Tarikatları ne yapmalı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Fazıl Alp Akiş

Merhaba, iyi günler. Oda TV’den Sami Menteş’in haberi Türkiye’de bayağı bir ilgi gördü. Yakın zamanda Ayasofya’nın açılışından hareketle söyledikleriyle dikkat çeken, Fatih Nurullah adını kullanan ve kendini Halvetî Uşşâkî Tarikatı şeyhi olarak tanıtan, gerçek adı Eyüp Fatih Şaban olan 58 yaşındaki bir kişi, kendisine emanet edilmiş 12 yaşındaki bir kız çocuğunu cinsel tâcizden tutuklandı jandarma tarafından — Sakarya Akyazı Kuzuluk mahallesinde, dergâh olarak kullanılan bir evde. 

Bir hafta önce yaşanmış bir olay bu. O zamandan beri haber hızla yayıldı ve tekrardan gözlerin tarikatlara çevrilmesine neden oldu. Öncelikle şunu söyleyeyim: Bugünün Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin birinci sayfalarında –hele Hürriyet’te büyük manşet olmuş– yer alıyor olması, bu tarikatın ve Fatih Nurullah adını kullanan şahsın, Şaban soyadlı şahsın, devlet korumasında olmadığını bize gösteriyor. Aksi takdirde, bir şekilde devletin himayesinde bir yapı olsaydı, bunu bu kadar büyütmezlerdi. Bu tür olaylarda kendini göstererek aslında ana akım olduklarını ve laikliğe sahip çıktıklarını kanıtlamak istiyor olabilirler; ama olayın böyle olmadığını anlamak çok zor değil.

Burada yerel bir olay söz konusu. Çok bilinen bir isim değil kendisi; ama bilinmek için çaba sarf eden, bu anlamda da birtakım çıkışlar yapan birisi belli ki. Zaten Uşşâkî Tarikatı –Halvetî’nin Uşşâkîlik kolu diyelim–, Türkiye’nin en önde gelen tarikatlarından değildir, Türkiye’de esas olarak Nakşibendiliğin kolları ve Kadirîlik daha fazla dikkat çeker; ama tabii ki her türden tarikatın Türkiye’de var olduğunu biliyoruz ve bunlar kendi içlerinde farklı farklı kollara ayrılırlar. Çok kişi kendini tarikat şeyhi ilan eder ve bunların da büyük bir kısmı, özellikle yerel alandakilerin büyük bir kısmı her türlü suiistimale açık yapılardır. Bu suiistimalde tabii ki cinsellik meselesi akla gelenlerden. Bu konuda meslektaşım İsmail Saymaz’ın yakın zamanda çıkmış bir kitabı var, Şehvetiye Tarikatı diye, bu konudaki örnekleri anlattığı –ki kendisi bugün 19:00’da ana haber bültenimize de konuk olacak–, ama bunun dışında ekonomik anlamda çok ciddi suiistimaller olup, insanların emekleri çok ciddi bir şekilde istismar edilir. Bu yıllardır böyledir ve bütün bunlar olurken de bu tarikat yapıları, bu tür cemaatler kendilerini “yasal olmamak”la korurlar.

Yani aslında ilginç olan husus bu: Türkiye’de tarikatlar yasadışı, ama meşru. Yani yasal olarak yoklar, ama varlar. Özellikle çokpartili hayata geçildiği andan itibaren, tekpartili hayatta varlıklarını büyük ölçüde yer altında sürdürmüş cemaatler çokpartili hayatla beraber daha ön plana çıktılar, daha yasal alanda gözle görülür faaliyetler de yaptılar; bütün bunları yaparken de yasalara göre yasaktılar, ama meşruydular.

Bu yasak olma hâli, bu cemaatlerin çok işine geldi, yıllar yılı böyle oldu; çünkü yasadışılık hâli onlara bir câzibe veriyordu. Bir diğer yandan da onlara yönelik olarak her türlü şeffaflık talebini reddetmelerine zemin hazırlıyordu. Siz diyelim ki herhangi bir tarikata, “Kaç kişisiniz? Ne yapıyorsunuz? Mal varlığınız nedir? Paralar nereden geliyor, nereye gidiyor? Neler okuyorsunuz? Neler yaşıyorsunuz?” diye sorduğunuz zaman, yasal zemini olmadığı için bu sorulara cevap vermeyi reddediyorlardı. Ama şimdi bakıyoruz, Türkiye’de tarikatlar yasal değiller hâlâ; adı konmamış bir şekilde Türkiye’nin en güçlü yapılarına dönüşmüş gibi gözüküyorlar. Aslında çok da güçlü değiller, bunları da büyük ölçüde değişik yayınlarda değişik şekillerde de dile getirdim. Türkiye’de zaman geçtikçe bu tür tarikat yapılarının içi iyice boşalıyor. Bunlar hormonlu bir büyüme yaşıyorlar; ama tarihsel olarak baktığımızda tarikatları aslında var eden şeylerden alabildiğine uzaklaşıp –buna kabaca “uhrevî” diyebiliriz– “uhrevî” olandan alabildiğine uzaklaşıp, “dünyevî” alana alabildiğine yaklaşarak bir varlık sürdürüyorlar. Kimi zaman güçlendikleri sanılıyor. Bazı Nakşibendi tarikatlarının şu anda –başta Menzil olmak üzere– çok güçlü olduğuna dair rivayetler var; ama bunların hepsi pamuk ipliğine bağlı. O pamuk ipliği nedir? Devlet. Şu anda AKP iktidarı hoşgördüğü sürece, tolere ettiği sürece, hatta kimi zaman onları teşvik ettiği, kayırdığı ölçüde cemaatler varlar. Önlerine engel çıkardığı ölçüde de yoklar, zorlanıyorlar. Şu anda Türkiye’deki değişik İslâmî cemaat ve tarikatların ezici bir çoğunluğu devlet ile uyum içerisinde ve Erdoğan yönetimine bîat ederek varlığını sürdürüyor; ona rağmen olan bi kaç yapı söz konusu, onların içinde Süleymancılar –ki onlar kendilerine “Süleymanlılar” diyorlar, ama Süleymancılar tabiri bence daha doğru–, Süleymancılar veya Nurculuğun Yeni Asya kolu gibi yapılar dışındakilerin büyük bir kısmı şu anda devletle uyum içerisinde. Devletin çizdiği alanlar içerisinde hareket ediyorlar. Devletle uyum içerisinde olmayan –Erdoğan’ın dediklerini yapmayan diyelim– yapılar da zorlanıyorlar. Önlerine kimi zaman engeller çıkartılıyor, kimi zaman da diğerleriyle eşitsiz bir rekabet yürütüyorlar.

Şimdi bu Fatih Nurullah adını kullanan şahsın, Eyüp Fatih Şaban isimli şahsın olayına baktığımız zaman, 28 Şubat sürecinde yaşadığımız benzer olayları hatırlatıyor; yine oralarda –ama bu kadar düşmemiş diyelim, çünkü orada yaşanan olaylarda, 28 Şubat’ı hatırlayanlar bilecektir, Müslüm Gündüz veya Ali Kalkancı olaylarında birtakım kadınlarla yaşanan gayri meşru, evlilik dışı ilişkiler vardı–, o 28 Şubatçılar onları bir şekilde basarak, o dönemdeki medyanın da desteğiyle çok ciddi bir şekilde Türkiye’de İslâmî cemaatler karşıtı, İslâmî hareket karşıtı bir kamuoyu oluşturmakta kullanmışlardı.

Şimdiki olay böyle değil. Şu anda Türkiye’yi o dönemde itibarsızlaştırılmak istenen kişiler yönetiyor. Yani o dönemde kim? Refah Partisi. Bu da Refah Partisi’nin devamı olan bir hareket –tabii ki ne derece devamı olduğu tartışması bir yana–, sonuçta o tarihte Erdoğan Refah Partili’ydi, onun devamı olan bir iktidar yönetiyor ve o eski “Hükümet ayrı, devlet ayrı” meselesi de kalmadı iktidarda. Tayyip Erdoğan aynı zamanda devlet de. Bunu söylediğim zaman bazıları çok kızıyor, ama gerçekten öyle, artık Tayyip Erdoğan aynı zamanda devlet. Dolayısıyla burada İslâmcılar’ı yıpratma, dindarları yıpratma gibi bir faaliyet söz konusu değil. 28 Şubat’tan o anlamda farklı bir uğraş söz konusu ve burada çok daha bâriz bir şekilde –diğer eski olaylarda, kadınların yaşları nedeniyle belki bir rızası, kadınların rızaları tartışması yapılabilirdi, ama burada 12 yaşında bir kız çocuğu var–, bu alenen bir cinsel suiistimal, istismar ve bu bir sapkınlık sonuçta. Birtakım ses kayıtları var, bunları çok fazla deşmek istemiyorum, ama oradaki şu sözlerini özellikle not aldım: “Ben gittim mi tarikat zaten biter” diyor bu kişi, şeyh iddiasındaki kişi, kızın babasına, yalvarıyor yani. “Ben gittim mi tarikat zaten biter”… Olabilir, bitmiş olabilir, zaten o binayı kapatmış anladığım kadarıyla jandarma, bu tarikat da biter, bu kişiyle beraber dağılabilir; ama o tarikatın içerisinden pekâlâ birileri çıkıp adlarını Fatih Nurullah değil de Eyüp Nurullah yaparak ya da başka bir şey yaparak kendi şeyhliğini ilan edebilir. İlk başta zorlansa bile, eğer birazcık becerikliyse kısa bir süre içerisinde pekâlâ yeni bir tarikatı inşa edebilir. Yani o küllerden yeni bir şey çıkarabilir. Kaldı ki, o tarikat bitse bile, başka tarikatlar o civarda illâki vardır, isteyen bunlara yönelebilir.

“Bu kadar hizmetkâr ortada kaldı” diyor, “Ocağına düştük yani” diyor, “Millete rezil oluruz” diyor — ki oluyor. Ama burada mesele tabii ki kendine başka isim kullanan Eyüp Fatih Şaban adındaki bir çocuk istismarcısının rezil olmasının ötesinde, buradan kamu yararına birtakım sonuçlar çıkartmak gerekiyor. Bu tür denetlenmeyen yapılar –ne devlet tarafından, ne de kamu, sivil toplum tarafından denetlenmeyen yapılar– kendilerine “uhrevîlik” kalkanını koyarak, tasavvuf kalkanını koyarak, bir de tek-parti zamanında yasaklanmış olmalarından da kendilerine bir mağduriyet yaratarak, istedikleri gibi hareket edebiliyorlar.

Normal şartlarda –bu yıllardır savunduğum şey, tekrar tekrar aynı şeyi söylemek istiyorum–, bu tür yapıların açık olması, yasağın kalkması ama kayıtlı kuyutlu olmaları gerekir. Nasıl vakıflar, dernekler, şirketler birtakım denetimlere tâbi tutuluyorsa, bu tür yapılar da devletin ilgili birimleri tarafından ve sivil toplumun konuyla alâkalı kurumları tarafından her türlü denetime, sorgulamaya açık olabilmeli. Ama bugünün Türkiye’sinde böyle bir şey talep etmenin çok fazla bir anlamı olacağını sanmıyorum; çünkü benim dediğim olay laiklikle, güçlü bir laik perspektifle olabilecek bir şey. Şu andaki Erdoğan yönetiminin böyle bir perspektifi yok. Onun derdi bu tür yapıların kendileriyle kurduğu ilişki. Kendisiyle iyi ilişkisi olmayana herşey yasak, iyi ilişki olana da herşey serbest ya da onların hatalarının gözetilmesi çok daha mümkün. Şu âna kadar zaten baktığımız zaman, bu tür cinsel suiistimal iddialarının, çocuklara yönelik suiistimal iddialarının sadece bu tür tarikatlarda olmadığını görüyoruz: Ensar Vakfı olayı ortada. Ensar Vakfı, şu anda iktidarın en güçlü, iktidara destek veren, iktidarın temellerine baktığımız zaman en kökleri orada olan vakıflardan birisi ve o olayın nasıl bir şekilde, bir şahsın suçu, sapkınlığı olarak kapatılmak istendiği de ortada. Halbuki oradaki mesele sadece bir şahsın böyle bir sapkınlık yapması değildi; o var olan yapının bu tür sapkınlıklara ne derece izin verdiğiyle ilgiliydi. Bu tartışmayı yapmamıza devlet izin vermedi. Bugün de, bu olay bireysel bir olaymış gibi gösterilmek istenecek; ancak görüyoruz, sosyal medyada buradan hareketle, “Tarikatlar kapatılsın, yasaklansın” vs. gibi kampanyalar yapılıyor. Bu kolay kolay Fatih Nurullah adı verilen şahsın kişisel bir sapkınlığı olarak geçiştirilebilecek bir olay değil. Fakat buradan hareketle “Tarikatlar kapatılsın” demenin de bir anlamı olduğu kanısında değilim. 

Birincisi, zaten tarikatlar yasal değil. İkincisi, üstüne çok daha sert bir şekilde yasaları uygulayıp, yani var olan yasaları uygulayıp tarikat iddialı yapıları dağıtma yoluna gidilirse, ki gidilmez ama herhangi bir iktidar –28 Şubat’ta bu denendi, olmadı, olamaz, olmasının da anlamı yok, gereği yok, çünkü bu tür yapılar insanların özgür iradeleriyle katılabilecekleri yapılardır; kimse kimseyi bu tür örgütlenmeleri gitmekten alıkoyamaz, bunu yasaklayamaz, bu temel hak ve özgürlüklere aykırı bir şey– fakat bu yapıların tüm yapılarda olduğu gibi, tüm sivil toplumda faaliyet gösteren kurumlarda olduğu gibi bu yapıların birtakım kurallara uyması ve herşeyden önce denetime açık olmaları gerekir, bunda ısrar etmek gerekir ve bu ısrarı post-Erdoğan döneminin temel meselelerinden biri hâline getirmek gerekir. Bugünün Türkiye’sinde tabii ki her konuyu olduğu gibi bu tarikatlar meselesini de tartışabildiğimiz kadar tartışalım; ama bugünün Türkiye’sinde, Erdoğan’ın yönetiminde, tarikatlar konusunun, cemaatler konusunun laik bir perspektiften, demokratik ve çoğulcu bir açıdan bir statüye kavuşturulmasını beklemek gerçekçi değil. Herşey bir yana, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Erdoğan yönetiminde özellikle son birkaç yıldır, Ali erbaş’ın başkan olmasından itibaren nasıl bir kurum haline geldiğini görüyoruz. Türkiye’nin zaten varolan diyanet sorunu her geçen gün çok daha fazla ağırlaşıyor ve Türkiye’nin üzerine ekonomik anlamda, ama aynı zamanda kültürel ve siyasî anlamda da Diyanet çok ciddi bir yük olmaya başlamış durumda. 

Normal şartlarda ilk akla gelen bu tür yapıların diyanetin denetlemesidir, çok hızlı bir yaklaşım budur ama diyelim ki böyle bir formül gündeme geldi, bu diyanet neyi nasıl denetleyecek, Diyanet İşleri Başkanının Ayasofya’nın açılışında verdiği poz hiç bir şekilde sanmıyorum çünkü diyanetin kendisi başlı başına daha da fazla büyüyen bir sorun.

Dolayısıyla bunu, bugünün Türkiye’sinde çözülebilecek sorunlar olarak görmüyorum ve özellikle de şunu söylemek istiyorum: Bu tür yapılarla ilgili sorunlar yasaklayarak değil tam tersine özgürleştirerek çözülebilir. Aslında özgürlük, bu tarz yapılara yasal statü vermek, bunlara yasal anlamda bir alan açmak, bu yapıların şu anki yöneticilerinin çoğunun hiç istemeyeceği bir şeydir. Asla istemeyeceği bir şeydir; çünkü yasadışılık ve mağduriyet hâlesiyle beraber, ne yapsalar yanlarına kâr kalır gibi bir çizgileri var. Öteki türlü bir uygulamada birçok hususta kendilerine çekidüzen vermeleri gerekecek ve diğer yapılarla, diğer tarikatlarla bir şekilde, bir zeminde rekabet etmek zorunda kalacaklar; onun da çok fazla isteyecekleri bir mesele olduğunu sanmıyorum.

Bu bireysel bir olay değil; tabii ki suçun şahsîliği diye bir şey var. Eyüp Fatih Şaban adlı 58 yaşındaki bu kişi kendini Fatih Nurullah olarak tanıtıyor ve bir tarikatın şeyhi olarak tanıtıyor, “Ben gittim mi tarikat zaten biter” diyor, ama tarikatın bitmesine neden olacak bir hareketi yapmaktan da kendini alıkoyamıyor. Birazcık tasavvufu bilen insanlar, birazcık bilen ve anlamaya çalışan insanlar, tasavvufun esas olarak nefsin terbiyesi olduğunu bilir. Tasavvufu uyguluyor olmayabilirsiniz, ama biliyorsunuz, ansiklopedilere de bakın, her yere bakın, bunu görürsünüz. 58 yaşındaki bir adamın 12 yaşındaki bir kız çocuğuna yönelik cinsel suiistimali, tâcizi, her şeyden önce onun nefsiyle bir sorunu olduğunu gösteriyor. Böyle bir insanın şeyhi olduğu tarikata gidenlere de ne diyelim? Allah kurtarsın diyelim. Yani nasıl bir insanın peşinden kendi nefslerini terbiye etmek için bir terbiyesizin, nefs anlamında terbiyesi olmayan birisinin peşinde gidip, belki de yıllarını ve zamanlarını, ama eminim paralarını da helak etmişler. Allah kurtarsın — öyle diyelim.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus