsınız –ki burada HDP oluyor bu–, o zaman bu sizin yaptığınız tartışma falan değil şeytan taşlama olur. Ve bu şeytan taşlamanın da yeri, biliyoruz ki sadece ve sadece Mekke’dir. 

Dolayısıyla ana akım medya bir kere daha kendisinin aslında ana akım olmaktan çoktan çıktığını, toplumun talep ve beklentilerini yerine getirmek yerine iktidarın “beka kaygısı”nı gidermek olduğunu bir kere daha gösterdi. Kendilerine buradan teşekkür ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus