Bir devrin sonu mu? ABD’nin “yumuşak gücü” hızla kan kaybediyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Le Monde gazetesinin Cenevre muhabiri Marie Bourreau ile Vaşington muhabiri Gilles Paris’in, Amerika Birleşik Devletleri’nin "yumuşak güç" kullanımının son durumunu ele aldıkları yazının özetini paylaşıyoruz.

Donald Trump’ın başkanlığı ile sarsıntıya uğrayan Amerikan küresel modeli, koronavirüs salgınının yarattığı uluslararası zorluklara dayanamayabilir.

Harvard Üniversitesi’nde akademisyen olarak görev yapan siyasetbilimci Joseph Nye tarafından teorileştirilen “yumuşak güç” (soft power), askeri veya ekonomik baskıdan ziyade bir ikna kapasitesine işaret ediyor. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana Vaşington tarafından zaman zaman uygulanan bir kavram. ABD yönetimi, 1918’den sonra dünya politikasından çekilmiş ve bu durumun sonucunda ortaya çıkanlar ABD tarafından felaket olarak adlandırılmıştı. Bu yüzden ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası çok taraflı kurumlar tarafından desteklenen liberal bir uluslararası düzen kurmaya karar verdi. Sorbonne Nouvelle Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak görev yapan uluslararası ilişkiler tarihçisi Maya Kandel‘e göre bu durum, bir fikri “misyonerliğe” döndü.

Bu Amerikan modelinin salgınla sınanması, Trump hükümetinin rotasının değişmesiyle çakışıyor.

Aralık 2017’de yayımlanan Amerikan stratejik vizyonu, ABD’nin son yirmi yıldır rakiplere açılım politikasını yeniden düşünmesi gerektiğini ve “onların uluslararası kurumlar ve dünya ticaretine entegrasyonu”nun, onları “güvenilir ortaklara” dönüştüreceğini belirtiyordu. Aynı vizyon, “çoğu zaman, bu önermenin yanlış olduğunun ortaya çıktığını” ekleyerek Çin’e yönelik stratejiyi hedefledi.

“Önce Amerika” çağını ilan eden Trump, ülkesinin eski Dışişleri Bakanı Demokrat Madeleine Albright tarafından 1998’de tanımladığı gibi “vazgeçilmez ulus” olmayı bırakmak istiyor. Ayrıca 2017 yılında bütçe müdürü Mick Mulvaney, Trump döneminin ilk taslağını tanıtırken askeri kaynakların artışına vurgu yapmış ve bunun bir “hard power” (sert güç) bütçesi olduğunu belirtmişti.

Uluslararası kurumlarda, ABD’nin yumuşak gücü esas olarak maddi katkılarıyla öne çıkıyor. Örneğin Vaşington her yıl Birleşmiş Milletler’e (BM) yaklaşık 10 milyar dolar, yani kurumun bütçesinin yüzde 20’sini veriyor. Fakat artık BM’ye yapılan yardımda kesinti zamanı. Bir BM gözlemcisi, “Amerika’nın düşüşü, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşmasına yardım ettiği uluslararası düzen ve uluslararası örgütlerin düzenini parçalama biçimini alıyor” diyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) aldığı en önemli yardıma tekabül eden Amerikan yardımı da bunun başka bir örneği. 2020-2021 dönemi için tahsis edilen 553 milyon doların üçte ikisi aşı, HIV kontrolü ve çocuk felcini yok etme programlarına gitti. DSÖ Bulaşıcı Hastalıklar Bölümü Direktörü Dr. Sylvie Briand, “Bu programların askıya alınmasının sonuçları felaket olabilir. Risk, bazı hastalıklar için otuz yıl geriye gitmektir” uyarısında bulunuyor.

2017’den bu yana, ABD’nin maddi ve manevi anlaşmalardan geri çekilme listesi uzadı: Paris İklim Anlaşması, İran Nükleer Anlaşması, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Küresel Göç Sözleşmesi, UNESCO’nun yanı sıra UNRWA (Filistinli Mülteciler İçin Yardım Ajansı), UNAIDS, DSÖ ve diğerleri de Trump’ın bu alandaki politikalarına maruz kaldı. Avrupalı bir gözlemci “Trump, çok taraflı sistemin işlemsel bir erdeme sahip olabileceğini anlamadı. Bu tutumun ABD için bir maliyeti var: ABD açısından uluslararası olayların gidişatını etkileme yeteneğinin zayıflaması” diye konuşuyor.

Tarihçi Maya Kandel için, Amerikan yumuşak gücünün şu anki sorgulamasının kökenleri 1990’lara ve Cumhuriyetçi Parti’nin gelişimine dayanıyor yani bu durum Trump’ın egemenlik fikirlerinden çok önce vardı.

Çoktaraflılığa karşı çıkmak kesinlikle yeni değil. 1980’lerde, Başkan Ronald Reagan, Soğuk Savaş’ın ortasında UNESCO’dan çekilmeye karar vermişti. Barack Obama ise 2011’de, kültür ajansının Filistin’i tam üye olarak kabul etme kararı nedeniyle, buraya yaptığı hükümet katkısını askıya alarak kurumu cezalandırmıştı. UNESCO bundan dolayı bütçesinin yüzde 20’sini kaybetmişti.

Yumuşak güç teorisyeni Joseph Nye, salgının Amerika’yı sert bir şekilde vurmadan önce, şubat ayında New York Times’ta yayımlanan bir yazısında “Başkan Trump, Amerika’yı tekrar büyüklüğüne kavuşturmakla övünüyor (Make Amerika Great Again). Ama gerçekler tam aksini kanıtlıyor” diye yazdı. Eski Demokrat başkan aday adayı Pete Buttigieg, Washington Post’ta yayınlanan bir yazısında Trump için “Çin’e diz çöktürtemedi, aksine güçlendirdi çünkü Çin, Vaşington tarafından bırakılan ‘boşluk’u kapladı” dedi.

Cenevre Uluslararası Çalışmalar ve Kalkınma Enstitüsü’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan David Sylvan, “Trump’ın uluslararası örgütlere yönelik saldırılarının yumuşak güç açısından oldukça küçük etkileri var. Evet belki daha zor koşullarda fakat halen faaliyetleri devam ediyor. Barışı koruma operasyonlarına bakarsak, kısıtlı bütçelerle çalışsalar bile hepsi devam ediyor. Uluslararası örgütlerdeki asıl sorun, uluslararası toplumun güvenebileceği ideolojik tabanın kaybolması” diyor. BM’de görevli bir diplomat, Amerikalılar’ın; Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye, Hindistan gibi otoriter ülkelerle birlikte oy kullanmaya eğilimli olduklarını ve bunun “doğal olmayan ittifaklar” olduğunu düşünüyor: “UNESCO’da Amerika’nın sesi artık insan hakları, eğitim, basın özgürlüğü ya da etik kuralları üzerine devam eden yapay zekâ müzakerelerinde duyulmuyor.”

ABD, Soft Power 30 endeksinde beşinciliğe geriledi

Alışılmadık tarzı ve aşırılığıyla Donald Trump, seleflerinin övgülerinden çok uzak bir başka model kuruyor. Bu, kuvvet övgüsüne, en başta basın olmak üzere karşıt güçlere karşı olan güvensizliğe ve formüllerinden esinlenilen diğer otoriter güçlere dayanıyor. Mart 2019’da İsrail’in Suriye Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tek taraflı olarak tanıyan ABD Başkanı, uluslararası hukuku çiğnedi. Bunu Batı Şeria’nın bazı kısımlarının İsrail tarafından ilhak edilmesi durumunda yeniden yapabilir.

Avrupalı bir diplomata göre “2003’teki Irak savaşı ve 2008’deki ekonomik krizden bu yana genel duygu, ABD’nin artık en iyi model olmadığı” yönünde. Portland merkezli Soft Power 30 endeksi, ülkelerin cazibesini ölçüyor. Üç yıl içinde, 2016 ile 2019 arasında, ABD, üçüncü sıradan beşinci sıraya, yani Fransa, İngiltere, Almanya ve İsveç’in arkasına düştü.

Amerikan yumuşak gücünün düşüşte olduğu görülüyor. En son rakamları derlersek, çekicilik açısından dünyanın önde gelen gücünün hız kaybı çok önemli. BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’na göre, Trump’ın 2017 yılında başlattığı vergi reformu ve Çin ile olan ticaret savaşı, doğrudan yabancı yatırımı yavaşlattı; 2017’de yüzde 9 iken 2018’de yüzde 4 oranında düştü ve 2019’da da durgun bir vaziyette.

Amerikan rüyasının sonu mu?

Bu, Amerikan rüyasının sonu olabilir mi? Avrupalı bir gözlemci “Trump’ın tek pusulası iç politikası ve başkalarının ne düşündüğünü umursamıyor. Amerika’nın imajı gittikçe daha fazla zarar görüyor, ABD artık güvenilir bir manevi ve stratejik ortak olarak görünmüyor” diyor. Bu yıpranma, Pew Araştırma Merkezi’nin ocak ayında yayımladığı rakamlarda karşılık buluyor: Sorgulanan 33 ülkenin sadece yüzde 31’inin Donald Trump’a “güven”i var (Obama’nın döneminde bu oran yüzde 74’e ulaşmıştı), yüzde 53 ise ABD hakkında olumlu görüşe sahip,

Pew’un bir başka araştırması, 2019’da 18 ile 29 yaşlarındaki Amerikalılar’ın sadece yüzde 15’inin ülkelerinin “diğerlerine üstün” olduğunu düşündüğünü gösterdi (65 yaş üstü insanların yüzde 34’üne kıyasla). 

Maya Kandel’a göre yumuşak güç, yakın zamana kadar Amerikan modelinin üstünlüğüne duyulan inanca dayanıyordu: “Ama bir süredir bu gücün içeriği dünyada reddedilmekte ya da yara almakta. Şimdi, hepsinden önemlisi Amerikalılar’ın kendileri bile çoğunlukla ve tarihlerinde ilk kez bunu reddediyor.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus