Işın Eliçin ile Dünyanın Gidişi (78): Heykel dikmek ve heykel yıkmak – Kimin heykeli kime güzel?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre anıt, “Önemli bir olayın veya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca tarih boyunca anılması için yapılan, göze çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapı, abide”dir.

İyi ama kimin için önemli ya da büyük?

Geleneksel olarak, bir kişiyi ya da temsil ettiği değeri, fikri ya da ideolojiyi en üst düzeyde onurlandırmak için kamusal bir alana o kişinin anıtı, heykeli ya da büstü dikilir. Tam da bundan ötürü, bir heykeli tahrip etmek ya da yıkmak da, o kişiye veya temsil ettiklerine yönelik en üst düzeyde hakaret sayılır.

Siyah Amerikalı George Floyd’un beyaz bir polis tarafından öldürülmesi ardından, Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm kentlerinde neredeyse üç haftadır süregiden ırkçılık karşıtı protestolarda, ırkçılığın tarihsel biçimleri olan köleciliğin ve sömürgeciliğin onurlandırıldığı anıtlar, heykeller birbiri ardına yıkılıyor.

ABD’de heykelleri yıkılmaya başlanan Kristof Kolomb’u (bu görüntü Minnesota’dan) bize de Amerika kıtasını bulan ünlü ve saygıdeğer bir kâşif olarak öğretmişler, ama bu keşifle gelen katliamları, sömürü düzenini hiç anlatmamışlardı.

“Bu anıtlar kimin için önemli?” sorusuna dönersek, bugün Amerika’da yıkılan heykellerin, dikili durdukları her gün, toplumun bir bölümüne -siyahlara, yerlilere, ve hatta yoksul beyazlara da- hakaret gibi gelebileceğini anlamak lazım. Çünkü ırkçılık da, kölelik dönemini aratmayan çalışma koşulları ve emek sömürüsü de, sömürgecilik de bugün hâlâ dimdik ayakta.

Heykel yıkma eylemleri biliyorsunuz Avrupa’ya da sıçradı. Çünkü Avrupa’nın geçmişinde de kölecilik ve sömürgecilik, bugününde de ırkçılık var.

İngiltere’nin Bristol kentinde yıkılan köle taciri Edward Colston’un heykeli nehrin dibini boyluyor.

İngiliz gazeteci ve yazar Gary Younge, “Irkçılık konusunda Amerika ile Avrupa arasındaki fark, Avrupa’nın en korkunç icraatının Avrupa dışında gerçekleşmiş olması. Sömürü ve köleleştirme başka coğrafyalarda yapıldı, yurttaşlık hakları mücadelesi de oralarda verildi. Bizim bir Martin Luther King’imiz yok. Ama bizim de Gandhi’miz vardiyor. Aynı zamanda Manchester Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü de olan Younge, Avrupalılar’ın bu geçmişle yüzleşmediklerini söylüyor. Önde gelen siyah bir aktivistin, ona “Geldiğin yere geri dön” diye hakaret edenlere, “Ama burada olmamın sebebi tam sizin orada yaptıklarınız” diye cevap verdiğini anlatan Younge diyor ki, “Oralara gittiğinizi oralarda neler yaptığınızı bilmiyorsanız, o insanların da neden şimdi burada olduğunu ve bugün tarihi neden sizden farklı okuduklarını anlamanız çok zor olur.”

Bu sözler bizi de düşündürmeli: Hem Osmanlı geçmişimiz açısından hem de geleceğe dönük, Suriyeli mültecilerle ilgili olarak…

ABD’nin güney eyaletlerinden Georgia’nın başkenti Atlanta’da protestocular kölecilik yanlısı Konfederasyon liderlerinden Henry Grady heykeli önünde, kamusal alandan kaldırılması talebiyle protesto eylemi yapıyor.

Amerika’da anıtları yapılmış tarihi figürler bugün kimin için büyük, kimin için önemli sorusu etrafında, heykel yıkma eylemleri sayesinde aktif biçimde tartışılıyor. Heykellerin yıkılmasına tepki duyanlar, “Bağımsızlık savaşında ordulara komuta eden ülkenin ilk başkanı George Washington’ın da mı heykelini kaldıracağız” diye soruyorlar örneğin. Bu soruya verilen bir yanıtı not düşelim: Tarihi kişileri günahlarına rağmen onurlandırmakla, tarihi kişileri günahları nedeniyle onurlandırmak arasında fark var…

Londra’da tahrip edilmek istenen Churchill heykeli hafta sonu düzenlenecek protestolar öncesinde korumaya alındı.

Fakat ben bugün size başka bir heykel hikayesi anlatacağım. Belki bilenleriniz de vardır. Ben Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Nazlı Ökten sayesinde öğrendim. Yıkılan heykellere ne olur? Hiç düşündünüz mü? İngiltere’de göstericiler geçen hafta Bristol’de yıktıkları, köle taciri Edward Colston’un kentin zenginliğinin de kaynağı olduğu için dikili duran heykelini yıkıp nehre atmışlardı. Benim anlatacağım hikayenin baş karakteri de rejim değişikliği nedeniyle tenzili rütbeye uğramış bir tarihi şahsiyetin denize atılmış büstü. Hikaye diyorum ama hikaye değil gerçek. Ve olay Türkiye’de geçiyor.

Batı Karadeniz’deki sahil yerleşimlerinden Akçakoca’da yaşayan balıkçı Mahmut, 1993 Temmuz’unda bir cumartesi günü, teknesine ailesini de alıp denize açılır. Bir koyda demirlerler, çocuklar da yüzmeye koyulur. Derken balıkçı Mahmut küçük kızının haykırışını duyar “Baba burada bir adam var.” Dönüp bakar ki ne görsün, suda yüzmekte olan kallavi bir kütle. Yanına yaklaşır, bakar ki hakikaten bir adam, bir insan kafası, ahşaptan oyma bir büst. Belki de bir ganimet bulmanın sevinciyle, onu güç bela kayığına bağlar ve kıyıya çeker.

Hoşçakal Lenin – Hoşgeldin Lenin

Denizden çıka çıka kim çıksa beğenirsiniz: 1917’deki Ekim Devrimi’nin liderlerinden Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İlyiç Lenin…

Akçakoca sahilinde kıyıya vuran ahşap Lenin büstü şimdilerde belediyenin deposunda kilit altında tutuluyor.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ardından, eski rejim ve müttefiki ülkelerde bulunan onbinlerce Lenin heykeli, tarihsel olmasa da ideolojik işlevi artık kalmadığından genellikle yeni yönetimlerce kamusal alandan çekildi. Çekilmeyen bazıları da tepki duyan gruplarca alaşağı edildi. Özellikle Ukrayna’da 1990’dan itibaren kayıtlara geçmiş çok sayıda tahrip ve yıkma vakası var. Hatta en son Kırım’ın ilhakı sırasında 2014-2015’te de yıkılmıştı Lenin heykelleri.

Hoşçakal Lenin: Ukrayna’nın doğusundaki Kharkiv kentinde bir gece vakti yerle bir edilen Lenin heykeli.

Akçakoca sahiline vuran büstün ise geçmişi, nereden geldiği, ne zaman denize atıldığı bilinmiyor. Fakat şimdi belediyenin deposunda kilit altında dursa da, denizden çıkıp geldikten sonra Akçakoca’yı epey karıştırmış Lenin. Nereden biliyorum çünkü belgeselini izledim: Hoşgeldin Lenin adlı 20 dakikalık belgeseli sizler de izleyebilirsiniz, linki yayının metni ile birlikte (yazının en altında) paylaşacağım.

Hoşgeldin Lenin belgeseli 2016 yılında dört kişinin kolektif emeği ile çekilmiş: Begüm Özden Fırat, Aylin Kuryel, Ahmet Murat Öğüt, Emre Yeksan… Ekipten Aylin Kuryel ile konuştum… Onun benimle paylaştığı şekliyle, ben de sizinle paylaşıyorum:

Filmde iki soru ön plana çıkıyor,” diyor Kuryel: “Kimin Lenin’i? ve Lenin Kim? Filmdeki karakterlerin hepsinin farklı cevapları var bu sorulara. Kimisi Lenin’i Türkiye’nin ulus-devlet kuruluş anlatısı içine yerleştirerek, Atatürk’e destek verdiğini söyleyerek kabul edilebilir bir figür kılmaya çalışıyor; kimisi bu coğrafyada yerleşik komünizm korkusunun etkisiyle tehlikeli ve gizlenmesi gereken bir sembol olarak görüyor; kimisi turizme katkı sağlayabilecek olası bir meta olarak bakıyor, kimisi de toplumu örgütleme gücü olmasını umut ediyor.

Ve benim aklıma Can Yücel’in kızı Güzel’e yazdığı şiirdeki dizeler geliyor: “Hani kitaplar vardır ya baskın korkusuyla vefasız sulara atılan / belki de onlardan öğrenmiştir Marx’ı gümüş balıkları / Ve belki de onun için bu kadar aydınlık ortalık…

Yine filme dönüyorum. Büstü denizde bulan balıkçı Mahmut’un, belediye el koyduğu için yaşadığı mutsuzluk var. Ekipten Aylin Kuryel anlatıyor: “Lenin büstünün kime ait olduğuna istinaden, özel mülkiyet meselesinin özel mülkiyeti kaldırmış Lenin figürü etrafında tartışılıyor olması hikayeyi daha da absürt kılıyor. Bir kez daha heykelin mekanı ve kimliği kurmada ne kadar etkin bir form olduğunu, bunun da nasıl çatışmalı bir alan olduğunu görüyoruz bu hikayede. Cansız bir nesne olarak göremiyoruz artık heykeli, çünkü o çevresinde olup bitenlere göre anlam kazanarak yaşamaya devam eden, bazen de kendi anlamını dayatarak çevresine musallat olan tuhaf bir form.

Bu arada Akçakoca’ya denizden gelen Lenin sadece belgesele değil, bir kurgu filme de konu oldu. Senaryosunu benim de çok sevdiğim yazarlarımızdan Barış Bıçakçı’nın yazdığı filmin yönetmeni Tufan Taştan. Taştan ile konuştum. Kara mizah polisiye tarzı filmin çekimleri de kurgusu da tamamlanmış. Koronavirüs salgını nedeniyle gösteriminde gecikme var ama Sen, Ben, Lenin adlı bu filmin izleyici ile buluşmasına az kalmış. Pek yakında…

Veda ederken, bu yayınıma konu ettiğim Hoşgeldin Lenin adlı belgeselin fragmanıyla baş başa bırakıyorum sizi. Şimdilik hoşçakalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus