Kararsızlar neden kararsız?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Zehra Lâl Şimşek

Merhaba, iyi günler. Bugün “kararsız seçmen” denen olgu üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım ve başlığımı da “Kararsızlar neden kararsız?” diye koydum. Biliyorsunuz stüdyoya döndükten sonra yeni uygulamalarımızla beraber artık geri planda fotoğraflar oluyor ve her yayına uygun fotoğraflar bulmamız gerekiyor. Tabii “Kararsızlar neden kararsız?” başlıklı bir yayın için nasıl bir fotoğraf bulmak gerekir diye düşündüğümde, ilk başta insanın aklına gelen oy kullanma vs., ama birden şu anda geri planda gördüğünüz fotoğraf geldi aklıma. Bu fotoğraf çok çarpıcı bir fotoğraf, hatırlayacaksınız, 19 Mayıs’ın 100. yılında –yani geçen seneki 19 Mayıs’ta– Samsun’da çekildi bu fotoğraf. Cumhurbaşkanı Erdoğan parti liderlerini –HDP hariç– çağırmıştı. İYİ Parti lideri Meral Akşener bir şekilde katılmamıştı, katılamamıştı ve sonunda bu fotoğraf ortaya çıkmıştı. Eğer Meral Akşener olsaydı bu fotoğraf biraz değişecekti. Ama bu haliyle baktığımız zaman, tamamen erkeklerden ibaret bir Türkiye siyasî hayatı fotoğrafı gözüküyor. Ve ondan sonra da aslında, ”Kararsızlar neden kararsız?” sorusunu sorduktan sonra, bu fotoğrafla aslında birçok şeyin cevabını da vermiş oluyorsunuz –bana göre– çünkü bu fotoğraf –Meral Akşener yoktu, HDP zaten çağrılmamıştı–, bu fotoğraftan sonra iki siyasî parti daha kuruldu –Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu liderliğinde–, böyle bir fotoğrafta genişleme söz konusu olur. Ama şu haliyle baktığımız zaman bu fotoğraf Türkiye’ye, Türkiye gibi bir ülkenin bence sahiden var olan dinamizmine, genç nüfus ağırlığına ve kadın ağırlığına –tabii ki– hiçbir şekilde tekabül etmeyen bir fotoğraf. Dolayısıyla Türkiye’de zaten siyasetin temel bir sorunu var: Siyasetin, profesyonelleşmiş siyasetin Türkiye’yi hiçbir şekilde tam olarak yansıtmadığı gerçeği var. Ve bu nedenle de zaten insanların siyasetle kurduğu ilişki de, partizanlık ilişkisi dışında, yani bir partiye körü körüne bağlı olanlar dışında, insanların siyasî tercihlerinin çok kolaylıkla değişebildiği bir ülkedeyiz. Çok büyük partiler kısa bir süre içerisinde yok oldu; merkez partiler, mesela ANAP, Doğru Yol Partisi yok oldu. Bazıları varlığını sürdürüyor; Milli Görüş partileri en son kapatmadan sonra AKP üzerinden varlığını sürdürdüler, ama esas devamı olma iddiasındaki  Saadet Partisi hep çok az bir oy oranını aşamadı. Bütün bu olay aslında bize Türkiye’deki siyaset sınıfının Türkiye gerçeklerini tam olarak karşılamadığını, karşılayamadığını gösteriyor. Ve olaya bir kere öncelikle buradan başlamak lâzım. 

İkincisi, şu son dönemi hatırlayın, son birkaç ayı hatırlayın — yani hâlâ içinden geçtiğimiz süreci: Türkiye’de çok sayıda çok önemli sorun var, zaten ekonomik anlamda çok ciddi sorunlar içerisinde bir ülkeyiz. Ekonomik krizden geçiyorduk ve bunun üzerine bir de salgın geldi. Salgın tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de etkili oldu ve şimdi normalleşmeye geçtik ama hâlâ günde binin üzerinde vaka saptanmaya devam ediyor. Ülkenin dış politikasında çok ciddi sorunlar var, salgın nedeniyle unutulmuş gibi olsa da bir Suriye meselesi var. Ülkenin iç barışıyla ilgili de başta Kürt sorunu olmak üzere çok ciddi sorunlar var; ama son dönemde Türkiye’de siyasî sorunların gerçek anlamda tartışıldığı, bunların gündemde olduğu bir siyaset gündemi yok. Bu iktidar için de böyle, muhalefet için de böyle. Geçen “Haftaya Bakış”ta Kemal Can’la tartıştığımızda –izleyenler hatırlar– bu artık sun’î gündem gibi olan “Çoklu Baro” gibi ya da Ayasofya gibi tartışmalar ya da İstanbul Sözleşmesi gibi tartışmalar, sahici sorunların artık konuşulmasının hiçbir şekilde söz konusu olmadığı bir yerde sun’î gündem olmaktan çıkıp gerçek gündem haline gelmiş durumda. Bu da bize bir başka şey gösteriyor: Siyasetteki tıkanmayı gösteriyor ve bu tıkanma da aslında herkesi birinci dereceden ilgilendiriyor. 

Şimdi kararsızlar meselesine gelince, böyle bir atmosferde kararsızlık meselesi çok önemli bir husus, özellikle genç seçmen için, genç seçmen üzerine çok az çalışma yapılıyor. Benim tanık olduğum bazı çalışmalarda gençlerin siyasetle kurduğu ilişkide çok önemli bulgular var ve bu bulguların var olan, önde gelen siyasî partiler tarafından tam olarak bilindiğini ve değerlendirildiğini sanmıyorum. Dolayısıyla gençler bir anlamda siyaseten kaderlerine terk edilmiş durumdalar. Herkes, gençlere ulaşmayı, partilerinde birtakım kotalar açmaktan ibaret –ki onu yapmayanlar da var– sanıyor. Ama bunun çok daha ötesinde bir sorun var: Gençlerin siyaseten ne ile ilgilendikleri, nasıl ilgilendikleri, siyasetçilere bakışı konusunda çok ciddi sorunlar, eksiklikler var. Ve siyasî partiler bunu sanki hep birlikte karar vermişler ve çok da umursamıyorlarmış gibi bir durum var. Bu kararsızlık meselesinde benim tahminim, gençler çok ciddi bir rol oynuyor kararsızlar konusunda; çünkü onları siyaseten angaje edecek, kendilerine bağlayacak siyasî partiler… — tabii ki var; her partinin genç tabanı vs., ama büyük bir çoğunluğa baktığımız zaman, ben buna apolitiklik demiyorum, siyasetten uzak durmak, siyasetten nefret etmek demiyorum. Tam tersine siyasete bir ilgi var, ama var olan siyasî sistem ve siyasî yapı, profesyonel siyasetçiler ve partiler ve oluşumlar, onların dalga boylarına pek fazla uymuyorlar gibi. Şimdi, en son Metropoll’ün araştırması yayınladı. Metropoll bir kısmını yayınladı Haziran itibariyle, 24 Haziran 2018’de oy verdikleri partilere göre seçmenin “Bu pazar seçim olsa” sorusuna verdikleri cevapta, kararsız, protesto ve cevap yok oranı %18,7 — neredeyse %20’ye yakın. Bu aslında Metropoll’ün ay ay yaptığı araştırmada en yüksek oran deği. En yüksek oranı Mart’ta % 23.4 olarak saptamışlar hatta Haziran’daki en düşük oran. Baktığımız zaman 18.8, 23.4, 22.7, 20.2, şimdi 18.7 daha fazla kararsız ya da protesto ya da cevap yok diyenlerin sayısı biraz azalmış gözüküyor. Ama burada çarpıcı olan Adalet ve Kalkınma Partisi seçmeni, yani 24 Haziran 2018’de AKP’ye oy vermiş seçmendeki kararsız oranı, Metropoll’ün araştırmasına göre artıyor. Baktığımız zaman Şubat’tan bu yana, Şubat’ta %18,7 iken %37,3’e kadar çıkmış. Bu kararsız, protesto, cevap yok diyenlerin 2018 seçiminde oy verdikleri parti AKP, ikinci olarak CHP’de %12,5 var, MHP’de %7,2 var, diğer partilerde HDP ve İyi Parti gibi partilerde çok düşük. Bu bence üzerine düşünülmesi gereken bir husus, özellikle 2018’de Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy vermiş olup, bugün yani iki yıl sonra kararsız olan ya da kararını söylemeyen ya da protesto edeceğini söyleyen insanların sayısının bu kadar yüksek olması –bu araştırmaya göre tabii– üzerinde çok ciddi durulması gereken bir şey. Aslında bu iktidarın yönetememesi ilgili bir şey ve yönetemediğinin kendi tabanı tarafından da artık çok iyi anlaşılması ile ilgili bir şey; ama peki bunlar neden başka bir partiye yönelmiyorlar da kararsız oluyorlar? Bir tarafta, tabii ki işlerin düzelebileceği umudu, Erdoğan’ın tekrar işleri rayına sokabileceği umudu var — tabii ki öncelikle bu var. İkincisi, yeni kurulan ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nden türemiş Gelecek ve DEVA partilerine bir ilgi var benim anladığım. Ama bu ilgi tereddütlü bir ilgi; çünkü daha bu partiler çok yeni, neyi ne kadar yapabilecekleri konusu çok netleşmiş değil ve henüz birçok seçmen için –özellikle sağlamcı seçmen için diyelim– bu partilere oy vermek anlamlı olmayabilir, yani biraz daha vakit geçmesini bekliyor olabilirler. CHP’nin içerisinde kararsızların olmasında da CHP’nin muhalefetini yeterince iyi bulmayanların tabii ki önde olduğunu düşünmek lâzım. Bu arada Gelecek Partisi’nden ziyade DEVA Partisi’ne yönelik olarak muhalefetin genelinde ve CHP seçmeninde de bir ilgi olduğu kanısındayım. Bu anlamda Ali Babacan’ın partisi, AKP seçmenine olduğu kadar –belki ondan daha fazla– muhalefetin içerisindeki kafası karışıklara hitap etme potansiyeline sahip. MHP ise zaten artık tamamen kendini –nasıl söylenir? –, vitesi boşa almış gidiyor, çok fazla bir şey yapmıyor. En son sosyal medyadan geçici de olsa –geçici olacağını tahmin ediyoruz– sosyal medyadan da çekildiler. MHP siyaset yapmayı Bahçeli’nin birtakım yazılı açıklamalarına indirgemiş durumda; ama tabii ki şöyle bir husus var: İktidarı kendisine iyice bağımlı kılmış durumda. Bütün siyaset yapmayı Erdoğan’a bırakmış, ama gerektiğinde birtakım rötuşlarla, arada sırada uyarılarla, çıkışlarla, ona bir ölçüde ayar vererek yoluna devam eden bir parti. Halbuki bu parti, biliyoruz, çok büyük davaların geleneğini taşıyan bir parti; hep iddialı, hep sert bir parti; ama şu anda baktığımızda siyasî sahnede kendini özel olarak çok fazla göstermeyen bir parti. Dolayısıyla MHP seçmeni içerisinde bu durumdan memnun olan olduğu kadar, rahatsız olan da herhalde vardır. Peki kararsızlar nasıl karar verecekler? Şu anda zaten seçim söz konusu olmadığı için bu soru çok anlamlı olmayabilir, ama yine de düşünmekte yarar var. Kaldı ki ben seçimin zamanında yapılmama, daha erken yapılma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünen az sayıda insandan birisiyim. Dolayısıyla bu kararsız seçmen meselesinin hep önümüzde olduğu kanısındayım. 

Şimdi bu yeni partiler meselesi burada bence çok önemli bir faktör; bu partiler erken bir seçim olursa seçime girebilecekler mi? Nasıl girecekler? Biliyoruz ki iktidar ortakları AKP ve MHP, seçim sisteminde, Siyasî Partiler Yasası’nda ve Seçim Yasası’nda değişiklikler yapmak istiyorlar ve bu değişiklikleri yaparken de özellikle yeni partilerin önüne zaten var olan engellerin yenisini çıkartmak istiyorlar — bunu bir kere kabul etmek lâzım. Aynı şekilde sosyal medyadan duyulan rahatsızlığın da, esas olarak kendilerinin etkili bir şekilde kullanamadığı bu mecranın muhalefet partilerine ve özellikle yeni partilere çok ciddi bir şekilde elverişli bir zemin olmasından duyulan rahatsızlık var — bunu anlıyoruz. Gerek Babacan, gerek Davutoğlu’nun şu âna kadar sosyal medyadaki –ki zaten geleneksel medyada birkaç yer dışında onlara çok bir alan açılmıyor– performansları ve oradaki performansların aldığı karşılık iktidar ortaklarını çok ciddi bir şekilde kaygılandırıyor. Mesela biz bu akşam saat 21.00’de DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile bir yayın yapacağız, ben yapacağım. Bilenler bilir, bugün genel merkezlerini açıyorlar Ankara’da, sanal ortamda bir açılış yapıyorlar. O açılıştan sonra da saat 21.00’de bir canlı yayında Ali Babacan Ankara’dan sorularımı cevaplandıracak ve işin ilginci bu, sorularımdan daha çok sorularımıza döndü, çünkü biz böyle bir yayın olacağını dün duyurduk ve sosyal medya üzerinden bize çok sayıda izleyiciden –böyle bir şey talep etmememize rağmen– çok sayıda soru geldi. Bu soruların kimisi sert eleştirel sorular, kimisi DEVA Partisi yanlısı olduğu izlenimi veren sorular; ama büyük bir çoğunluğu gerçekten bu partiyi merak eden insanların, hani çok açık tabirle “üzüm yemek isteyen” yani “bağcı dövmek değil ya da bağcı kayırmak değil, üzüm yemek isteyen” insanların soruları. Biz dün öğleden sonra –yanılmıyorsam– duyuruyu yapmıştık; şu âna kadar gelen izleyici tepkileri ve soruları bile bu partilere, özellikle sosyal medyada –ki biz sosyal medyada faaliyet yürütüyoruz– gösterilen ilginin ne kadar sahici olduğunun bir kanıtı. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde bu yeni partilerin, kurulmuş olan partilerin ve belki de daha kurulacak olan partilerin; yeni çıkacak birtakım siyasi figürlerin, insanların, seçmenin, özellikle genç seçmenin kafasının berraklaşmasında daha fazla etkili olacağı kanısındayım.

 Mâlûm, “Z Kuşağı” diye bir şey söyleniyor. Bu Z Kuşağı’na ulaşıp ulaşamama meselesinden bahsediliyor ve bu anlamda geleneksel partiler –yani şu anda gördüğünüz fotoğraftaki partiler, ki baktığımızda, en uçtaki Doğu Perinçek mesela hayatında, ki ben çocukluğumdan beri Doğu Perinçek’in adını bilirim, en azından 68’den beri siyasî hayatın içerisinde; 68 den bu yana, 68’den 2019’a kadar diyelim televizyona çıktığı toplam sürenin belki 10 katını son bir yılda yaşamıştır Doğu Perinçek. Ben izlemiyorum, ama sosyal medyada görüyorum; hemen hemen “büyük” kanalda konuşan bir figür oldu, ama onun partisinin gençlik örgütlenmesi de olmasına rağmen, diğer liderler gibi bu gençlere ulaşma konusunda çok da başarılı olduğu kanısında değilim. Çünkü burada eski yöntemler kullanılıyor; ne kadar kendileri yeniye ayak uydurmaya çalışsalar da, örneğin hatırlanacaktır sosyal medya konusunda getirilmek istenen yasaklamalar konusunda Meral Akşener’in yaptığı bir espri ve Kemal Kılıçdaroğlu ve Pervin Buldan’ın devamını getirmesi olayı bayağı bir ilgi görmüştü, ama onun bile, o verilen tepkilerin bile o kuşağı yakalamada çok da fazla yeterli olmadığı anlaşıldı. Dolayısıyla şu haliyle bakıldığı zaman, eğer herkes, bütün siyasî partiler bilinen şeyleri bilinen yöntemlerle ve bilinen kişilerle söylemeye devam ederlerse, insanların parti konusunda kararsızlığı, seçeceği parti konusundaki tereddüdü devam edeceğe benzer. Belki sandık başına gitme günü geldiği zaman kötünün en iyisi diye bazı partilere oy verebilirler; ama şu haliyle, benim gördüğüm kadarıyla, kim ki yeni bir şeyleri yeni bir şekilde söylemeye başlar, siyasî yelpazenin neresinde olduğu çok da fazla önemi yok — ki 2015 Haziran seçimlerinde Selahattin Demirtaş bence bu konudaki en çarpıcı örnektir. Selahattin Demirtaş hayatta HDP’ye oy vermeyi düşünmeyecek birçok insanın bakışını, seçim öncesindeki üslûbuyla, mesajlarıyla büyük ölçüde kırabilmişti. Gerçekten çok sıradışı bir örnekti, ama sonra yaşananları biliyoruz, o ayrı bir husus. Ama bugün de bir yerden sonra siyasî yelpazenin neresinde yer aldığının çok da belirleyici olmayacağı bir şekilde, yeni bir şeyleri yeni bir üslûpla ve bana göre sakin bir şekilde söyleyebilen kişilerin önü siyaseten çok ciddi bir şekilde açık. Eskiyi yeniymiş gibi yaparak söylemeye çalışanların çok fazla şansı olduğunu sanmıyorum. Bu ülke büyük bir ülke, bu ülkenin çok büyük sorunları var, ama bu ülkenin çok dinamik bir toplumu da var. Dolayısıyla bu dinamik toplum aslında bu sorunları çözebilecek bir kapasiteye sahip. İşte bunları, sorunları gerçekçi bir şekilde görüp imkânları da gerçekçi bir şekilde tanımlayan ve sorunlarla imkânların çok iyi bir kombinasyonunu yapma iddiası ile çıkan ve bu konuda da sadece kendisi değil, ekiple de çıkan, çıkacak olan kişilerin kararsızları, tereddütlüleri, hatta şu anda herhangi bir partide kararlı olsa da o seçmeni yanına çekebileceği kanısındayım. 

Şu anda Türkiye’de –benim gördüğüm kadarıyla– siyaseten yaşanan âtıllık çok ciddi dönüşümlerin habercisi olabilir; ama bunun habercisi olabilmesi için bunun haberini taşıyacak kişilerin ortaya çıkması lâzım. Bu iddiaya sahip olanlar var, ama şu âna kadar bu yeniliği yapabilecekleri konusunda genel kamuoyunu henüz bence kimse ikna edebilmiş değil. Bu haliyle baktığımız zaman insanların kararsız olması, tereddütte olması kadar doğal bir şey yok. Bu fotoğrafa tekrar baktığımızda, böyle bir seçenek karşısında sandığa gidip tereddüt etmek kadar insanî, doğal ve haklı hiçbir şey olamaz bence; ama bu fotoğraf değişiyor, değişecek, değişmek zorunda. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus