Anormal normalleştik

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Semanur Kızılarslan 

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci kez karşınızdayım ve koronavirüs ile mücadele konusunda geldiğimiz noktayı değerlendirmek istiyorum. İyi bir yerde değiliz. Altı ayı geride bıraktık. İlk vaka 11 Mart’ta tespit edilmişti. İlk tedbir 12 Mart’ta açıklanmıştı. Kabine toplantısının ardından spor müsabakaları seyircisiz oynanma kararı alındı. Kamu çalışanlarının yurtdışına çıkışı izne bağlandı. Cumhurbaşkanı yurtdışı gezileri ertelendi vs.. Ardından 16 Mart’ta okullara ara verildi. Sonra hiç açılmadı okullar. O tarihlerde toplam vaka sayısı 47 idi günlük. Adım adım gelişiyor. İlk ölüm 17 Mart’ta açıklandı. Taksim’de bir eczane sahibinin öldüğü saptandı. Resmen açıklanmadı, ama saptandı. Fakat sonra Emekli Orgeneral Aytaç Yalman’ın 15 Mart’ta öldüğü iddia edildi. 15 ya da 17 Mart’ta ilk ölüm vakasını yaşadık. Spor müsabakaları Mart’ın ortasında ertelendi ve sokağa çıkma yasağı önce 65 yaş üstü, 16 yaş altı olarak hayata geçti. İlk başta, “sokağa çıkma kısıtlaması” diye söyleniyordu. Biliyorsunuz, 10 Nisan gecesi geç bir saatte İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından duyuruldu ve olaylar oldu. Süleyman Soylu bu yüzden istifa etti, ama Cumhurbaşkanı kabul etmedi. Neyse, buralarda vaka sayılarının arttığını, hayatını kaybedenlerin sayılarının da arttığını gördük. 11 Mayıs’ta alışveriş merkezleri tekrar açıldı ve günlük vaka sayısı o tarihte 1100 civarındaydı vefat edenler de 55 idi o gün –11 Mayıs’ta–, 11 Mayıs itibariyle toplam vaka da 139-140 bindi diyelim. 1 Haziran’da normalleşmeye başladık. Yeterince tedbir alındı mı? Yeterince kısıtlama yapıldı mı? Bu çok eleştirildi. Yeterince yapılmadığı, çok daha sıkı sokağa çıkma kısıtlamaları yapılması gerektiği dile getirildi. Özellikle Büyükşehir belediye başkanları tarafından. Ama esas olarak ekonomik nedenlerle bunlar olmadı ve belli bir tarihten itibaren yine ekonomik nedenlerle kısıtlamaların artık gevşetilmeye başlandığını görüyoruz. Bunun mîlâdı 1 Haziran olabilir.
Şehirlerarası seyahat yasağı kalkıyor, kamu personeli normal çalışma düzenine dönüyor, belli bir saate kadar restoranlar ve kafeler açılıyor, 65 yaş üstü ve 18 yaş altı olanlara belli günlerde belli saatlerde sokağa çıkma imkânı tanındı ve bu tarihte, örneğin 1 Haziran’da günlük vaka sayısı 827 idi. Günlük vefat sayısı da 23. İyi bir nokta olduğu düşünülüyordu ve normalleşme başladı. Daha sonra belli bir süre –bir 10 gün falan– günlük vaka sayıları 700 ile 1000 arasında seyretti. Daha sonra da 25 Haziran’a kadar, 11 Haziran ile 25 Haziran arasında 1000’in üzerinde toplam vaka sayısı gördük ve ama 14 Temmuz’dan itibaren vakalar 1000’in altına inmeye başladı. Hatta o tarihlerde, yeni vaka sayıları iyileşenlere nazaran azalmıştı. İyileşenlerin sayısı daha yüksekti ve bütün bu süre içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan defalarca, “Türkiye’nin sağlık sisteminin gücünün ortaya çıktığı”nı, dünyada birçok ülke çok ciddi sorunlar yaşarken hastaların tedavisi konusunda Türkiye’nin bu konuda çok iyi bir sınav verdiğini ve bu nedenle de bu krizi bir fırsata çevireceğini ve Türkiye’nin salgın sonrası dünyada iyice öne çıkacağını söyledi. Defalarca bu krizin fırsata döndürülmesinden bahsedildi ve o aralarda genellikle tereddütte olanlar, “Normalleşiyoruz ama, ikinci dalga gelirse ne olacak?” demek durumunda kaldılar.
Genellikle kaygılar, ikinci dalga olarak nitelendirildi. Fakat ikinci dalga olmadan, en son 1000’in altında günlük vakayı 3 Ağustos’ta gördük. Ve şimdi vakalar 1000’i, 1100’ü, 1500’ü aşar hale geldi ve vefat sayısı da maalesef günde 40’ın üzerine çıktı. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da bunu birinci dalganın ikinci pik noktası noktası olarak tanımladı. Yani daha biz ikinci dalgayı görmedik. Bir dalganın içerisinde pik yaşanıyor. Peki niye yaşanıyor? Tekrar niye vakalar artıyor? Yoğun bakımdaki ağır hasta sayıları niye artıyor? Bu arada tabii özellikle sağlık sektöründe çalışan sağlık emekçileri, sağlık çalışanları, doktor, hemşire, hastabakıcı, temizlik işleriyle uğraşanların içerisinde enfekte olanların, koronavirüs testleri pozitif çıkanların sayısı niye artıyor?  Hayatını kaybedenler ve bunun getirdiği tükenmişlikle beraber istifa edenler, emekliliğini isteyenler… bütün bunlar iç içe geçtiği zaman, şu anda hiç de parlak bir tablo ile karşı karşıya değiliz. Yetkililer genellikle açıklamalarında vatandaşın kurallara uyma, tedbirleri uyma, özellikle maske, mesafe ve temizlik tabii ki… bu konularda gereğince dikkatli olmadıklarını söylüyorlar. Son dönemde düğünler meselesi çok gündeme geldi ve bunlar yasaklandı. Birtakım yasaklar ilan ediliyor, ama bir taraftan da normal hayata dönüş kapısı hep açık tutuluyor. Mesela futbol maçlarının yapılmasına karar veriliyor. “Belirli bir hafta seyircisiz, ama ondan sonra seyircili” deniyor. Sonra bakılıyor ki yine olmayacak. “İlk yarı herhalde seyircisiz oynanacak” deniyor. Böyle bir belirsizlik içerisinde işin ciddiyeti aynen duruyor ortada. Bir başka sorun: Tabii belirli bir inişten sonra bu tekrar çıkışın başlaması ile beraber, yetkililere güven meselesi, resmî açıklamalara güven meselesinde de çok ciddi sorunlar çıktı. İlk başlarda hatırlanacaktır, Fahrettin Koca Sağlık Bakanı olarak çok başarılı bir grafik çizdi ve toplumun geniş kesimleri tarafından, AKP karşıtı çevreler tarafından da sempatik ya da en azından empatik karşılandı. AKP yetkililerinin pek yapmadığı bir şey yapıp, toplumun tamamına seslenme konusunda bir grafik yakalamıştı. Bir performans sergilemişti ve bu nedenle de pozitif bir algısı ortaya çıkmıştı Fahrettin Koca’nın. Ama artık Fahrettin Koca’nın da eskisi kadar ilgi görmediğini, eskisi kadar sempatik karşılanmadığını ve güven vermediğini görüyoruz. Rakamlar konusunda çok ciddi şüpheler var. En son İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediye başkanlarının verdiği rakamlar var. Tabip Odaları’nın illerde yaptıkları açıklamalar var. Özellikle Ankara’dan çok kötü haberler geliyor. İç Anadolu’dan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan iç açıcı olmayan rakamlar geliyor ve dile getirilen bu rakamlarla resmî rakamlar arasında çok büyük bir uyumsuzluk var. Ama şunu özellikle vurgulamak lâzım: Açıklanan rakamlara inancın giderek azaldığı bir ortamdayız. Kamuoyu araştırmaları da bunu söylüyor. Her geçen gün resmî açıklamalara itibar etmede çok büyük düşüş var. Fakat açıklanan rakamların kendileri bile başlı başına korkutucu. Bunu unutmamak lâzım. Yani diyelim ki genel eğilim bu yönde. Gerçek rakamlar yansıtılmış, özellikle vakalarla ilgili gerçek rakamlar verilmiyor. Ama verildiği kadarıyla da, günde 1500 vakadayız; baktığımız zaman, en sert zamanlarda bile bunun altında olduğunu gördük mesela. İlk sokağa çıkma yasağı ilan edildiği tarihlerde 97 vaka, 21 ölüm gibi rakamlar var Mart ayında. Ama şimdi bakıyoruz: 40’ı aşan vefat var ve 1500 aşan vaka var. Bugün herhalde biraz sonra –normalde 18.30’daydı, yani bir 10-15 dakika sonra– Türk Tabipleri Birliği nihayet Sağlık Bakanı tarafından kabul ediliyor — altı ayın sonrasında. Bu anlaşılmaz bir şey. Daha önce barolarda olduğu gibi burada da Tabipler Birliği, Tabip Odaları’nı şeytanîleştirmeye çalıştı siyasî iktidar. Onların burada sürece katılma ve sürecin daha şeffaf olması yönündeki talepleri duymazdan gelindi ve bir tür bozguncu olarak resmedilmek istendiler. Ve nihayet bir görüşme söz konusu olacak. Çünkü, özellikle sağlık çalışanları konusunda çok ciddi alarm durumu var. Bakan’ın en son yaptığı basın toplantısında, o da bunu bir şekilde kabul etmek durumunda kaldı. Şu an itibariyle baktığımız zaman, resmî açıklamalarda bu olayın toparlanabileceği yolunda somut, elle tutulur herhangi bir şey görmüyoruz. Sürekli tedbir vurgulanıyor ve sürekli top vatandaşa atılıyor. Tabii ki vatandaşın sorumlulukları var; ama altı aya baktığımız zaman, devletin aldığı birtakım tedbirleri de gördük. Bunlar, birçokları, ben de dahil birçok kişi tarafından yeterince güçlü olmamakla eleştirildi. Ama yine de sokağa çıkma kısıtlamaları vs. yapıldı. Bir süredir bunlardan uzaklaşmış durumdayız. Tekrardan bunlar olabilecek mi? Bunlar olacak mı? Okulların belli bir tarihten sonra yüz yüze eğitime geçeceği söyleniyor. Çoğu kişiye bu gerçekçi gelmiyor. Bu mesele nasıl hallolacak? Okullarda derslerin yüz yüze yapılmaması bir dizi soruna yol açıyor. Özellikle çocukların, yaşça küçük olan çocukların evlerinde kimlerle kalacağı, bu eğitimleri nasıl yapacakları, hem çocuklar evde kalacak, hem de anne babalar çalışmak durumunda kalınca, anne-babaların, ebeveynlerin çalışma hayatı ne olacak? Nasıl aşılacak? Bir dizi sorun var. Ve bu arada tabii ki Türkiye’nin ekonomi rakamları da, Türk ekonomisiyle ilgili rakamlar da hiç iyi gelmiyor. Gerçekten çok çetrefilli bir durumla karşı karşıyayız ve devlet, devlet yetkilileri salgın konusunda güven vermiyor. Toplumda da bir boşvermişlik hali var. Hâlâ yaşanan olayın vahâmeti tam olarak kavranabilmiş değil. Biz gazeteciler olarak, özellikle artık sosyal medya üzerinden yayın yapan gazeteciler olarak, izleyicilerin, okuyucuların neye ne kadar tepki verdiğini görebiliyoruz. Salgının ilk dönemlerinde olan yoğun ilginin artık iyice azaldığını, en hayatî konularda bile insanların artık bir kanıksama içerisinde olduğunu görüyoruz. Sokakta da görüyoruz, arkamda gördüğünüz fotoğraf bunun bir kanıtı. Ama sadece vatandaşın sorumluluğunda değil. Ayasofya’nın açılışında 350 bin kişiden bahsetti Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ya da geçen Giresun’da bir miting kalabalığının kendiliğinden toplandığı söyleniyor ve o kalabalığın üzerine çay atıldı. Bütün bunları da görüyoruz. Başlarda, ilk günlerde oluyordu, şimdi tekrar birtakım tanınan isimlerin de testleri pozitif, testleri pozitif çıkıyor. Ali Babacan’da bu oldu. Binali Yıldırım ve eşinin bugün açıklamalarını gördük, pozitif çıktılar. Artık tekrar, uzaklarda bir yerlerde olan bir salgın gibi ya da sadece garibanların etkilendiği bir salgın gibi olmaktan tekrar çıktı bu. İlk başlarda böyleydi biliyorsunuz. Bu tür popüler isimlerin de hastalandığını ya da enfekte olduğunu görünce, işin ciddiyeti biraz daha anlaşılır diye bekliyoruz; ama hâlâ anlaşılabilmiş değil. Bu normalleşme dünyada sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Dünya da artık koronavirüs ile yaşamaktan bıktı, yoruldu. Özellikle ekonomilerin ayakta kalabilmesi için her ülke bir şekilde normalleşmeye yöneldi. Türkiye de bunlardan birisi. Ve normalleşmeye yöneldikçe de tekrardan anormal sonuçlar önlerine geldi ve tekrardan kara kara düşünmeye başladılar. 

Bu saatten sonra ne olacak? Tekrar birtakım kısıtlamalara mı gidilecek? Nasıl olacak? Ve en önemlisi: Bu saate kadar gerçekleştirilmeyen şeffaflık bu saatten sonra yapılabilecek mi? Hiç sanmıyorum. Ama umarım yanılırım, yanılıyorumdur. Ama gidişat iyi değil. Bundan hepimiz çok ciddi bir şekilde etkileniyoruz. Çok ürkütücü rakamlar telaffuz ediliyor. Tekrar söylüyorum: Diyelim ki ürkütücü rakamlara değil, devletin açıkladığı resmî rakamlara itibar edelim. Onlar bile ürkütücü. Yani gerçek olmadığı düşünülen rakamlar bile çok ürkütücü. Ve önümüzü görmekte tekrardan zorlanmaya başladığımız bir döneme giriyoruz. Ekonomi nedeniyle yapılıyor bu; ama çok ciddi bir olay olarak karşımızda. Bir diğer nokta, salgın konusunda Türkiye’nin son dönemine damgasını basan ayrımcılık, kayırmacılık –yabancı dilde söyleyecek olursak: “nepotizm”– salgında da karşımıza çıkıyor. Ayrıcalıklı insanlar var. Bunlar düzenli test oluyorlar. Düzenli test olduklarını nereden öğreniyoruz? Kazara pozitif çıktıklarında yaptıkları açıklamalardan öğreniyoruz. Düzenli test olanlar var, öte yandan test olmak için çok ciddi zorluklarla karşılaşanlar var. Burada salgın olayında da bir kere daha Türkiye’deki ayrımcılığın, kayırmacılığın karşımıza çıktığını görüyoruz. 

Salgın hepimizi eşitledi diye bir teselli bulmuştuk. Aslında bunun böyle olmadığı belliydi. Zaten her halükârda, ne söylenirse söylensin, bu tür olaylar esas olarak yoksulu, garibanı vurur. Burada da böyle oldu, dünyada da böyle oluyor. Ama birtakım ünlü isimlerin de enfekte olmasıyla beraber salgının ayrım gözetmediği yolunda bir teselliye başvurduk. Ama salgın ayrım gözetmese bile, tanı ve tedavi süreçleri çok ciddi bir ayrım gözetiyor — sınıfsal ayrım gözetiyor. Sınıfsal ayrımın dışında bir de burada, Türkiye’de ayrıca iktidar ile olan ilişki üzerinden, kayırmacılık üzerinden bir ayrım gözetiyor. Böyle de bir olayı kayıtlara özellikle geçmek lâzım. Bu anormal normalleşmeden çıkabilmenin tek yükümlüsü vatandaşlar olamaz. Tabii ki vatandaşlar, her vatandaş tek tek, çok dikkatli olmak durumunda. Ama devletin iyice alarm veren sağlık sistemi konusunda da çok ciddi adımlar atması gerekiyor. Bir kere sayıların azalması gerekiyor. Yüklerin azaltılması gerekiyor. Bunun içinde tekrar birtakım tedbirlerin devlet eliyle hayata geçirilmesi gerekiyor. Bakalım önümüzdeki günlerde ekonomik kaygılarla atılmayan adımlar tekrardan atılmaya başlayacak mı? Evet, dikkatli olalım. Tedbirleri elden bırakmayalım. Maskeye, mesafeye ve temizliğe her zamankinden daha fazla önem verelim. Ama aynı zamanda da bizleri yönetenlerden olayı daha ciddi bir şekilde, daha etkili bir şekilde gündemlerine almalarını talep edelim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus