Son yedi yılda iki binden fazla kadın erkekler tarafından öldürüldü – Medyascope interaktif

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Pınar Gültekin, Şule Çet, Ceren Özdemir, Münevver Karabulut, Özgecan Aslan, Emine Bulut, Ayşe Tuğba Arslan ve daha nicesi… Türkiye’de kadınlar, erkekler tarafından her gün katlediliyor, şiddet görüyor. Pınar Gültekin de bu kadınlardan biriydi ve henüz 27 yaşındaydı. Muğla’da Cemal Metin Avcı tarafından katledildi. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin sözkonusu olduğu bu günlerde kadınlar bir kez daha “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” ve “Ölmek İstemiyoruz!” demek için sokaklara çıkarak eylem yaptı. İstanbul Sözleşmesi diye bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” 2011 yılında imzalandı, 2014 yılında ise yürürlüğe girdi. İlk imzalayan ülke Türkiye idi. İmzalandığı yıl kadın cinayetlerinde bir düşüş olmasına rağmen şimdi sözleşmeden çekilmeyi konuşuyoruz.

İstanbul Sözleşmesi “kadına karşı şiddet” ve “aile içi şiddet” konularında temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen bir uluslararası insan hakları sözleşmesi” olarak tanımlanıyor. Fakat bu sözleşme imzalandığı günden bugüne kadar sürekli siyasetin gündeminde oldu.

En son AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi‘nden çıkabileceğinin sinyalini vermiş ve “Nasıl usulünü yerine getirerek bu sözleşme imzalanmışsa, aynı şekilde usulü yerine getirilerek bu sözleşmeden çıkılır” demişti. Kurtulmuş, “Sözleşme iptal edilir mi?” sorusuna “Bu metnin içinde iki tane önemli husus var dikkat çekmemiz gereken ve bizimle asla uyuşmayan. Bunlardan birisi toplumsal cinsiyet meselesi, bir de cinsel yönelim tercihi. Şimdi bunlar ve başka şeyler de var ama bu iki meselenin demin konuştuğumuz çerçevede tam da bu LGBT vesaire gibi unsurların, marjinal unsurların ekmeğine yağ sürecek kavramlar olduğu ya da onların arkasına sığınarak faaliyet yapabilecekleri alanlar olduğu görülüyor. Halkımızda böyle büyük bir beklenti varken AK Parti olarak biz buna bigâne kalmayız” sözleriyle cevap verdi.

“Aile yapısına zarar verildiği” düşünülen bu sözleşme neleri kapsıyor, kadınlar için önemi nedir?

Infografik: Sema Kahriman

Kadınlar için büyük bir kazanım olan bu sözleşmenin önemi, 1. maddesinde açıkça belirtiliyor:

  • Kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak,
  • Kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dahil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak,
  • Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlamak,
  • Kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak, 
  • Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak.

Sözleşme kapsamındaki suçlar ise şöyle sıralanıyor:

  • Ev içi şiddet (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik)
  • Taciz amaçlı takip,
  • Tecavüz dahil, cinsel şiddet;
  • Cinsel taciz,
  • Zorla evlendirme,
  • Kadınların sünnet edilmesi,
  • Kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama

Son altı yılda bin 900 kadın katledildi

Kadınlar, boşanmak istediği için, çalışmak istediği için, bir erkeği reddettiği için erkekler tarafından katlediliyor. 2013-2019 yılları arasında erkekler bin 900 kadını öldürdü. 2020 yılının ilk altı ayında ise erkekler 123 kadını katletti. Son altı yılda en fazla kadın cinayetinin işlendiği yıl 2019. Geçen yıl 328 kadın, erkekler tarafından katledildi.

2020’nin ilk altı ayında 123 kadın cinayeti işlendi. Bu altı ayda en fazla kadın cinayetinin görüldüğü ay mart ayıydı. Mart ayında 25 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Koronavirüs salgınının Türkiye’ye gelmesiyle evlerde izole olmaya başladığımız mart ayında, koronavirüs salgınının yayılması gibi ev içi şiddette de artış görüldü. 2019 Mart’ında bin 804 aile içi şiddet olayı yaşanırken, bu yıl aynı ayda ise olay sayısı 2 bin 493’e yükseldi. Bu sayı 2020 yılı içindeki kadın ölüm oranlarına da yansıdı. 

Kadınları kim öldürüyor?

2020 yılının ilk altı ayı dahil olmak üzere son yedi yılda iki bin 23 kadın, erkekler tarafından katledildi. Kadın cinayetlerinin bin 364’ü evli olduğu, birlikte olduğu, boşandığı, ayrıldığı erkek tarafından gerçekleştirildi. Evlerinde güvende olmayan kadınların 306’sını ise babası, oğlu, aile meclisi ve diğer erkek akrabaları öldürdü.

Kadınların gözünden “Erkek Şiddeti” araştırması

Bu araştırma 14 Temmuz ve 22 Temmuz arasında 32 kadının katılımıyla gerçekleştirildi. Ankete katılan 32 kadının 32’si de “Devletin kadına yönelik şiddete yeterince önlemler aldığını düşünüyor musunuz?” sorusuna “Hayır” cevabını verirken, 13 kadın fiziksel, 12 kadın psikolojik, altı kadın hem psikolojik hem fiziksel şiddet gördüğünü söyledi. Bir kadın ise şiddet görmediğini belirtti. Şiddet gördüğünü belirten kadınların yedisi evli olduğu erkek, sekizi birlikte olduğu erkek, beşi babası, dördü boşandığı erkek, ikisi dayısı, ikisi abisi, biri kayınpederi, biri kendisini taciz eden erkek, biri ise reddettiği erkek tarafından şiddete maruz bırakıldığını söyledi.

Erkeklerin gözünden “Erkek Şiddeti ve Kadın Cinayetleri” araştırması: “Hepimiz katil değiliz”

Bu araştırma 14 Temmuz ve 22 Temmuz arasında 20 erkeğin katılımıyla gerçekleştirildi. Ankete katılan erkeklerin 13’ü bekâr, yedisi ise evli. Erkeklerin 10’u şiddet uygulamadığını belirtirken, üçü  birlikte olduğu kadına fiziksel, altısı birlikte olduğu kadına psikolojik, biri ise evli olduğu kadına fiziksel şiddet uyguladığını söyledi. “Şiddet haberlerinde ‘erkek şiddeti’ başlığının koyulmasından rahatsız oluyor musunuz?” sorusuna sekiz erkek “rahatsız oluyorum” yanıtını verdi. “Bütün erkekler şiddet uygulamıyor” diyerek haber dilinden rahatsız olduklarını söyleyen erkeklerin dördü, birlikte olduğu kadına psikolojik şiddet uyguladı. Erkekler bu haberlere tepkileri şöyle dile getirdi: “Bütün erkekleri zan altında bırakıyorsunuz”, “Bütün erkekleri aynı kefeye koyamazsınız”, “Hepimiz katil değiliz”, “Bütün erkekler şiddet uygulamıyor.” 

Tuğçe Duygu Köksal : “Kadınlar olarak öldürülüyoruz, siyasetin kadınlar üzerinden yürütülmesi hata”

İstanbul Sözleşmesi’nden neden çekilmek isteniyor, kadın cinayetleri nasıl önlenebilir, siyasi iktidara ne gibi görevler düşüyor, kadına yönelik şiddette medyanın rolü nedir? Bu sorularının yanıtlarını İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Tuğçe Duygu Köksal  ile aradık. 

Köksal, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye dair fikir yürüten kişilerin sözleşmeyi hiçbir şekilde okumadığını, çekilmek istemelerinin arkasında yatan nedenin tamamen siyasetle ilgili bir mesele olarak düşünülmesi gerektiğini belirtti. “Kadınlar olarak öldürülüyoruz” diyen Köksal, devletin bu konuda sağlam bir siyasi irade göstermesi ve kadına karşı şiddetle mücadele konusunda etkin işbirliği politikaları geliştirmesi gerektiğini savunuyor:

“Devletin kadına karşı şiddetle mücadele konusunda etkin politikalar geliştirmesi gerekiyor derken neyi kastediyorum, sadece cezaların artırılmasını mı? Türk Ceza Kanunu’nda zaten ilgili maddelerde düzenlemeler var. Bu maddeler çerçevesinde cezaların artırılmasından bahsediliyor fakat bizim meselemiz sadece cezaların artırılması değil. Biz Nahide Opuz davasından bu yana mevzuat anlamında çok önemli bir gelişme yaşadık. 6284 Sayılı Kanun ve İstanbul Sözleşmesi kadınların mücadelesi sonucunda elde edinilmiş kazanımdır. Kanunlar kadın ölümlerini, artan erkek şiddetini önleyemiyor. Aynı şey çocuklar için de geçerli. İstanbul Sözleşmesi’ndeki kadın terimi 18 yaş altı kız çocuklarını da kapsar. Bu çerçevede baktığımız zaman bizim yasal mevzuatımızda gerçekleştirdiğimiz birtakım değişikliklere ve hatta artırılan cezalara karşılık hafifletici nedenlerin uygulanması, iyi hal indirimleri, mağdurların yargılamalarda maruz bırakıldığı ikincil mağduriyet, bir nevi affa yol açan infaz düzenlemeleri de devreye giriyor. Bu konularda alınması gereken tedbirler ve devlet organlarınca yapılması gerekenler İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerinde tek tek anlatılmıştır. Sözleşme kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadının erkeğe nazaran daha ast bir konuma zorlandığı bir sosyal mekanizma olarak ifade eder. Ancak istediğiniz kadar kanun değişikliği yapın, her şeyin temelinde olan toplumsal cinsiyet eşitliği toplumun temeline yerleşmediği, özümsenmediği için kadınların öldürüldüğüne her gün yeniden şahit oluyoruz. Bunun sadece yasal mevzuatla çözülemediğini, etkin mücadele için sağlam bir siyasi irade gösterilmesi gerektiğini devlet otoriterlerinin anlaması gerekiyor.”

“Ayrımcılık yasağı vurgusunun kimseyi rahatsız etmemesi gerekiyor”

İstanbul Sözleşmesi’nin 4. maddesinde “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” konusu ele alınmış ve herkesin, özellikle de kadınların gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alınması gerektiğine vurgu yapılıyor. Bugün İstanbul Sözleşmesi’nden çekilinmesi gerektiğini savunanlar, sözleşmenin “aile yapısına zarar verdiğini” söylüyor. “Bu sözleşme aile yapısına nasıl zarar veriyor?” diye sorduğumuz Köksal, çekilmek isteyenlerin asıl hedefinde 4. maddenin olduğunu düşünüyor:

“İstanbul Sözleşmesi’ni girişinden okumaya başlamak gerekiyor. Girişinde amacını çok net belli ediyor; kadın erkek arasındaki eşitlik! Sadece şu andan bahsetmiyor, tarihten günümüze gelen, eşit olmayan bir güç ilişkisi sözkonusu. Sözleşme, kadına karşı şiddetin de bunun bir yansıması olduğunu söylüyor. Bu anlamda kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını belirtiyor. Bu kapsamda sözleşmeye baktığımızda ev içi şiddetin önlenmesi, etkin koruma sağlanması, bununla mücadele edilmesi, buna ilişkin olarak devlet ve toplum arasında bir politika geliştirilmesi, çözümler bulunması ve işbilirliği yapılması… Bakın bu işbirliği çok önemlidir; polisle, devletle, yargıyla, toplumla, en baştaki siyasi iradeyle bir işbirliği içinde kadınlara karşı şiddet yönelik etkin bir mücadele verilmesi gerektiğini söyler. O yüzden de sözleşmeye baktığımızda çok net gözüküyor; kadına karşı şiddetin, ev içinde kadına yönelik şiddetin önlenmesi, buna karşı kadınların korunması, etkin bir soruşturma yapılması ve destek politikaların geliştirilmesi… Sözleşmenin metnini okumuş bir kişi olarak, tam olarak nereden rahatsız olduklarını anlamış değildim, ancak basına yansıyan çeşitli açıklamalardan da gördüm ki onlar ‘ayrımcılık yasağından yani eşitlikten’ rahatsızlar. Sözleşmenin 4. maddesinde, taraf devletlerin bu sözleşmenin hükümlerini hiçbir ayrımcılık gözetmeksizin herkese uygulaması gerektiğine dair bir vurgu yapılması bir kısım çevreleri rahatsız ediyor. Bunun kimseyi rahatsız etmemesi gerekiyor, çünkü bu demokratik bir devlette temel hukuk prensibidir, Anayasa Mahkemesi içtihatlarında bu teminatı net biçimde görürsünüz. Tartışmaya kapalı olması gereken, anayasal garanti altındaki ayrımcılık yasağıdır ve eşitlik ilkesidir.”

“Madde 4 – Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması  1. Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.  2. Taraflar, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı kınayacak ve ayrımcılığı önlemek üzere, özellikle aşağıdakiler dahil olmak üzere, gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır: – ulusal anayasalarında veya ilgili diğer mevzuata kadın erkek eşitliği ilkesini dahil edecek ve bu ilkenin uygulamada gerçekleştirilmesini temin edeceklerdir; – yerine göre, yaptırımların uygulanması yolu da dahil olmak üzere, kadınlara karşı ayrımcılığı yasaklayacaklardır; – kadınlara karşı ayrımcılık yapan yasa ve uygulamaları yürürlükten kaldıracaklardır.  3. Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.  4. Kadınların toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunması için gerekli olan özel tedbirler, bu Sözleşme hükümlerince ayrımcılık olarak sayılmayacaktır”

“Bir kısım medya organlarının hak temelli bakış açısı ve toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalıklarının artırılması gerekiyor”

Kadınlara yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinde medya da önemli bir yer tutuyor. Nitekim erkek şiddeti haberlerinde şu başlıklarla karşılaşabiliyoruz; “Aşk cinayeti”, “Seviyordu öldürdü”, “Kıskançlık cinayeti”, “Evli bir adamın evinde ölü bulundu.” Medyanın bu bağlamda şiddeti meşrulaştırmaması, katile yönelik destek verici mesajlar içermemesi gerekiyor.

Köksal da bu konuya değinerek, medyanın haber diline dikkat etmesi gerektiğini, eril bakış açısından, kadın bedeni ile ilgili söylemlerden ve toplumsal cinsiyet rollerini kullanmaktan kaçınılması, medyada eşit temsili sağlayarak eşitlikçi bir dil kullanılması gerektiğini vurguluyor: “Bir kısım medya organlarının bu konuda eğitilmesi ve farkındalık oluşturulması gerekiyor. Çocuk, kadın, LGBTİ bireyler ve tüm kırılgan gruplardaki bireyler açısından bu konunun önemli bir boyut olduğunu düşünüyorum. Şiddet faillerini övecek, şiddeti meşru gösterecek, toplumsal cinsiyet eşitliği bakış açısından uzak her türlü dilin kullanılmasından kaçınılması gerekiyor.”

Nahide Opuz davası: AİHM, tarihinde ilk kez cinsiyet temelli ayrımcılık bağlamında ev içi şiddete karşı koruma sağlanamadığı, adli sistemin uygun bir çözüm sunamadığı gerekçesiyle bir devleti mahkum etti

Kadına yönelik aile içi şiddet nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Türkiye’ye karşı açılan Nahide Opuz davası sonucunda AİHM, tarihinde ilk defa aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı gerekçesiyle bir devleti mahkum etti. Nahide Opuz, Hüseyin Opuz ile 1995 yılında evlendi. Opuz, evlendikten sonraki üç yıl boyunca annesiyle birlikte Hüseyin Opuz’un şiddetine maruz kaldı. Darp ve ağır yaralama ve cinayete teşebbüsten hakkında dava açılan erkek “kanıt yetersizliği” gerekçesiyle yaptırımla karşılaşmadı. İki kez gözaltına alınan erkek, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. İki kadının saldırılarla ilgili şikayetlerini geri çekmeleri üzerine, şikayete bağlı suçlardan olduğu gerekçesiyle davalar düştü. 11 Mart 2002’de kızını yanına alarak İzmir’e yerleşmeye karar veren annesi, yolda aracının önünü kesen Hüseyin Opuz’un silahlı saldırısına uğrayarak hayatını kaybetti.

“Opuz davasından bu yana farklı bir noktada değiliz” 

Opuz davasında ilk defa cinsiyet temelli ayrımcılık vurgusu yapıldığını söyleyen Tuğçe Duygu Köksal, o günden bugüne nelerin değişip değişmediğine değindi:

“Peki Opuz davasından günümüze geldiğinde neleri aştık, neleri iyileştirdik? Biz sadece bir kanun yaptık ama etkin uygulanması noktasındaki irade eksikliği sebebiyle o kanunu uygulamada eksiklikler yaşamaya devam ediyoruz. Bu yüzden Opuz davasından bu yana mantalite olarak farklı bir noktada değiliz. Hâlâ kadınlar öldürülüyor, hâlâ kadınlar her türlü şiddete maruz kalıyor. Opuz davasında şunun altını çizmek istiyorum; AİHM davada ‘ev içi şiddet asıl olarak kadınları etkilemektedir’ ve ‘Türkiye makamları bunu aile içi mesele gören, bunu hafife indirgeyerek aile içi şiddete teşvik atmosferi yaratmışlardır’ diyor. İşte bizim bu atmosferin önüne geçmemiz gerekiyor. Bu sadece cezalarla olmaz, bu toplumsal bir bilincin gerçekleştirilmesiyle olur.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus