Türkiye’nin din gerçeği: İslamizasyondan (İslamileşme) dezislamizasyona (İslam’dan uzaklaşma)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu yayında sözünü ettiğim Yusuf Kaplan yazısı: Türkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesi tehlikede!

Ezgi Başaran’ın Olivier Roy ile söyleşisi: Prof. Olivier Roy: Erdoğan zihinleri İslamileştiremediği için taşları İslamileştiriyor

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Gazetecilik hayatımın ilk yıllarında, yani 80’lerin ortası 90’lı yıllarda çalıştığım konu olması itibariyle İslamî hareketler hususunda en çok kullandığım ve karşıma çıkan kavramlardan biri İslamizasyondu — yani İslamîleşme ya da İslamîleştirme. Fransız araştırmacı Gilles Kepel bunu ikiye ayırıyordu: Yukarıdan aşağı İslamîleşme ve aşağıdan yukarıya İslamîleşme — yani aşağıdan yukarı olduğu zaman İslamî hareketler eliyle, cemaatler eliyle, tek bireyler ya da gruplar eliyle toplumun İslamîleşmesi; yukarıdan aşağıya olan ise devlet eliyle İslamîleşme. Mesela bir İran’da yaşanan, Pakistan’da yaşanmak istenen, birçok yerde yaşanmak istenen olayı kastediyordu. “İslamizasyon”un yanında bir de “Reislamizasyon” kavramı vardı. Bu, “yeniden İslamîleşme”, yani İslam ülkelerinde İslam’dan kopuşun yaşandığı varsayılıp onun tekrardan yeniden uyanışı diye söyleniyordu. Bu kavramlar uzun bir süre –en azından benim ilgi alanım olduğu için– çok ciddi bir şekilde gündemimdeydi. 

Şimdi gazetecilik hayatımın sonlarında, bu tarihlerde aslında çok telaffuz edilmeyen, ama çok telaffuz edilmesi gereken bir kavram söz konusu: “Dezislamizasyon”. “Dezislamizasyon”, İslam’dan uzaklaşma, İslamîlik’ten arınma gibi çevrilebilir. Bu olayı yaşıyoruz. Bir kuşak geçti; benim kariyerimde bir kuşak “İslamizasyon”u yaşarken, bir başka kuşak bunun tam tersini, zıttını yaşıyor, yaşamakta. Nereden çıkarıyor diyeceksiniz, ama aslında hepimiz bunu görüyoruz. Bir şekilde bizlerin de çok dile getirdiği “deizm-ateizm tartışmaları”, bunların özellikle dindar aile çocuklarında genç kuşaklarda çok yaygın olduğu iddiaları, hep bunu bir şekilde gündemde tutuyor, ama çok fazla konuşulmak istenmiyor. Çünkü konuşuldukça reklamını yapmak istemiyor iktidar ve iktidar yanlıları; bunun bir diğer yönü ise, konuştukça ne oluyor? Çünkü bir çözüm üretebilmeleri söz konusu değil. Bir yenilgi söz konusu.

Tekrardan bu konuyu gündeme almamın nedeni açıkçası dün Yeni Şafak‘ta Yusuf Kaplan’ın yazısı. Dün yazıyı okuduktan sonra, bugün onun üzerine bir şeyler söyler miyim diye düşünüyordum. Ayrıca Gazete Duvar’da bugün Ezgi Başaran’ın Fransız araştırmacı Olivier Roy ile yaptığı söyleşi karşıma çıktı. Hepinize okumanızı tavsiye ederim. Ayasofya üzerinden yapılan bir söyleşi. Olivier Roy çok yakından tanıdığım, defalarca söyleşi yaptığım biri; hatta Medyascope’ta da birden fazla kendisini konuk olarak ağırlamıştık. Dünyada bence farklı ekoller var İslamcılığı anlamada; bunlardan benim en yakın olduğum ekolün önde gelen isimlerinden birisi. O da yıllar önce İslamcılığın aslında kaybettiğini söylemişti. Metis Yayınları’nda o kitabı, “İslamın Başarısızlığı” olarak çevrilebilecek kitabı biz Siyasal İslamın İflası diye çevirmiştik, bayağı da tartışılmıştı. Olivier Roy bu söyleşide de Ezgi’ye aynı şekilde bu görüşünde ısrarlı olduğunu, hatta artık bu görüşünün tam anlamıyla kanıtlandığını söylüyor. Şimdi ikisini birlikte okumaya çalışacağım bugünkü yayında. 

Yusuf Kaplan bir tehlikeden bahsediyor — zaten hep tehlikelerden bahsediyor. Bu sefer ki tehlike, Türkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesinin tehlikede olduğu — başlığı da bu şekilde. Ona göre Türkiye’de toplumun varlık sebebi İslam, ama İslam’dan uzaklaşma var. Şimdi bu alıntıyı yapmadan önce, Yusuf Kaplan’ın iki sene önceki bir başka yazısına bakalım. Yine bir tehlike, iki büyük tehlike, “Deizm ve ateizm dalgası” diye 8 Nisan 2018’de bir yazı yazmış ve oradan bir alıntı yapmak istiyorum: “Genelde İslamî kesimlerde, üstelik bütün kuşaklarda, ama özellikle genç kuşakta bir deizm dalgası yayılıyor hızla. Deizmi “dinsiz tanrıya inanma” olarak kabaca çevirebiliriz. Seküler kesimlerin çocuklarının arasında ise ateizm yayılıyor dalga dalga” diyor. Yani İslamî kesimlerde deizm, seküler kesimde ise ateizm. İki yıl sonraki yazısına baktığımız zaman seküler kesimle çok fazla ilgilenmiyor: “Gelinen noktada İslamî kesimler güle oynaya sekülerleşiyor. İslamî duyarlılıklarını yitiriyor. Hatta İslamî kesimlerin çocukları deizme-ateizme doğru kayıyor.” Bu sefer, iki yıl önce sadece deist yaptığı İslamî kesim çocuklarının şimdi iki yıl sonra aynı zamanda ateist de olduğunu söylüyor. Ve bu cümle en çarpıcısı: “Toplumda süratle gerçekleşen bir İslam’ı terk etme süreci yaşanıyor.” Bu İslam’ı terk etme süreci işte benim “dezislamizasyon” dediğim olay. Bunu söyleyen kişi şu anda AKP iktidarının en gözde, muteber “İslamcı aydın”larından birisi. İki sene önceki yazısında bu deizm-ateizm olayında birtakım sığ çapsız ilâhiyatçıları suçluyordu; bu son yazısında suçlamadan çok bir feryat var. P

eki ne oluyor? Burada Olivier Roy’a bakacak olursak, Olivier Roy diyor ki: “Tartışmalarda taraf olan 1990’ların İslamcı entelektüeller oyun dışı kaldı.” Şu anda Türkiye’yi değerlendirirken, Türkiye’de İslamcı entelektüellerin oyun dışı kaldığını söylüyor — ki önemli ve doğru bir tespit. Onlar oyun dışı kalınca da Yusuf Kaplan gibi kişiler söz sahibi oluyor, gündem belirliyor. Ve onlar tabii tartışmada taraf falan olamıyorlar. Onlar genellikle alarm zilleri çalıp tehlike uyarısı yaparak devleti görev başına çağırıyorlar. Ama ne yapılacak, nasıl yapılacak, bu konuda söyleyebildikleri bir şey yok. Çünkü 90’lardaki İslamcı entelektüellerin tartışma seviyesinin çok çok aşağılarında. Bir diğer önemli husus da tabii ki –belki de en önemlisi bu– Olivier Roy diyor ki: “Türkiye sosyolojik anlamıyla ve de facto (fiili olarak) açık bir toplumdur. Türkiye’nin çoğunluğu gündelik hayatta ve siyasette İslam’la ilgilenmiyor.”  Bu da aslında sekülerleşmenin Türkiye’nin kaderi olduğu ve Türkiye’nin belki de yüzyıllardır yaşanan sekülerliği aslında içselleştirdiğini ve İslamcılığın sekülerleşmeye başladığını söylüyor. Bunu bir tek Olivier Roy söylemiyor tabii. 

İslamcılığın bu sekülerleşmeye karşı bir meydan okuyuştu; bir cazibesi ve iddiası vardı. Ama daha sonra, Yusuf Kaplan’ın da söylediği gibi, bunu yaptığı andan itibaren aslında kendisi de sekülerliğin oyun alanına girdi. Ve sekülarizmi İslamîleştirmek yerine İslam’ı ve Müslümanları sekülerleştirmeye ve sonra da onların bir kısmının İslam’dan uzaklaşmasına yol açtı. Bu yaşanan olayda birçok kişinin sorumluluğu var. Öncelikle İslamcı iddialı birtakım iktidar sahibi olan kesimler, Türkiye’de aşağıdan gelen İslamîleşme taleplerini, iktidarı aldıktan sonra yukarıdan aşağı uygulamaya çalıştılar. İstedikleri her şeyi yaptılar. En son olarak Ayasofya bu Cuma ibadete açılıyor. Yapılmadık bir şey yok. Açılmadık imam-hatip kalmadı, ama hâlâ bir yakınma var. 

Bu yakınma nedir? İnsanlar İslam’ı terk ediyor. Hem de son sürat. Yani “Din elden gidiyor” tekrar. Ama bu sefer dini elden kim götürüyor. Laikler, sekülerler, Hıristiyanlar ya da başka misyonerler değil; şu anda Türkiye’de yaşanan İslam’dan uzaklaşma –ki en sıkı İslamcıların da bir şekilde itiraf etmek zorunda kaldığı İslamdan uzaklaşma– olayını, ne kadar para akıtsalar da, ne kadar insan akıtsalar da, İslam karşıtı çevreler, ya da başka dinin misyonerleri, dinsizler ya da başkaları beceremezlerdi. Bunun öznesi de yine toplumu yukarıdan aşağı İslamize etme iddiasındaki iktidarlar yaptı. İktidarlar burada neden bunu yaptılar? Çünkü: 1) beceriksizler, 2) iddialarının içi boş çıktı. Ama en önemlisi, Olivier Roy’nın bahsettiği çok güçlü bir açık toplum özelliği taşıyor. Siz bunları yasaklarla baskılarla ne yaparsanız yapın engelleyemiyorsunuz. Eskiden olsa ne denirdi? “Din elden gidiyor.” Neden gidiyor? İşte, televizyonlardan, radyodan, gazetelerden, medyadan dolayı gidiyor vs.. Bunlar söylenirdi. Şimdi bunların ezici bir çoğunluğu iktidarın elinde. Bunlardan dolayı pek bir şey gittiği yok. Yani daha doğrusu buralara bakıp da kimse dinden çıkmaz. Şöyle çıkmaz: Belki buralara bakıp çıkan da vardır; “Din bunları savunuyorsa, ben bu dinle ne yapayım?” diyen insanlar da vardır. Ama eski anlamda kastedilen, hani dindar birisinin gözünde yoz ve dejenere birtakım kültürlerin empoze edildiği, İslam ve din karşıtı birtakım yayınların yapıldığı medya vs. söz konusu değil. 

Geriye ne kalıyor? Sosyal medya. İşte şimdi de bugün bu konuda yeni yasa taslağı hazırlandı Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından — ona bir düzen getirmeye çalışıyorlar. Zaten yeteri kadar kontrol altında tuttukları bir yeri iyice baskı altına almaya çalışıyorlar. Bunu yapmak istemelerinin bir nedeni de, bu yaşanan İslam’ı terk etme olgusu olsa gerek. Ama ne kadar yasak getirirlerse getirsinler bu gidişatı engelleyebilecek gibi gözükmüyorlar. Hatta tam tersi, sosyal medyaya yönelik yeni ek yasakların bu olayı daha da tırmandırabileceğini söyleyebiliriz. 

Şimdi Olivier Roy’dan bir alıntı yapmak istiyorum. Türkiye’ye yönelik olarak diyor ki: “Ekonomiyi kontrol edemiyorsun, dinî bağlantılarını kontrol edemiyorsun, İslamî projenin en büyük vaatlerinden biri olan ‘Yolsuzluk bizim İslamcı ahlâkımıza uymaz’ sözünü tutamadın.” Altının birkaç kez çizilmesi gereken bir husus bu. “Bizde yolsuzluk yoktur” noktasından, yani “Bunlar yemezler”den, “Yiyorlar ama çalışıyorlar” noktasına gelmiş bir İslamcılık var. Bu çok büyük bir iddia kaybıdır. Olivier Roy da bunun altını hakikaten isabetli bir şekilde çiziyor. Peki elinde ne kaldı diye soruyor Olivier Roy: “Semboller. Ayasofya’dan daha büyük bir sembol olabilir mi?” diye ekliyor. Yani Ezgi Başaran’ın neden Ayasofya ibadete açıldı sorusuna verdiği cevap. Çünkü ekonomide ve diğer alanlarda, özellikle yolsuzluk konusunda bir iddiası kalmayan bir iktidardan bahsediyor ve bu iktidarın sembollere sığınmak durumunda kaldığından bahsediyor. 

Ve şu cümle çok çarpıcı bir cümle: “Erdoğan Türkiye’nin kalbini ve zihnini İslamîleştiremedi; o yüzden taşları İslamîleştiriyor.” Ayasofya hâdisesinin özeti budur. Evet, olay bu: Bir İslamizasyon iddiası var; bu İslamizasyon/İslamîleşme aşağıdan yukarı bir talep olarak geldi. Belli bir kıvama geldi. Bu talebin sonucunda iktidara birileri geldi ve o birileri aşağıdan gelen taleple devletin imkânlarını birleştirerek toplumu yukarıdan aşağıya İslamîleştirme yoluna gitmeye kalktılar, 20 yıla yaklaşan bir öykü söz konusu; ama bilançoya bakıyorsunuz: Sıfıra sıfır elde var sıfır bile değil. Negatif bir bilanço var. Var olanı kaybetmek, kendi ailelerinden kendi çocuklarının dindarlıklarını sağlayamamak. Değil dindar olmayan ailenin gençlerini dine kazandırmak, dindar ailelerin çocuklarının Yusuf Kaplan’ın dediği gibi süratle İslam’ı terk ediyor olmasını engelleyememek gibi bir olayla karşı karşıyayız. Sonuçta kalpler ve zihinler fethedilemeyince taşlar fethedilmek yoluna gidiliyor ve bu da aslında dünyanın birçok yerinde yaşanan ama Türkiye’de çok daha berrak bir şekilde yaşanan, çok daha somut bir şekilde yaşanan İslamî hareketin çok büyük bir fiyaskosunu, iflasını gösteriyor. Ve bunun faturasının tabii ki tüm ülkeye, ama aynı zamanda İslam dininin kendisine de kesildiğini görüyoruz. 

“Tehlike! Tehlike!” diyerek şikâyet etmekle bir şey yapılmıyor. Bunun yerine bir zamanlar var olan İslamcılığın vaadettikleri gibi bir meydan okuyuş artık İslamcılığın çok uzağında. Onun yerine ne yapılıyor? Var olan kazanımlar elden alınmaya çalışılıyor. İstanbul Sözleşmesi meselesi mesela şu ânın gündemi. Ayasofya yetmedi, şimdi İstanbul Sözleşmesi’ne geldik. Bunu iptal etmeye, kendi imzaladıkları sözleşmeyi iptal etmeye kalkan bir iktidar var. Sosyal medyayı yasaklamaya ya da yeni yasaklar getirmeye çalışan, İstanbul Sözleşmesi’ni iptal etmeye çalışan bir iktidar var. Ve bu iptal tartışmalarıyla birlikte yaşanan, bitmek bilmeyen kadın cinayetleri var — en son Pınar Gültekin’in başına gelen gibi. Ya da bitmek bilmeyen, her kesimde yaşanan yeni cinsel tâciz, saldırı, tecavüz iddiaları var. Bunlardan bir tanesini de en son HDP yaşadı ve milletvekilini ihraç etti. Birtakım ünlü isimler –sanatçı, gazeteci vs. – eşlerine ya da kadın arkadaşlarına yönelik saldırılarla suçlanıyor ve bütün bu atmosferde siyasî iktidar, sanki herşey kontrol altındaymış gibi –aslında tam zıddı, hiçbir şeyi artık kontrol edemediği için– kadınlar için çok önemli bir güvence olan İstanbul Sözleşmesi’ni ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bunu yaparak, yaşanan İslamiyet’i terk olaylarını engelleyebileceklerini sanıyorlarsa çok ciddi bir şekilde yanılıyorlar. Tam tersi bu tür adımların bu süreci daha da hızlandıracağı kanısındayım. 

Söyleyeceklerim bu kadar iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus