Bitmeyen ve biteceğe de benzemeyen “Yetmez ama evet” linci

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu yayında sözü edilen haberler:

Gazeteduvar’da Alper Budka’nın ‘Yetmez Ama Evet’ diyenler anlatıyor…

Independent Türkçe’den Cihat Arpacık’ın Her eleştirilerinde kendilerine 2010 referandumundaki tavırları hatırlatılan “Yetmez Ama Evetçiler” konuştu: Aynı şartlarda bir daha referandum yapılsa yine desteklerim

Halil Berktay’ın Ergenekon sürecinde yazdığı Ergenekon, yaşıyor hâlâ başlıklı yazı

Etyen Mahçupyan’ın Çorbadaki kıl başlıklı yazısı

Bitmeyen “Yetmez ama evet” linci

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Baştan bir uyarıda bulunayım: Normal olarak bu tür yorum yayınlarım 15-20 dakika civarında oluyor, ama bu sefer biraz uzatabilirim. Kaç dakika olacağını bilmiyorum, ama yayınları irticalen yapıyorum, izlediğiniz gibi. Birtakım notlarım var; onlara da bakarak, bu “Yetmez ama evet” meselesiyle ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. 

Önce bir anekdotla başlayayım: 12 Eylül 2010 tarihinde bir pazar günü akşama doğru, anayasa referandumu yapılmış, sandıklar açılmış, ama seçim yasakları henüz kalkmamıştı; ben o tarihte Vatan gazetesinde çalışıyordum — hem muhabir hem yazar olarak. Aynı zamanda da NTV haber kanalında yorumculuk yapıyordum. O gün, referandum akşamı da canlı yayında stüdyodaydım; ama henüz seçim yasağı kalkmamıştı, programı Oğuz Haksever yönetiyordu. Stüdyoda benim dışımda Tarhan Erdem vardı –uzun süredir ortada gözükmüyor, kendisini özletiyor Tarhan Bey; gerçekten Türkiye siyasetinde benim yıllardır en hayranlıkla takip ettiğim isimlerden birisidir–; Tarhan Bey ile ben oturuyorduk ve yasağın kalkmasını bekliyorduk; ama yayına da girdik, dolayısıyla, biz gazeteciler bu duruma “top çevirme” deriz, yasak kalkana kadar bir şeyler konuşmaya başladık, Oğuz Haksever yönetiyor ve şöyle bir şey söyledi Oğuz: “Sandığa gittim, şöyle kalabalıktı, böyle coşkuluydu; insanlar bu referandumu çok önemsiyordu” vs.. Birtakım kendi gözlemlerini anlattı. Sonra bana döndü, “Ne diyorsun Ruşen? Sen ne gördün sandıkta?” diye. Ben de, “Hiçbir şey görmedim, çünkü sandığa gitmedim” dedim. 

Ben o referandumda oy kullanmadım; referandumu –nasıl söyleyeyim– protesto etmek demeyelim, ama “evet” ve “hayır” seçeneklerinin ikisi de beni tatmin etmediği için bir anlamda boykot ettim. Protesto olmayan bir boykot. O tarihte HDP’nin daha aktif bir boykotu vardı. Onunkilere birazcık yakın diyelim, ama bu kişisel bir karardı. Ve bunun üzerine o tarihlerde –on yıl önce oluyor bu– sosyal medya şimdiki kadar yaygın değildi, ama yine de bir şeyler vardı, özellikle e-postalar çok gündemdeydi. Evetçi çok kişinin –zaten benden hazzetmeyen çok kişinin– hakkımda suç duyurusunda bulunduğunu öğrenmiştim. O da nedir? “Seçim yasaklarını deldi; boykot propagandası yaptı” şeklinde… Ama on yıldan beri de bazı insanlar, özellikle de o referandumda “hayır” oyu kullananların en aktif ve aktivist hayırcıları, benden de çok hazzetmedikleri için, o “yetmez ama evetçi” kalıbına koyarlar beni. Artık bıktım diyebilirim. 

Ben “Yetmez ama evetçi” değilim. “Evet” vermedim. “Yetmez ama evet”i hiç düşünmedim, gitmedim. Tabii bu sefer de bunu söyleyince, “Aslında gitmemekle evet demek aynıdır” gibi bir şeyle devam ediyorlar. Yine “hayır” veren bazı kişileri de –mesela ilk aklıma gelen Nuray Mert’tir– onu da sırf hoşlanmadıkları için, şu veya bu sebeple onu da “yetmez ama evetçi” olarak damgalarlar. Böyle bir damgalama yöntemi oldu ve bitmek bilmiyor. Hâlâ devam ediyor. En son şair Haydar Ergülen’in bir yazısından hareketle bu tekrar gündeme geldi. Haydar Ergülen “hayır” vermiş, ama o süreçlerde AKP hükümetinin Alevi açılımı kapsamındaki bir toplantısına iyi niyetli bir şekilde katılmış ve bundan duyduğu pişmanlığı dile getirip insanları bir tür özür dilemeye çağıran bir yazı yazdı ve bununla beraber bir tartışma yeniden başladı — aslında bitmeyen bir tartışma bu. 

Önce “Yetmez ama evet” diyenlerden bazıları yazılar yazdı. Independent Türkçe’de Cihat Arpacık bazı kişilerle konuştu — mesela Halil Berktay var, bunlardan birisi Ali Bayramoğlu, Ufuk Uras, Yücel Sayman var. Bir sonrasında çok daha kapsamlı bir şeyi Gazete Duvar’da Alper Budka yaptı. Hem o zamana kadar evetçilerden bazı isimlerin yazdıkları yazıların linklerini veriyor; hem hayırcıların ve yetmez ama evetçilere saldıranların linklerini de veriyor; kendisi de aynı zamanda Cafer Solgun, Osman Can, Aydın Engin, Baskın Oran, Erol Katırcıoğlu gibi isimlerle konuşmuş –daha başkaları da var–, çok kapsamlı bir dosya yapmış; iki çalışma da çok iyi gazetecilik işleri ve ben de burada onlardan bayağı bir yararlandım.

Önce bir olayı hatırlamakta yarar var. Ne olmuştu? Nasıl bir şey olmuştu? Burada, AKP iktidarının yapmak istediği birçok şey devlete –derin devlet diye tanımlanıyordu– takılıyordu; askere, yüksek bürokrasiye, yüksek yargıya takılıyordu ve bu engelleri aşmak için anayasayı değiştirmek, özellikle de yargıda çok ciddi birtakım değişiklikler yapmak istediler. İstediler diyorum, çünkü AKP tek değildi; Fethullahçılar vardı işin içinde. Hatta aslında 12 Eylül referandumu, ana aktörünün Fethullahçılar olduğu bir olaydı — biliyorsunuz Fethullah Gülen, “Gerekirse mezardakileri kaldırıp evet oyu verdirin” diye bir çağrı yapmıştı Pennsylvania’dan, böyle bir olaydı. AKP kendisine devlet içerisinden gelen engellemeleri kırmak için böyle bir şey yaptı. Ama bunu pazarlayabilmek için, yanına 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle bir mücadele, hesaplaşma boyutu ekledi. 12 Eylül Anayasası’nın geçici maddeleri vardı –bir türlü geçmeyen–, onları kaldırmayı işin içine ekledi. 

Bir de ince bir işçilikle bunu 12 Eylül darbesinin 30. yıldönümüne, 12 Eylül Pazar gününe denk getirdi. Artık AKP’nin bu tür incelikler yapamadığını görüyoruz — beceremiyorlar. En son, dün yapılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müjde açıklamasındaki organizasyon başarısızlığı ile bu referandumdaki ince işçilik arasında çok büyük bir fark var. Tabii orada bu işin uluslararası alandaki ehli olan Fethullahçılar’ın rolünü hiç yabana atmamak lâzım. Yani burada şöyle bir şey oldu: Esas kendi gündemlerini hayata geçirmek için, yanına başkalarını cezbedecek bir şeyler eklediler. 12 Eylül referandumu bunun en çarpıcısıydı ve referandumu aslında 12 Eylül darbesiyle hesaplaşma referandumu gibi sundular. Belli ölçülerde başarılı oldular. 

Benim gibi 12 Eylül’ü yaşamış ve bundan doğrudan mağdur olmuş insanlar için câzip bir şeydi. Çok insan vardı; 12 Eylül’den mağdur olmuş insanlar ve onların çocukları. 12 Eylül’le yapılmamış bir hesaplaşma ve onun yapılabilme ihtimali bile başlı başına heyecan vericiydi. Ama buradaki tamamen bir aldatmacaydı. Böyle bir anda, solun içerisinden bir kesim, zaten AKP’ye ve AKP’nin müttefiki olan Fethullahçılar’a destek veren ve onlarla beraber hareket eden, kimi durumda AKP’yle kimi durumda Fethullaçılar’la kimi durumda her ikisiyle birden hareket eden bazı kişiler ve kuruluşlar burada aktif bir şekilde yer aldılar. Bunların başında Devrimci Sosyalist İşçi Partisi diye küçük bir grup var, Troçkist bir grup, onlar “Yetmez ama evet” sloganının taşıyıcısı oldular. Onlar mı buldu çok emin değilim, ama onlar bu işin taşıyıcısı oldu; gösteriler yaptılar vs.. Başkaları da oldu; birtakım tek tek insanlar, bazı partiler de oldu. Ve solun içerisinden bir grup koptu, yani “evet” noktasına yöneldi. 

Hiç unutmuyorum NTV’de Başbakan Erdoğan’la referandum öncesi yayın yaptığımızda –ben de NTV’de o dönemde Erdoğan ile yapılan bütün yayınlarda soru soranlar arasındaydım, en son Ağrı’daki genel seçimde sordum, zaten ondan bir süre sonra da NTV’den ayrılmak durumunda kaldım en yumuşak ifadeyle–; orada kendisine doğrudan, “Yani siz ‘hayır’ diyenlere, diyecek olanlara darbeci mi diyorsunuz?” diye sorduğumda, “Evet, darbeciler” demişti. Bunu açık açık söylemişti; yani Erdoğan’ın toplumu ikiye bölme, kutuplaştırma perspektifi o tarihlerde bugünkü kadar net ve sert değildi ama, o referandumda bunun işaretleri vardı. Ve orada Erdoğan, destek veren isimleri sayarken mesela DSİP’in adını yanlış söyledi; yani Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin adını Devrimci Sol İşçi Partisi gibi bir şey olarak söyledi. Ama devrimci sol olduğunu biliyorum. Bir destek alıyor, bunlara minnettar olduğunu söylüyor, ama adını bile bilmiyor. 

Burada bir kullanma olayı olduğu aşikârdı; ama sorun şuydu: Burada bu desteği veren kişiler –sadece referandumda değil birçok alanda destek veren kişiler– aslında kendilerinin onları kullandığını düşünüyorlardı; hepsi için olmasa bile önemli bir kesim, özellikle de aydın olarak tanımlanabilecek kişiler, kendilerini Erdoğan’dan daha güçlü, daha üstün görüyorlardı ve Erdoğan’ın kendilerine ihtiyacı olduğunu ve dolayısıyla AKP’yi ve Erdoğan’ı kullanabileceklerini düşünüyorlardı. Bazıları aynı saflığı Fethullahçılar’la da çok ciddi bir şekilde yaptılar; hani AKP bir yere kadar belki ama, Fethullahçılar gibi dünyada insan kullanmanın kitabını yazmış insanların kullanılabileceği diye bir şey asla söz konusu olamazdı, ama böyle de düşündüler. Ve burada aslında kullanıldılar. 

Şimdi yıllar sonra Erdoğan mesela Fethullahçılar’la olan meselesinde, “Kandırılmışız, Allah bizi affetsin” deyip işin içerisinden çıkabiliyor, ama Türkiye’de değişik dönemlerde bu “yetmez ama evet” olayında olduğu gibi, bu tür kullanılmış olanların büyük bir kısmı kendilerine çok önem atfettikleri için, egoları da çok güçlü olduğu için, bir Erdoğan gibi günah çıkarma, tövbe etme, “Kandırıldık, Allah bizi affetsin” deme durumları da yok; seküler tabirle söyleyecek olursak, özeleştiri de pek sevdikleri bir şey değil, dönüp dolaşıp, “Biz doğruyduk, onlar yanlış yaptı” diyorlar ve bu sözünü ettiğim, Independent Türkçe ve Gazete Duvar’daki iki dosyada da büyük bir kesim bu noktada; yani: “Biz o zaman yanlış yapmamıştık, bugün olsa yine aynısını yaparız” diyor. Ama mesela Cafer Solgun, Osman Can gibi isimler bugünden bakıldığında boykotun daha doğru olabileceğini söylüyorlar. 

Şimdi, “Yetmez ama evet” sloganının kendisine baktığımız zaman, o tarihte, referandumdan önce ve referandumdan sonra yazdığım yazılara baktım ve şunu özellikle söylemişim –söylediğimi hatırlıyorum da–, yazılara tekrar bakınca, “Yetmez ama evet” sloganının Türkiye’de sola yakışmayan bir slogan olduğunu, sakil –ben bu sıfatı çok severim, sık sık kullanırım– sakil bir slogan olduğunu söylemişim, yazmışım. Mesela şöyle bir bölüm okumak istiyorum, 7 Eylül’de Vatan’da yazdığım yazıdaki bir bölüm bu: “Türkiye solunun en belirgin özelliklerinden biri çok güzel sloganlar üretmesi ve rakip gruplar tarafından taklit edilmesidir. Bu nedenle bildiğim kadarıyla sol bir çevre tarafından üretilmemiş bu slogana bazı solcuların bu kadar sarılmaları şaşırtıcı. Esas şaşırtıcı olan, Türkiye’de özellikle sosyalist solun geleneğinde ‘yetmez ama…’ diye başlayan bir yaklaşımla hemen hemen hiç karşılaşmamış olmamızdır. ‘Tek yol devrim’ yılları epey geride kalmış olabilir, ama solun solcu olmayan bir siyasî hareketin projesine bu kadar angaje olup, bu kadar azla yetindiğini şahsen pek hatırlamıyorum” demişim. Şimdi orada bu slogana baktığımızda, bu sloganda şöyle bir hava var. 

“Yetmez ama evet” dediğinizde, siz küçümsüyorsunuz; yani kimi küçümsüyorsunuz? AKP’lileri ve Fethullahçıları. Diyorsunuz ki: “Siz aslında bu demokrasiyi tam bilmiyorsunuz, ama bu da idare eder. Hadi tamam, şimdilik size böyle bir şey verelim”. Böyle bir tavır — üsttenci diyorlar, yukarıdan bakma diyorlar. Ama esas yönü azla yetinmek, “Ya, yetmez ama, tamam buna da razı oluruz” demek. Yani ülkeyi birlikte yönetenler –kimisi açık, kimisi gizli– size, “Gelin bana destek verin, ben de sizin beklentilerinizi yerine getireyim” diyorlar; ama sizi böyle ne işe yarayacağı belli olmayan –ki gördük 12 Eylül hesaplaşmasının ne derece yapılabildiğini gördük–, “Alın size bunu veriyorum” diyor, ama kendine çok daha büyük bir parçayı alıyor; o da ne? Yargının yeniden dizayn edilmesi meselesini alıyor ve bunu çok güzel yaptılar. Ama daha sonra gördük ki aslında bu proje esas olarak Fethullahçılar’ın projesiymiş. Yani böyle herkesin herkesi kullandığı bir zincir var. 

Peki burada “Yetmez ama evet”e karşı çıkanlar, yani “hayır”cılar, hâlâ bu “Yetmez ama evet”i Türkiye’nin şu an yaşadığı bütün sorunların temel nedeni olarak tanımlamaya çalışanlar, onlar haklı mı? Hiç değil, çünkü onların savundukları da eski statükodan başka bir şey değildi. Onlar da “külliyen bir hayır” çizgisindeydiler ve devletin eski sahipleriyle yeni sahip olmak isteyenler arasındaki savaşta kendilerini bir safta konumlamak istediler. Soldan ya da liberallikten gelen birtakım isimlerin de aynı şekilde o savaşta konumlanmak istenmesi gibi.

Burada, bir taraf demokrasi adına, diğer taraf cumhuriyet adına savaştıklarını düşündüler ve tavır aldılar; ama sonunda gördük ki, bugün baktığımızda görüyoruz ki –ki Gazete Duvar’da ve Independent Türkçe’de konuşulan birçok kişi bunu söylüyorlar– o tarihteki hayırcıların bayağı bir kısmı şu anda Erdoğan ile ittifak yapabiliyor. Demek ki sorun cumhuriyet-demokrasi tartışması ya da ülkenin temek hak ve özgürlüklerine kavuşması ya da 12 Eylül’le hesaplaşmak değil; birileri iktidarlarını vermek istemiyor, diğerileri de elde etmek istedikleri iktidarı başkalarıyla paylaşmak istemiyorlardı. Sonuçta burada her iki tarafın da aslında demokrasiden ve çoğulculuktan nasibini almadıkları bir iktidar savaşıydı. Ve biz vatandaşlardan bu iktidar savaşına dahil olmamız istendi. 

Her iki tarafın da tabii ki câzip birtakım elma şekerleri vardı. “12 Eylül’le hesaplaşacağız” ya da “laikliği koruyacağız” gibi başka bir sürü argüman… Ama esas mesele, birileri yerlerini bırakmak istemezken, ötekiler de onları tamamen tasfiye edip, sistemi kendi kontrolleri altına almak istediler. Sonuçta olay Türkiye’deki sistemin demokratikleşmesi olayı değildi. Kimisi demokratikleşme argümanını, iddiasını kullandı, ama esas olay, Türkiye’deki demokrasiden uzak ve otoriterliğe hayli açık olan sistemin patronu olmak meselesi idi. Şimdi dönüp baktığımızda bu “Yetmez ama evet” meselesinin birileri tarafından sürekli bir sopa gibi kullanılmak istenmesinde de aynı şeyi görüyoruz. Burada neyi görüyoruz? Söylemek istedikleri bir şey yok. “Türkiye nasıl demokratikleşir?” diye bir perspektif yok; birileriyle bir hesaplaşma yaparak kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Birilerini kötüleyerek kendilerini aklamaya çalışıyorlar. 

Şimdi olayın bir başka boyutuna bakalım. O tarihlerde destek verenler, “Yetmez ama evet” diyerek, hatta kimileri “yetmez”i de koymadan “evet” diyerek destek verenlerin önemli bir kısmı şu anda muhalif pozisyondalar, hatta bunların içerisinde hatırı sayılır bir bölümü Türkiye’de de değil. Kimisi gelmek istemiyor, kimisi gelemiyor. Böyle çok insan var. Bunlar kendilerine çok önem atfeden insanlardı; ama sonra gördüler ki aslında kendileri o kadar güçlü değilmiş. Öte yandan şöyle bir soru da hep gündemde oldu: “Ya bunların ne gücü var ki? Erdoğan’ın bunlara ne ihtiyacı var? Fethullahçılar’ın bunlara ne ihtiyacı var? Bunları öyle çerez gibi kullanıyorlar.” Olay öyle değildi aslında; çünkü gerek Fethullahçılar’ın gerek AKP’lilerin bütün bu sistemi yeniden yapılandırma, aslında sistemi demokratikleştirme değil de ele geçirme operasyonu sırasında, o süreç sırasında ihtiyaçları olan küresel sistemle ilişkilerde iyi geçinmek, Batı’yla iyi geçinmek gibi bir meseleleri vardı — en azından belli bir dönem için. Fethullahçılar kendilerinin aslında dinler-arası diyaloğu çok önemsedikleri, ılımlı bir İslâm çizgisine sahip oldukları, hoşgörü temelli oldukları yalanını pazarlayabilmek için –ki bunların hepsinin yalan olduğunu aslında onlarla işbirliği yapanlar da biliyordu, ama adı konmamış bir oyun oynandı– onların da Erdoğan’ın da, AKP’lilerin de, özellikle Batı’ya kendilerini anlatabilmek ve kendilerini güçlü kılabilmek için birtakım aracılara ihtiyaçları vardı. 

Şöyle olaylar oluyordu: Batılılar gidiyor –Avrupa Birliği’nden ya da ABD’den diplomat, gazeteci vs. – tabii ki AKP’lilerle de görüşüyorlar, ama AKP’li olmayan, kendilerine yakın gördükleri birtakım entelektüelleri, gazetecileri, akademisyenleri ziyaret edip onlarla olayı teyit etmeye çalışıyorlardı. Soru şu idi genellikle: “Ya, onlar bize böyle böyle diyor, ama hakikaten doğru mu söylüyorlar?” Ve orada verilen cevaplar çok önemliydi. O süreçte birçok insan, aslında kendileri de çok inanmasalar bile –bazıları samimi olarak inanıyor da olabilir– “Evet” dediler ve bir anlamda AKP’nin ve Fethullahçılar’ın Batı’daki kolaylaştırıcıları oldular. Onların Batı’yla kurmakta zorlanacakları ilişkilerin daha kolay kurulmasını sağlayan kişiler oldular. Ve sonra adım adım bunların tasfiye edildiğini gördük. Sözünü ettiğim o iki dosyada bu tasfiye sürecini özellikle Gezi’ye bağlayanlar var. 

Ama bu çok daha öncesinde başlayan bir süreçti ve burada çok kişi –mesela Taraf gazetesini çıkartanlar, Ahmet Altan hâlâ cezaevinde– çok ciddi bir şekilde Erdoğan’ın içeride tuttuğu birisi. Halbuki Taraf’ın Erdoğan’a çok ciddi katkıları olmuştu — Taraf gazetesi ve orada yazanlar çizenler. Ama ne oldu? Belli bir yerde Taraf kopuş yaşamaya başladığı zaman, önce Taraf’ın kendi içerisinde bazı yazarlar, bazı isimler saf değiştirdiler ya da tercih yaptılar; karşı tarafa geçince de Ahmet Altan ve başka mağdur olan insanları yalnız bıraktılar, hatta arkalarından konuştular. Bugün bakıyorsunuz, Taraf’ın o tarihteki isimlerinin yarısı muhalif, yarısı iktidar yanlısı. İktidar yanlısı olanların hemen hemen hepsi de o tarihteki en sıkı Ahmet Altan’cılardı. Yazılarında sürekli Ahmet Altan’a övgüler yazılırdı. Çünkü bunun çok anlaşılır bir nedeni vardı. Normalde o tür çapsız insanlara –isimlerini vermeye gerek yok, biliyorsunuz–, o tip çapsız insanlara köşe açmak için Ahmet Altan gibi saf olmak gerekiyordu. Başkaları kolay kolay onlara o imkânları vermezdi. 

Ama sonra ilk yol ayrımında çok kolay bir şekilde onu sattılar. Bir kısım insan muhalif oldu, bir kısım insan iktidarın yanında yer aldı. Yanında yer alanların büyük kısmının adını anmaya çok gerek olduğu kanısında değilim; ama bazıları var ki onlar gerçekten artık ciddi bir şekilde Türkiye’nin entelektüel hayatının da başına bela olmuşlar bana göre. Mesela Halil Berktay, yakın bir zamana kadar Pelikancıların bile mentorluğunu yaptı. Şimdi anladığım kadarıyla onlardan da uzaklaşmış. Ve o her zamanki mâlûmat dolu perspektifleriyle, her zaman doğruyu temsil eden kişi olarak bu dosyalardan birisinde de konuşmuş. Nasıl pozisyonunun doğru olduğunu söylüyor. Ama artık bereket, eskisi kadar etkisi yok. Çünkü belli bir noktadan sonra güç sahibi olan kimselerle ilişkisi kalmadı; ilişkisi olabilseydi, en azından onların gazetelerinde televizyonlarında sık sık çıkar ve daha fazla insana ulaşabilir olurdu. 

Şimdi bu yayının başlığını verdiğimde sanki şöyle bir intiba da çıkmış olabilir: Hani sanki beni linç ediyorlar, ben bundan şikâyet ediyorum gibi… Bunu bilerek yaptım. Burada şunu sorgulamak lâzım açıkçası: İnsanlar değişik dönemlerde yanlış pozisyonlar alabilirler ya da kısmen yanlış vs. pozisyonlar alabilirler ve yanlışlarıyla yüzleşebilirler; bu pekâlâ mümkündür ve ne kadar samimi oldukları tamamen kendileriyle ilgili bir meseledir. Ama bu “Yetmez ama evet” meselesini ne işe yarayacağı belli olmayan bir kan davasına dönüştürüp, aslında kendi âcizliklerini örtmek için kullanıyor birçok kişi. 

Bakın, deminden beri, “Yetmez ama evet”in yanlış bir şey olduğunu ve bunu yapan insanların büyük bir kısmının egoları çok güçlü kişiler olduğunu ve yanıldıklarını bile kabul etmeye yanaşmadıklarını –büyük ölçüde, hepsi değilse bile– söylüyorum ve yanlış yaptıkları, önemli bir kısmının kullanılıp atıldıkları da çok bâriz bir şekilde ortada. Ama bugünün Türkiye’sinde Türkiye’yi yeniden inşa etmek –ki böyle bir ihtiyacımız var–, demokrasi temelli yeniden inşa sürecinde, o tarihler –2010 Referandumu, Ergenekon ve Balyoz süreçleri– bütün bu dönemler tabii ki çok ciddi bir şekilde tartışılması ve dersler çıkartılması gereken olaylar. Dikkat edilirse o tarihte Erdoğan-Gülen ittifakına gönüllü bir şekilde büyük bir heyecanla destek veren kişilerin önemli bir kısmı Erdoğan ile yaptıkları hesaplaşmayı Gülen ve Fethullahçılık’la pek yapmıyorlar. Benim gözlemim en azından böyle. 

Neden böyle yapıyorlar? Değişik nedenleri olabilir, ama her neyse… sonuçta o dönemleri değerlendirmeyi, yargılamayı, tartışmayı bir kan davası, bir hesaplaşma üzerinden yapmanın kimseye bir hayrı olduğunu sanmıyorum. Zaten bunu böyle kan davası gibi bir linç yolunda götürenlerin de Türkiye’nin demokratikleşmesi gibi bir derdi olduğunu da asla sanmıyorum. Onların derdi bağcı döverek kendilerinin ne kadar aslında steril, başarılı ve gerçek vatansever ya da her neyse o olduklarını kanıtlamak. Ama yine tekrar onu söylemekte yarar var. O tarihlerde bazı kesimleri Erdoğan’la işbirliği yapmakla şununla bununla en sert şekilde suçlayan kesimlerin bugün nasıl “Sayın Cumhurbaşkanımız” diye başlayan cümleler kurduklarını da görüyoruz. Mesela ne diyor Doğu Perinçek? “Galiba Zonguldak açıklarında doğalgaz bulmuşlar, ama bırakalım müjdeyi Sayın Cumhurbaşkanımız açıklasın” diye açıklamalar yapıyor — ki yıllarca Erdoğan yönetiminde hapis yatmış birisidir. Ama bunlar pekâlâ kapanabiliyor. 

Siyaset böyle bir şey; çünkü ortaklaştıkları yer Türkiye’nin anti-demokratik sistemi, çünkü bunda mutabıklar. Bir örneğimiz, çok daha sivil bir örnek — sivil derken, siyasî parti olmadığı için, ama çok hayalini kurmuştu CHP’nin başına geçmek için: Mesela Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’ndaki o hızlı dönüşüm, aslında birçok yayında söyledim, bir dönüşüm yoktu, aslında dün ne savunuyorsa bugün de onu savunuyor, ama yanında durduğu insanlar fark ediyor. Dolayısıyla bu “Yetmez ama evet” eleştirilerini ya da lincini Türkiye’nin demokratikleşmesindeki gerekli adımlar, uygun adımlar olarak asla görmüyorum. Bu başka bir tür otoriterliğin galebe çalma girişimlerinin dışavurumundan başka bir şey değil. O dönemlerde Ergenekon vs. o dönemlerde az sayıda insan bu iktidar savaşının parçası olmadan Türkiye’deki çoğulcu bir demokrasinin inşası için kendilerince bir şey yapmaya çalıştılar. Ama her iki taraftan da çok ciddi bir şekilde etkisizleştirildiler ya da etkisizleştirilmek istendiler. 

Yaşadığım çok olay var. Olayı kişiselleştirmeyeyim, ama özellikle açık bir şekilde o tarihte Fethullahçıların kumpaslarıyla gazetecilere yönelik operasyonlarda –Ahmet Şık, Nedim Şener, OdaTV Davası bunların en bâriz örnekleridir–, o tarihlerde bunları meşrulaştıran, haklı gösteren birçok insan, sırf bunu Erdoğan ile Fethullah Gülen ittifakına halel gelmesin diye yaptılar. Çünkü Fethullahçılar’ın ürünü olduğu anlaşılan o operasyonlar aslında Erdoğan-Gülen ittifakının derdinin demokrasi, çoğulculuk, evrensel anlamda bir hukuk devleti olmadığının en çarpıcı ifadeleriydi. Özellikle Batılılar çok şaşırmışlardı. Genellikle destek veriyorlardı; “Derin devleti tasfiye ediyorlar, biz de onların yanındayız” derken, birdenbire gazetecilerin tutuklanmasını, basılmamış kitapların bilgisayarlardan aranmasını görünce, neye uğradıklarını şaşırdılar. 

Ve orada birtakım insanlar çıkıp, “Sakin olun, bunlar gazeteci değil; bu başka bir şey, bu bir terör operasyonu” dediler. Ve bunu yapanların bazıları şu anda hâlâ Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda ahkâm kesebiliyorlar. Türkiye’de diyorum, bazıları yurtdışına çıktılar. Gelemiyorlar, özellikle bazıları var ki isim vermek istemiyorum; umarım gelmezler, bir daha da yüzlerini görmeyiz. O kişiler şimdi basın özgürlüğü vs. savunuculuğu yapıyorlar. O tarihte bunu yapan, göz göre göre bu yaşanan olayları, aslında bir kopuşa neden olması gereken böyle olayları –ki Balyoz da bu olaylardan biriydi– orada Dani Rodrik’in ABD’den yapmaya çalıştığı ve Osman Kavala’nın bu mücadelesinde ona her tür desteği verdiği anlarda, çok kritik bir şey yaptılar, çok zor bir şey yaptılar; ama yıllar sonra onların yaptıklarının doğru olduğu ortaya çıktı. Ama o anda birçok insan, sırf bu çıkışları nedeniyle “darbeci” falan diyerek onları dışladılar. Onu dışlayanların şu anda büyük bir kısmı Erdoğan’ın ne kadar otoriter olduğu konusunda el yükseltme yarışındalar. Ama o tarihteki otoriterleşmenin, o tarihteki hukuk devleti ve demokrasiden bâriz uzaklaşmanın, aslında derdin demokrasi vs. olmadığının çok net bir şekilde ortaya çıktığı anlarda kimisinin nasıl deve kuşu politikası izlediklerini de gördük. 

Hatta kimisi deve kuşu politikası da izlemedi; açık açık bunları savundu. Mesela Etyen Mahçupyan Fethullahçılar’ın gazetesinde “Çorbadaki kıl” diye yazılar yazarak, Ahmet ve Nedim’in tutuklanmasının ne kadar isabetli olduğunu açık açık yazabilmiştir. Ve onun hakkında da gördüğüm kadarıyla şu âna kadar hiçbir özeleştiri vermemiştir. Ama bu özeleştiriyi vermediği, bununla yüzleşmediği için biz Etyen Mahçupyan’a Türkiye’de hayat hakkı yok vs. diyemeyiz. Kendisi Gelecek Partisi’nin kurucularından — tabii ki siyaset yapma hakkı vardır. 

Bu dengeleri iyi tutturabilmek gerekiyor. Bu dengeleri tutturabilmek konusunda herkesin ayrı ayrı sorunları –şahsımın da– böyle sorunları olduğunu biliyorum, çünkü doğrudan bizzat yaşadığımız bizzat tanık olduğumuz çok büyük ahlâksızlıklar, yüzsüzlükler oldu ve bunlara karşı insan ne kadar –nasıl söyleyeyim?– affedici olmaya ya da unutmaya kendini zorlasa da, bazı şeyler var ki affedilmiyor; mesela Halil Berktay’ı asla affetmeyeceğim. Onu burada bir kere daha söyleyeyim. Onun zaten benim tarafından affedilme gibi bir beklentisi olduğunu da sanmıyorum. Etyen Mahçupyan’ı da asla affetmeyeceğim, ama Halil Berktay’ın da Etyen Mahçupyan’ın da Türkiye’de söz söyleme ve siyaset yapma haklarını da sonuna kadar savunacağım. 

Buradaki dengeyi ne derece tutturabiliyoruz bilmiyorum, ama Türkiye’de farklı kesimlerden insanlar olarak bu dengeyi ne kadar tutturabilirsek o kadar demokrasiye yaklaşmış, o kadar demokrasiyi ve hukuk devletini hak etmiş oluruz. Evet, dediğim gibi bayağı uzun bir yayın oldu. Çok inişli çıkışlı olduğunun farkındayım, aslında not aldığım çok başka şeyler de vardı, bazıları kaçtı. İrticalen yapmanın böyle bir özelliği var. Sürç-i lisanlar da olmuştur, affola diyelim. Evet, söyleceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus