Dünyanın dilindeki Uygur sorunu neden Türkiye’nin gündeminde değil?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Aydın Ulu

Merhaba iyi günler. Ne zamandır aklımda olan bir konu: Uygur Türkleri ve yaşadıkları sorunlar. Hep aklımda ama bir şekilde erteledim. Ama bugün, Haldun Bayrı Fransız basınından bir çeviri yaptı. Bu çeviri Britanya Yahudileri Vekiller Kurulu Başkanı Marie van der Zyl isimli kadının Britanya’daki Çin büyükelçisine yazdığı açık mektup. Onu çevirdik, çok kısa ve net bir açık mektup. Diyor ki, “Dünya bu yaptığınız soykırımı affetmeyecek.” Bu ilk çıkış değil, dünyanın uzun zamandan beri gündeminde olan bir mesele bu. Çin’de genel olarak insan hakları meselesi yıllardır konuşulur. Ama Uygur Türkleri meselesi apayrı bir olay olarak başlı başına dünyanın gündeminde. Özellikle 2015’ten itibaren (daha önce de birtakım şikâyetler vardı) bir milyonu aşkın Uygur Türkü’nün toplama kamplarında (resmî açıklamaya göre eğitim merkezleri ya da rehabilitasyon merkezleri ya da meslekî eğitim merkezlerinde) tutulması sorunu var. İlk başta bunlar Çin yönetimi tarafından reddedildi, ancak daha sonra, belgelendikten sonra, bunların amacının tamamen eğitim olduğu söylendi. Ama iddialar şu ki buralarda çok ciddi beyin yıkma faaliyeti ve asimilasyon faaliyeti yürütülüyor. Uygur Türkleri’nin bir Türk olma özellikleri bir de Müslüman olma özellikleri var. Daha çok şikâyetler dinî anlamda, yani insanları İslâmiyet’ten uzaklaştırmak istendiği ve bu yönde çok ciddi şikâyetler var. Uluslararası kuruluşlar, insan hakları örgütleri, medya bu konuyu çok yakından takip ediyor. Çok zor imkânlara rağmen, ulaşım zorluklarına rağmen bunlar bir şekilde adım adım belgelerde. Bir süredir Çin yönetimi bu merkezlerin işlevini tamamladığını ve kapatıldığını söylüyor. Ama Uygurlu muhalifler hâlâ birtakım merkezlerin kaldığı yönünde bir iddiayı dile getiriyorlar. Sonuçta, ortada dünyanın gündeminde olan, dünyada başkalarının dertlerini de dert edinen kesimlerin, kurumların bir şekilde gündeminde önemli bir yer tutan Uygur meselesi var. 

Bunu kimileri sadece Uygur sorunu olarak tanımlamak istemiyor, daha genel olarak bir Doğu Türkistan sorunu olarak tanımlamak istiyorlar. Çünkü sadece Uygur Türkleri’nin değil, Kazaklar’ın da, Çinli Müslümanlar’ın da ve başka etnik gruplardan Müslümanlar’ın da bir şekilde Çin yönetimi tarafından baskı altında tutulduğunu ileri sürüyorlar. Bunlar çok ciddi iddialar, yıllardan beri dile getirilen iddialar, güvenilir kurumların gündeme taşıdığı iddialar. Ve biz Türkiye kamuoyu olarak bu konudan gerçek anlamda bîhaberiz. Normal şartlarda bunun Türkiye’nin gündeminde önemli bir yer tutması gerekiyordu, ama tutmuyor. Normal şartlarda neden tutması gerekiyor? Bir kere Türkiye, epey bir zamandır hem milliyetçi hem muhafazakâr bir iktidar koalisyonu tarafından yönetiliyor. İktidardakiler, hem Türklük meselesini hem de Müslümanlık meselesini çok ciddi bir şekilde gündemde tutuyorlar. Bunu da sadece Türkiye sınırları içinde değil evrensel bir perspektifte yaptıklarını söylüyorlar. Özellikle İslam söz konusu olduğu zaman Myanmar’daki Müslümanlar’dan Filistinliler’e kadar, Mısır’a kadar dünyanın dört bir tarafında Müslümanlar’ın yaşadıkları zulümler ve acılar dile getiriliyor haklı bir şekilde. Batı dünyasındaki İslamofobi çok ciddi bir şekilde gündeme getiriliyor AKP iktidarı tarafından. Ve iktidarın bir ortağı olan MHP’nin Türkçü ve milliyetçi bir çizgide olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Uygur Türkleri meselesinin Türkiye’de bir dava olarak resmî elden sahiplenilmesi ve iktidarın denetimindeki, kontrolündeki, çizgisindeki medya tarafından da sürekli gündemde tutulması beklenir, bir kısım protestoların yaşanması beklenir. Ama bunlar pek olmuyor. 

Bir diğer husus da şu: Türkiye’de hatırı sayılır bir Uygur Türkü diasporası var. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan, kimi çok önceden gelmiş kimisi ise yakın zamanda gelmiş göçmenler de var. Bunlar örgütlüler de. Ve bunlar aynı zamanda iktidara bayağı yakın kuruluşlar. Ve yaptığım araştırmaya göre (konuya hâkim olan kişilerle konuştum) Türkiye’deki Uygurlar’a karşı genel olarak devletin tutumu çok pozitif. Hatta bunu pozitif ayrımcılık olarak tanımlıyorlar konuya hâkim olan isimler. Yani burada barınmaları, ikametlerinde sorun çıkmıyor gibi ve kendilerine birtakım imkânlar sağlanıyor. Ama bütün bunlar yapılırken bu sorunun Türkiye’de yüksek sesle dile getirilmesi istenmiyor. Ve bu kurumlara mümkün olduğu kadar bu konuyu dile getirmemeleri telkin ediliyor. Arada sırada yapılan birtakım eylemler oldu, yürüyüşler oldu. Biz Medyascope olarak yürüyüşteki kişilerle de yayınlar yapamaya çalıştık. Ama bunlar Türkiye’de, kamuoyunda (özellikle Türkiye gibi sağcılığın çok yüksek olduğu bir yerde, hem milliyetçiliğin hem muhafazakârlığın çok zinde olduğu bir yerde) hem milliyetçilik hem de muhafazakârlığın kıta sahasına giren bu konu gündem olmuyor. “Yok” denmiyor tabii ki; Çin’in hiç asimilasyon yapmadığını, Çin’in uygulamalarında haklı olduğunu söyleyen küçük bir grup var. Bunların kimler olduğunu da tahmin edebiliyorsunuz. Ama büyük bir kesim bunların doğru olduğunu görüyor, dile getirmek, gündeme getirmek istemiyor. Çünkü Çin’le olan ilişkilere halel gelsin istenmiyor. Böyle bir nedenden ötürü Türkiye’nin bir de Çin’le sorun yaşaması istenmiyor. Normalde Türkiye ve Çin arası ilişkiler çok olağanüstü bir derecede yüksek değil; ama orada hep bir potansiyel görülüyor. Özellikle Batı ile yaşanan gerginlikler nedeniyle bir de Çin’le sorun yaşanması istenmiyor. Ve biliyorsunuz her bir sıkışma ânında Çin’den gelebilecek olan sıcak paralardan bahsediliyor. En son müjde meselesi gündeme geldiğinde, bazıları bunun Çin’den gelecek sıcak para olabileceğini iddia etmişti, olmadı. Ama pekâlâ olabilir diye düşünülüyor. Çin’in de zaten dünyada yayılmacılık demesek bile nüfuz alanını genişletme konusunda ekonomik imkânlarını çok ciddi bir şekilde kullandığını biliyoruz. ABD ya da Rusya kadar olmasa da Çin’in Afrika’da, Ortadoğu’da ve hatta Avrupa’da ve kısmen Amerika kıtasında etkili olduğunu biliyoruz. Burada daha çok ekonomi gündeme geliyor. Ve Çin’in de resmî medyası var. Bu ülkelerde –Türkiye dahil– varlık göstererek bir tür propaganda da yapmak istiyorlar. Ancak Çin’in bir Batı medyası yahut Rus medyası kadar güçlü olmadığı muhakkak. Normal şartlarda bu konu Türkiye’nin gündemine gelseydi, herhalde çok ciddi bir şekilde karşılık bulurdu, ama bir sessizlik var. Geçen bir yayında hatırlayamadığım bir tanım vardı: Ademe mahkûm etmek. Evet, onu izleyiciler de hatırlattı bana. Yani suskunluk: Böyle bir mesele var, görülüyor, üzüntü duyuluyor. Ama şimdi bunlarla uğraşmanın gereği yok. Bu tabii bir anlamıyla çok ciddi bir samimiyetsizlik, ama bir diğer yanıyla da reel-politiğe göre hareket etmek. Şimdi bu ikisi arasındaki denge nasıl kurulur? Pragmatizmle kurulur. Bunu yapıyor ülkeyi yönetenler. Ama kendilerine hep bu konularda büyük pâyeler biçen bir iktidarla karşı karşıyayız. Yani dünyada mazlumların sesi olma iddiasındaki bir iktidarla karşı karşıyayız. Çok sorun yaratmayan alanlarda seslerin yükseltildiğini görüyoruz ya da Batı’da yaşanan olayların birkaç kat daha büyütüldüğünü görüyoruz (ki bunlar haksız itirazlar değil, özellikle İslamofobi konusunda dile getirilen itirazların tabii ki zemini var). Ama İslamofobi kavramının çok daha ötesinde Çin’de yaşanan bir olay karşısında bir duyarsızlık ve ilgisizlik var. Aslında çok yakından takip ediliyor. 

Burada tabii ki bir başka boyut, özellikle Çin yanlıları tarafından dile getirilen, emperyalizmin bir oyunu, emperyalizmin bir yalanı meselesi var. Bunun bir başka yalan veya propaganda olduğu muhakkak. Çin sosyalist, komünist iddialı bir ülke, ama Çin komünizminin nasıl bir komünizm olduğu, nasıl bir sosyalizm olduğu yıllardır dünyanın gündeminde. Aslında devrimi yaptığından itibaren (Çin Halk Cumhuriyeti bir köylü devrimi yaşadığı için) hep bir başka oldu, zaten belirli bir aşamadan sonra Sovyetler Birliği ile de sorunlar yaşadı, bambaşka bir yol izledi. SSCB ile bayağı bir hasmâne tutum takındılar. Ama yıllar sonra SSCB’de komünizm çöktü, Çin’de çökmedi ve aralarının çok da kötü olmadığını görüyoruz. Ve tabi bu arada, zamanında Türkiye’de sol adına Çin’i savunan kişilerin bugün itibariyle aynı zamanda Rusya’yı savunduklarını görüyoruz. Avrasyacılık adı verilen bir yaklaşım, ideoloji, her neyse… Burada Çin’e de verilen çok ciddi bir önem var bazılarının gözünde. Türkiye’yi yönetenlerin gerçekten bir Avrasyacılık perspektifi var mı? Bu öteden beri tartışılıyor. Gerçekten böyle olduğunu düşünenler çok ciddi bir şekilde var. Ama şahsen ben Avrasyacılığın Batı ile olan ilişkilerde bir kart olarak kullanıldığını düşünüyorum. Türkiye’nin doğuya yönelmek, Avrasya’ya yönelmek, tercihini Batı yerine Çin gibi güçlerle birlikte hareket etmek gibi bir perspektifinin olabileceğini sanmıyorum. İllâki isteyenler vardır, bunu tercih edenler vardır, ama Türkiye’nin böyle bir perspektifi olabileceği kanısında değilim. 

Çok uzatmayalım, yanlış bir şey yapılıyor. Burada yaşanan çok ciddi insan hakları ihlâlleri konusunda reel-politik gereği çok büyük ideolojik iddiaları olan iktidar ortakları sessizliği tercih ediyorlar. Yanlış yapıyorlar, birçok kesim onlarla beraber burada Sincan özerk bölgesinde genel olarak Doğu Türkistan’da yaşanan hak ihlâllerini ve bu insanların sırf Türk ama daha çok Müslüman kimlikleri nedeniyle bunlara maruz kaldıklarını bilmelerine rağmen sessiz kalıyorlar. 

Son olarak şunu da vurgulamak lâzım: Çin bunları yaparken iki temel meşrulaştırmaya başvuruyor. Bir, öteden beri var olan Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı perspektifinin, yaklaşımının Uygurlar içerisinde belirli bir tabanı olması, yani ayrılıkçılık. Bu var. Ne kadar güçlü olduğu tartışılır, ama böyle bir şey var. İkinci bir husus da Uygur Türkleri’nden El Kaide ve IŞİD’e hatırı sayılır ölçüde katılımın olması gerçeği var. Bu ikisini koz olarak kullanıyor Çin. Yani, bir tarafta ayrılıkçı hareketin varlığı diğer tarafta küresel cihadcı hareketlerde Uygur varlığını kendi uygulamalarına gerekçe yapıyor. Bunların doğru olması bu yapılanı, milyona aşkın insanın bir şekilde rehabilitasyon kamplarına toplanmasını hiçbir şekilde kesinlikle meşrulaştırmaz. Ayrılıkçılıkla mücadele (diyelim ki tamam, her devlet böyle bir mücadele hakkını kendinde görebilir) ya da aşırılıkçılık diyelim (yabancılar böyle diyor, Türkçe’ye böyle çevriliyor, ama şöyle söyleyelim: Aşırı hareketler ya da küresel cihadcı hareketler) [bunlardaki] Uygur Türkleri’nin hatırı sayılır şekilde varlığı da bu yapılanları kesinlikle meşrulaştırmaz. En fazla bunlar bahane olarak kullanılıyordur. Umarım bu söylenenler doğrudur, kamplar kapanmıştır. Ama kampların kapanmış olması geçmişte yapılan uygulamaların doğru olduğunu, unutulması gerektiğini bize söyletmemeli. Böyle bir şey var ve bununla herkesin samimi bir şekilde yüzleşmesi ve mağduriyetlerin bir şekilde giderilmesi gerekiyor. Türkiye kamuoyunun da dünyanın uzak bir köşesi de olsa aslında birçok açıdan Türkiye’ye yakın olan bu yerdeki yaşanan bu hak ihlâllerine karşı duyarlı bir pozisyon alması gerekiyor. Ama açık söylemek gerekirse bunun olacağını sanmıyorum. Yine burada, çok zor bir cümle nasıl kuracağımı bilmiyorum, ama Uygur Türkleri’nin Türk ve Müslüman olmaktan dolayı yaşadıkları çilelerin dile getirilmesi burada laikliği savunan solcu birisinin üzerine (başkaları da var tabii dünyada; ilk örnekte verdiğim gibi Britanya Yahudileri ya da Batı’daki insan hakları örgütleri ya da bazı kiliseler gibi örnekler görüyoruz) bunlara kalıyor olması da acı ama gerçek. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus