İstanbul Şehir Üniversitesi: İlan edilmiş bir ölümün güncesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci 

AK Parti’den kopup yeni bir parti kuranlar hakkında yaptığım yayınların büyük bir kısmında, gerek Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, gerek Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın, eleştirilerinde özne kullanmadıklarını, Türkiye’de yaşanan olumsuzlukları ve sorunları tarif ettiklerini ama sorumlusunu göstermediklerini ısrarla vurgulamıştım. Öznesiz cümleler kuruyorlar. Yani “Türkiye kötüye gidiyor, hukuk devleti ortadan kalkıyor, demokrasi geriye gidiyor” gibi. “Ekonomi kötülüyor” gibi. Ama burada sorumluların kimler olduğunu vurgulamadıklarını ve bir anlamda kaçak güreştiklerini söylemiştim. Öznenin de tabii Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olması gerekiyor. 

Bugün birbirinden farklı arkadaşlarım –birbirlerinden habersiz tabii ki– Ahmet Davutoğlu’nun konuşmasını, “İşte özne” diye yolladılar. Bunlardan birisi San Francisco’dan yolladı birisi Adana’dan yolladı. Başkaları da illâki sıradadır. Ahmet Davutoğlu nihayet açık açık Recep Tayyip Erdoğan’ı hedefine aldı. 

Çok sert açıklamalar yaptı; çünkü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararıyla İstanbul Şehir Üniversitesi faaliyet izinleri iptal edildi. Yani İstanbul Şehir Üniversitesi kapatıldı. Şimdi Ahmet Davutoğlu neden bu kadar sinirli? Çünkü bu Şehir Üniversitesi’nin harcında Ahmet Davutoğlu var. Daha ilk temelleri 1980’li yıllarda Davutoğlu ve Boğaziçi Üniversitesi’nden bazı muhafazakâr arkadaşlarının birlikte kurdukları Bilim ve Sanat Vakfı’yla atıldı. Ve oradan, oradaki birikimleri, oradaki öğrencilerle birlikte bunu bir üniversiteye dönüştürdüler. Ve İstanbul Şehir Üniversitesi oldu. O Şehir Üniversitesi de tabii ki dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan ve dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından birlikte açıldı. Buraya Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin ve üst düzey bürokratların çocukları gitti. Ve kısa zamanda devletin de desteğiyle, ama esas olarak Bilim ve Sanat Vakfı’nın birikiminin desteğiyle, burası yeni kurulmuş olmasına rağmen, vakıf üniversiteleri arasında gerçekten fark yaratan ve belki de AKP iktidarı döneminde İslâmî câmianın yarattığı önde gelen kurumu hâline geldi. 

Bu kuruma önce kayyum atandı ve ardından Marmara Üniversitesi’ne devredildi, vakfa da kayyum atandı ve nihayet Şehir Üniversitesi kapatıldı. Ahmet Davutoğlu’nun öfkesi de bu. Birtakım cümleler okumak istiyorum Davutoğlu’nun açıklamasından: “Bugün artık ‘Cumhurbaşkanı iyi ama çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hâli kalmamıştır. Bugün üniversiteye el koyan da, eğitim hayatına darbe vuran da, kayyum atayan da, gençlerin hayalleri ve umutları ile oynayan da, hocaları işsiz bırakan da, futbol kulüplerine inşaatçılara bulduğu parayı üniversitelerden esirgeyen de, siyasî hırsı ve kini için artık hiçbir engel tanımayan da bizzatihi bu Cumhurbaşkanı kararına imza atan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Cumhurbaşkanı kararını… böylesi bir vahametten hicap duyamayanlar bu kararı duvarlarına asabilirler” diyor. Ve devamında: “Cumhurbaşkanı kararını ‘aman bize bir şey olmasın, kazanımları kaybetmeyelim’ diyenler duvarlarına asabilirler. Bizde saklayacağız bu kararı. Sonraki nesillere bu günlerde neler olduğunu tek seferde anlatabilmek için. Kimin nerede nasıl bir duruş sergilediğini anlatabilmek için saklayacağız.” Şimdi kimin nerede nasıl bir duruş sergilediği hususu çok önemli. Şehir Üniversitesi’nin kapatıldığı duyduğum anda bu yayını yapmadaki temel motivasyonum bu idi. 

Daha önce de yapmıştım bu üniversitenin başına gelenler üzerine. Bakıyorum: 14 Kasım 2019’da bir yayın yapmıştım ve “Sustular, sıra onlara da geldi” demiştim. Bana kızmıştı Şehir Üniversitesi’nin birtakım önde gelenleri, ama hâlâ söylediklerimin arkasındayım: Sustular ve sıra onlara da geldi. Ve nihayet Davutoğlu’nun bu söyledikleri üzerinden de hareketle bakıyoruz: Onlar da artık susanlardan şikâyet etmeye başlıyorlar ve onlar da artık susanlara, “Sıra size de gelebilir, gelecek” diyorlar.

Buradan hareketle, Şehir Üniversitesi olayı göstere göstere gelen bir olaydı. Eğer Ahmet Davutoğlu Erdoğan’dan ayrılmasaydı, daha doğrusu Erdoğan Davutoğlu’nu tasfiye ettikten sonra Davutoğlu bir parti yoluna gitmeseydi, köşede sessiz sakim bir şekilde, diyelim ki Şehir Üniversitesi’nde hocalık yapsaydı, üniversiteye dokunulur muydu çok emin değilim. Çok eskisi kadar önü açılmazdı belki; ama üniversite varlığını bir şekilde sürdürürdü. Ama Davutoğlu partiyi kurunca, üniversiteyi kaybetti — Davutoğlu ve arkadaşları. Dolayısıyla göstere göstere olan bir şey bu ve yayının başlığını da buradan hareketle, “Önceden ilan edilmiş bir ölümün güncesi” olarak saptadım. 

Bunu da bilenler bilir, büyük edebiyatçı Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi diye yayımlanan romanının gerçek adıdır. Ama bence en ideal kelimesi bu. Gerçek bir olaya dayalı, 1951’de Kolambiya’da yaşanmış bir olay bu. Bir namus cinayeti. Bir kasabada Santiago Nasar adlı bir şahıs bir gönül ilişkisi nedeniyle başka bir erkeğin ailesi tarafından öldürülür; ama romanın ilk başından, onun öldürüleceği bilinir. Onu öldüreceklerini yayarlar. Polis de duyar, bilmem şu da olur bu da olur, kimisi korkar –hatırladığım kadarıyla anlatıyorum, çok genç bir yaşta okumuştum–, kimisi korkar, kimisi inanmaz, blöf ve yalan olarak görür ve sonra Nastar ölür. 81’de yazmış bu romanı Marquez ve 82’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Bu romanın da onun kazanmasında bayağı etkili olduğunu herkes kabul ediyordu. Tabii tek romanı bu değil, ama en önemlilerinden bir tanesi. Filmi de çekildi ve bu kalıp çok da kullanıldı. Ben de çok kullandım. Göstere göstere olan, herkesin bildiği bir şey. 

Şehir Üniversitesi’ne önce Halkbank’la yaşadığı kredi meselesinden dolayı, Halkbank mal varlıklarını dondurdu. Biz o tarihte Medyascope’ta bunu haberleştirmek istedik. Önemli bir olaydı; ama üniversitenin içinden veya çevresinden birçok kişi, bir taraftan çok fazla rahatsızdılar, ama bir taraftan da bunu çok fazla dillenmemesini, bir şekilde halledeceklerini umuyorlardı. Önce bu oldu, sonra kayyum atandı. “Sonra vakfa sıra gelecek” dedik. Yine insanlar çekindiler. Bunlar doğrudan olayın içinde olan kişiler; kendileri büyük ölçüde sessiz kaldılar. Adım adım oldu ve sonunda üniversite kapanıverdi. Üniversite yok artık. 2008’de kurulmuş olması lâzım. 12 yıl sonra hayatına son verdi devlet. Ne gerekçeyle? Birtakım mâlî gerekçelerle. Ahmet Davutoğlu, Mustafa Özel gibi, bu câmianın yıllardır bilinen şahsiyetlerinin başını çektiği çok sayıda hocanın olduğu, sosyal bilimler başta olmak üzere çok saygın isimlerinin olduğu bir üniversitesinin kapısını kapattılar. 

Kapatmak değil, bina yerle bir edildi. Bitti gitti. Peki bu süre içerisinde ne oldu? Önemsemediler, büyütmediler, “Ama o da şunu yaptı” dediler. Mesela bu süreçte ana muhalaefet partisi Üniversite’nin yanında yer aldı. Bazı iktidar yanlıları bunu bahane etti. “Siz nasıl CHP ile işbirliği yaparsınız?” vs. diye. Bütün bu olaylar bizde nasıl bir sessizliğin olduğunu gösterdi. İktidara karşı iki duygu birden var: Herkes korkuyor ve ilginç bir şekilde ona en yakın olanlar daha fazla korkuyor. İktidarla mesafeli olanın korkusu daha farklı ve daha az. Yakınında olanlar, onunla beraber birçok hak ihlâlinin, birçok mağduriyetin yaşanmasına tanık olanlar ve bunun içerisinde yer alanlar – ki burada görüyoruz. Şu an şikâyet edenler bunların belli bir kısmında yer aldılar. Örneğin Barış Akademisyenleri diye bir olay yaşandı. Gıklarını çıkarmadılar ya da bunu meşrulaştırdılar. Ama şimdi sıra kendilerine geldi. 

Evet, iki şey var: 1) korku, 2) birtakım imtiyazlarını kaybetme endişesi — o da başka türlü bir korku. Birinci korku, baskıya uğramak, başlarına bir şey geleceği endişesi; ama en önemlisi imtiyazlarını kaybetme korkusu. Bir diğer husus daha var; bu daha çok kendi hâlinde insanların duygusu bence. Belli bir yerde olan, yani elit olan insanların artık böyle düşündüğü kanısında değilim. “Ya, bu tür olaylar bize zarar veriyor; ama ses çıkarmamak lâzım. Evet, haksızlık yapılıyor; ama bunu dile getirirsek Tayyip Bey rahatsız olur. Ona zarar verir. Yaptığı doğru değil, ama…” diye başlayan cümleleri kuran, sıradan, kendi halinde AKP yanlısı insanlar bir yere kadar mümkün. Ama belli yerleri tutmuş insanların ağzına bu cümleler hiçbir şekilde yakışmıyor. Ve inandırıcılığı yok. 

Evet bu göstere göstere olmuş bir olay. Ve şimdi Ahmet Davutoğlu diyor ki: “Kimin sustuğunu kimin konuştuğunu bu ülke hatırlayacak” diyor. Ve en sonunda, son söz olarak “Bilinmelidir ki hiçbir şey bitmedi, her şey yeni başlıyor” diyor. Bu çok iddialı bir cümle; ama bu cümleyi değişik dönemlerde değişik kişiler ettiler. Ettikleri zaman karşısında olanlardan birisi de Ahmet Davutoğlu idi. Mesela Gezi Parkı, Kürt sorunu için bu lâfları ettiler. Birçok olayda ettiler. Ama o sırada iktidarın içerisinde yer alan kişiler, buna bugün sessiz kalanlarınkine benzer gerekçelerle, benzer meşrulaştırmalarla buna bir şekilde dahil oldular. Hatta bazıları birinci derecede bunun öznesi de oldu. Bazıları da sessiz ve aktif tanığı diyebiliriz. Aktif tanımdan kastım şu: Böyle siz hiç alâkanız olmayan bir yerden geçerken bir şeye tanık olursunuz. Ama bir de birlikte gittiğiniz arkadaşlarınızdan birisi birisine kötülük eder ve siz tanık olursunuz. Onun arasındaki farktan bahsediyorum. 

Evet, Şehir Üniversitesi’nin başına gelen bu kırmızı pazartesi —ki ilginç, Cumhurbaşkanı kararı bir pazartesi günü aldı. Tarihi 29 Haziran 2020 Pazartesi günü. Şehir Üniversitesi olayı Türkiye’nin tarihine, esas olarak da Türkiye’de İslâmî hareketin tarihine –ben bu konuda çalışan bir gazeteci olarak buna daha fazla önem veriyor olabilirim, ama gerçekten– Türkiye’de İslâmî hareketten geriye ne kalır diye sorulduğunda söylenecek kurumlardan birisinin, ilklerden birisinin. İslamcı iddialı bir lider tarafından, tek adam tarafından bir yıldan az bir süre içerisinde yok edilmesi, resmen infaz edilmesi olarak geçecek. 

Bu câmianın hayatında –ki İslâmî hareketin Türkiye anlatısı hep bir mağduriyet anlatısıdır– Cumhuriyet’ten itibaren, 28 Şubat mağduriyet anlatısının yeniden post-modern hâli olarak karşınıza çıkmıştır. Ama 28 Şubat’ta böyle bir şey yapılmadı. Ve kimse cesaret etmedi, edemezdi. Ama şimdi çok rahat bir şekilde bir kararnamelik canı var. Ama öte yandan bir başka gerçek var. İstanbul’da Çağlayan’da sokakta idiler. Dün akşam İzmir’de sokakta idiler. Bildiğim kadarıyla bu akşam da sokaktalar. Orada kazanılmış haklarını sonuna kadar savunan, direnen mücadele eden insanlar var. Bütün bu avukatların direnişi, birkaç gündür süren bu direniş aslında Şehir Üniversitesi olayıyla bir kez daha bir şey söyleme imkânı veriyor. Arada sırada öğrencilerin yaptığı cılız forumlar dışında bütün bu süre içerisinde ilan edilmiş bu ölümü engellemek ya da hakkıyla lâyığıyla yasını tutabilmek için ne yapıldı? Pek bir şey yapılmadı. Bu da Türkiye’deki İslâmî hareketin “Kol kırılır yen içinde kalır” mantığı ile gerçek mağduriyetlerle gerçekten yüzleşme konusunda gerçekten çok ciddi zaafları olduğunu bize gösteriyor. 

Kolaylıkla “öteki” diyebileceği kişilerden kaynaklanan her türlü baskıyı alabildiğine büyütürken, arasındaki farkı tanımakta zorlandığı ve kendisinden bildiği kişilerden gelen baskıyı tanımlamak, adını koymak ve onunla mücadele etmek konusunda çok ciddi bir zaaf var. Bu zaafı aşacaklar mı, aşarlar mı? Davutoğlu’nun bu son açıklamaları bu aşamaya yönelik olabilir. Bir şeyler değişecek ve daha sert olacak gibi duruyor. Ama bu hiç kolay değil; yüzyılların getirdiği bir gelenek söz konusu. Bu geleneğin üzerine attıkları toprağı silkelemelerinin kolay olacağı kanısında değilim. İstanbul Şehir Üniversitesi durup dururken, göstere göstere devlet tarafından, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kapatıldı. Bunun kapatılmasının en önemli nedeni, başta Davutoğlu olmak üzere kendisine açıktan karşı çıkmalarıydı. Böyle bir hesap görüldü. Hesap görüldüğü ile kaldı. Koca üniversite birden yok olup gitti. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus