Bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara: 12 Eylül

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yıllar önce bir söyleşimizde Ayşegül Devecioğlu, şöyle demişti: “12 Eylül zulmünü bütün bir toplum yaşadı. 12 Eylül yalnızca devrimcilere ve sol kesime değil, belki bu konudaki kafamızdaki klişelere uygun olmayan ya da genç kuşakların şimdi pek hayal edemeyeceği bir tarzda politikleşen ama kesinlikle politikleşen bütün bir topluma yönelikti. Türkiye halkları 1980 öncesinde ‘Daha iyi ve insanca bir dünyada yaşamak mümkün olabilir mi’ sorusunun etrafında epey kafa yordu. Bunun mümkün olabileceğine inananların, mücadele etmeye, hatta canını vermeye değer bir şey olarak görenlerin sayısı çok fazlaydı. Dolayısıyla 12 Eylül bu umudun kendisine, bu inanca, bu daha farklı bir hayatın mümkün olduğunu düşünme haline topyekûn bir saldırıydı. Bir sindirme harekâtıydı ve başarılı oldu. Toplumun bütün insani ifade biçimlerinde, politik ifadesinde, sanatsal ifadesinde büyük bir kitlenme yarattı. 12 Eylül’ün zulmünden en çok payı devrimciler aldı. Sayıları yüzbinleri bulan devrimci genç kadın ve erkekler, işçiler köylüler her sınıftan insan, devrimciler dediğim yalnızca öğrenci gençler de değil.”

O devrimcilerden biri de, 1979’da Anadolu Dev-Genç Başkanı olan Abdullah Bozkurt’tu. Annemin dayısının oğlu.  Sosyalizm ne demek ilk ondan öğrenmiştim. Ufacık yaşımızda, adını sorarlarsa tanımadığımızı söylememiz tembihlenmişti. Bünyan’da jandarma gördüğümüzde korkardık.  

12 Eylül öncesi Devrimci Yol Dev-Genç davasından yargılanmış, iki yıl Kayseri Zincidere Askeri Cezaevi’nde yatmış Abdullah abim. İlk mahkemede tahliye olmuş, 1982 Ekim ayında çıkmış, 1984 yılında ceza onaylanmış: Beş yıl ve Konya’ya sürgün. Onay tarihinde dışardaymış, o tarihten 1991’e kadar kaçak yaşamıştı İstanbul’da. Sonra, Özal’ın infaz yasası ve af.

O yıllara dair konuştuk bugün, şöyle dedi: “18-19 yaşlarında gençlerdik, sorumluluklarımız büyüktü. Mahalle sorumlusuydum, geceleri faşistler basmasın diye nöbet tutardım. Cumhuriyet gazetesinde demeçlerim çıkardı, bir gün Lütfü amcam gazeteyi okumuş, bir korkuyla sordu ‘Bu sen misin?’ diye, ‘Ben değilim, isim benzerliği’ dedim. Babam başta olmak üzere herkes korkuyordu başıma bir iş geleceğinden ve kızıyorlardı.  Sülalenin baskısı, telkinleriyle kendim, Bünyan’da teslim oldum. Mücadelede hiç pişmanlık duymadım o günkü koşullarda olması gerekeni yaptık, belki de sizlerin geleceğini kurtardık. O günlerden en aklımda kalan deden, Kemal abimin ölmeden önce beni ziyareti. Hasta olduğundan haberim bile yoktu, öldüğünü duyunca çok üzülmüştüm. Birlikte mücadele ettiğim çok arkadaşım öldü, işkencede direnen arkadaşlarım oldu.

Devrim için yola çıkmıştık,  Devrimci Yol, 80 Eylül’üne kadar çok büyümüş, gövde kocaman, kafa küçük kalmıştı. İnanan gençlerdik, korku yoktu. Bünyan’daki evin duvarında kocaman Devrimci Yol yazısı vardı, o yazıyı Bünyan’da silemedi faşistler.

Hapishanede bir arkadaşımızın abisi avukattı, ona dedik ki ‘Çıktığımızda bizi pavyona götürür müsün?’ ‘Niye’ dersen, Yılmaz Güney filmlerinden etkilenmiştik, gençliğimizi yaşamadan devrimci olmuştuk, çıktıktan sonra İstanbul’da pavyonda kuru fasulye yemiştik. Tek kişilik yatakta nöbetleşe üç kişi yatardık, yeni gelen genç bir arkadaş vardı gece uyuduğunda ağzının kenarına reçel sürerek rüya görmesini sağladık.

İki asker kontrolünde 15 Günde beş dakika görüş vardı, annemin bakışları yetiyordu.

Terapi almadım, bizde cezaevinde en alt bodrum işkencehane idi, aşağıda işkence görür koğuşa çıkar yüzük oyunu oynar, tiyatro yapardık.  Bunu duyan sorgucular yine aşağıya çağırır bir posta daha üzerimizden geçerlerdi. Bizim terapi, direnmekti. Olan biteni oğullarıma ancak 17 yaşına geldiklerinde anlattım.
78 kuşağı en azından bu ülkenin daha geriye gitmesini engelledi dedim. Işıl, yaşamımda yaptığım her şeyi inanarak yaptım, hata yapmadım mı çok yaptım ama hep ileriye baktım. Sizler bizim umudumuzsunuz. Elbet, güzel günler göreceğiz. ”

12 Eylül 1980 Darbesini eleştirel bir alan olarak gördükleri sözlü tarih içinde hatırlamak, unutmak, sessizlik ve yüzleşme temaları çerçevesinde sorunsallaştırmaya çalışan Eylem Delikanlı ve Özlem Delikanlı ile de görüştüm bugün.

12 Eylül ile hayatları çoktan çizilmiş, fotoğraf albümleri her daim eksik çocukların, binbir zorluğa direnen anne ve babaların, kardeşlerin, eşlerin, sevgililerin hikayelerini okumuşsunuzdur belki “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”da. O kitap, yakın tarihimizin en travmatik toplumsal dönüşümünün ve baskı rejiminin yeni bir kaydını tutarak, cezanın yalnızca cezaevlerinde çürütülenlere değil, onların ailelerine ve aslında toplumun tamamına da kesilmiş olduğunu, kısacası bir mahpusluk halinin dışarıda kalanlar için de oluşturulduğunu göstermişti.

“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”da, İpek Keskin Gür anlatıyor: “Gece saat 3’te kapımız çalındı, ‘Diyarbakır’dan sizi acele istiyorlar’ dendi. İşte uzun bir devrimci serüvenden sonra 1984’ün 3 Mart’ında Diyarbakır’da kaybettik Orhan’ı. Tabii babam hemen ertesi gün amcalarımla gitti. Aldılar geldiler, bir gece de evimizde kaldı. Açtık, tabutu açtık… (ağlıyor) Buraya gelirken demişler ki, Karşıyaka’ya götürelim, camiye bırakalım, yarın gelelim. Babam demiş ki, ‘Yok. Yıllardır eve gelmiyordu. Götüreceğim bu gece eve’ Yıllardır eve gelmemişti. Bir gece de beraber kaldık.”

Özgür Doğu: “Sokaklar cıvıl cıvıldı, bizim ev de öyleydi. Hiç bitmeyen bir sofra, toplantı ve sohbet halleri… Bir çocuk için aranıp da bulunamayacak bir ortam anlayacağınız. Bir de o ortamda çok politik büyüdük. Altı-yedi yaşında, Türkiye’nin atom bombası var mı yok mu? Kapitalizm meselelerini konuşurduk, emperyalizm tartışması yaptığımızı bile hatırlıyorum. Ama bir karabasan geldi ve bütün bunlar son buldu. İnanılmaz değişti her şey. Bir kere hem fiziksel olarak değişti hem ekonomik olarak değişti. İnsan görünürlüğü bir anda yok oldu. Kimse kalmadı ortalıkta, en başta babamız gitti. Karanlık bir dönem, sürekli olarak bir hayatta kalma çabası başladı. Babamızı bir şekilde oradan kurtarma isteği…”

Nigar Özdil: “Bu arada evlendim, iki çocuğum oldu. Çocuklarıma çok küçükken anlatmadım ama onların ilk dikkatini çeken şu oldu: ‘Anne senin niye kimsen yok? Herkes ölmüş.’ Ben artık fotoğraflara hiç bakamam ve hiç sevmem. Çünkü insanlar ölüyor ve fotoğraflar bana çok ağır geliyor. Mezarlığa gitmem, fotoğraflara bakamam, belki de ağabeyimi çok sevip de onu kaybetmenin etkisidir bana. Mesela annemde veya babamda öyle olmuyor. Annemin, babamın yaşı var, hani ölüm kabul ediliyor da ağabeyim için öyle olmuyor: Ağabeyimin acısı çok başka. Hem böyle haksız yere çekerek, haksızlıklara maruz kalarak gitmesi…”

Eylem ve Özlem Delikanlı, 12 Eylül 1980 Darbesi üzerinde yürüttükleri hafıza çalışmalarının ikinci ayağı olan “Hiçbir Şey Aynı Olmayacak”ta ise darbe dönemi ve sonrası ülkeden ayrılmak zorunda bırakılmış siyasi mülteciler üzerine yoğunlaştı.

Sefa Aydoğan“Çok basit bir şekilde ormanı dışarıdan görmek çok güzel, yemyeşil. Ne kadar güzel diyorsun ama ormanın içine girdiğinde o bataklıkları görüyorsun… Uzaktan ormanın içindeki yaşamı göremiyorsun. Ormanın içindeki etkileşimi, gelişmeleri, ince ayrışımları ya da birliktelikleri göremiyorsun. Uzaktan her şey daha güzel ve sorunsuz görünüyor… Hangi nedenle gelmiş olursak olalım hepimizin ayrı bir hikayesi var. Bugün yurtdışında yaşıyoruz. En son gelen arkadaşlarımızla birlikte neredeyse kırk yılı aşkın zamandır buradayız. Kabul edelim ki artık biz çoğunlukla buralıyız, burada yaşamımız devam edecek. Duruma bakacak olursak çok uzun bir süre de ülkeye dönüş şartlarımız oluşmayacak. Dolayısıyla ülkeye uzaktan ormanın güzelliğine bakar gibi olacağız.”

(Sefa Aydoğan 17 Haziran 2020’de Amsterdam’da yaşamını yitirdi.)

Gülhan Ata“Akşam 7:00-8:00 falandı, açıkladı bana: ‘Başka türlü gidemeyeceğiz. Baban pasaportları göndermiş. Yarın trenimiz kalkıyor İstanbul’dan, gidiyoruz.’ Ben şoke oldum, ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. En çok zoruma giden de odur. Yani bırakmak değil, koparılmak. ‘Ben istemiyorum, teyzemle kalırım. Beni tatillerde görürsünüz.’ Onu göze almıştım. Annem ‘Tamam’ dese kalacaktım ama annem bırakmadı…” (Berlin, Almanya)

Jale Akyurtlu: “Mecburen yaşamı yaşanır kılmaya çalışıyorsunuz. Bilhassa ilk beş yıl ben çok üzgündüm. Alkım hep hatırlar, Zülfü’yü çalar ağlardım hafta sonları. Alkım da büyümüştü, artık anlıyordu. O beş yıldan sonra artık eşya da aldık mecburen… Kalındı yani ama epey zaman döndük, döneceğiz diye yaşadık. Ben olanları hâlâ kabul edemiyorum, müthiş bir isyan duyuyorum. Yani bir tür sürgün gibi.” (Boston, ABD)

Özlem Delikanlı“12 Eylül 1980 bu ülkede yaşayan pek çok aile için sadece bir tarih olmaktan çok öte. Hiç bitmemiş bir gün gibi. Bitmemiş roman gibi. Kitaplığın arka sıralarında duran bir kitap gibi. Aslında hep var ama görünmez gibi.

İnsan korkularından dolayı yüzleşemiyor bazı şeylerle, orası net. Konuşmadığında onunla baş etmek zorunda kalmıyormuş gibi düşünüyor ama aslında hayatını belirleyen en temel şeyin o bir ‘gün’den ibaret olduğunu da biliyor.

Çoğumuz ‘Aman kimse duymasın/bilmesin’ telkinleri ile belki sadece en yakınımızdakine anlatmıştık hatırladığımız, çocukluğumuzdan kalma yarım yamalak darbe günleri anılarını, ailemizin yaşadıklarını. Oysa aslolan bunların ortaya ‘dökülüp saçılması’ idi.”

12 Eylül Geride Kalanlar Sözlü Tarih Araştırması

Eylem Delikanlı: “12 Eylül Geride Kalanlar Sözlü Tarih Araştırması’nın ilk ayağı devrimcilerin, mücadele insanlarının ailelerini merkeze koyan bir çalışma. Bunu yapmaktaki amaç kamerayı biraz tersine çevirmek. Darbe binlerce insanı çok kısa bir sürede cezaevlerine doldurdu. Düşünün, birçok ilde ve ilçede neredeyse her aileden biri içeri girdi, işkenceden geçti, öldürüldü veya kaybedildi. Bu akıl almaz bir değişim, ani bir travma. Hayatlar yeniden dizayn edildi. Böylesi bir değişimi geride kalanların penceresinden bakarak incelemenin daha önce konuşulmamış birçok şeyi de gün ışığına çıkaracağını düşündük. Özellikle çocuklar açısından bakarsak, dönemi kendi jenerasyonumuz üzerinden anlatmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Anne babalarımızın jenerasyonu darbe dönemi ve sonrasında birtakım dayanışma ağları, vakıflar, dernekler, siyasi partiler etrafında bir araya geldiler, hikayelerini paylaştılar, mücadeleye devam ettiler ama dönemin içinden geçmiş çocuklar için böylesi dayanışma ağları hiç oluşmadı. Bizler birbirimizi tanısak bile bu tür bir sağaltımdan geçmedik, hikayelerimizi paylaşmadık. Halbuki baştan aşağı hayatımıza yön veren darbeye, döneme, ailemize ve yaşadıklarımıza dair bizim de söyleyeceklerimizin olması gayet doğaldı. O diyaloğu başlatmak için 12 Eylül Geride Kalanlar Sözlü Tarih Araştırması’nı hayata geçirmek önemlidir diye düşündük. Çalışmanın ikinci ayağında ise ülkeyi terk etmek zorunda bırakılmış siyasi mülteciler üzerine yoğunlaştık. Araştırmada Almanya, Fransa, İsveç, İsviçre, Hollanda, Danimarka, Norveç, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamlarını devam ettirmiş siyasi mültecilerin anlatıları ve tanıklıkları yer alıyor. Çalışmanın üçüncü ayağında Kürtler’in darbe anlatılarına yer vereceğiz. Hatırlama, yüzleşme, hesap sorma ve benzer tarihsel adalet edimlerinin önemi yalnızca cuntadan hesap sormak açısından değil aynı zamanda bir mücadele tarihini de bütünlüklü olarak inşa etmek ve aktarmak için çok önemli.  Bu açıdan baktığımızda muktedir zaten elindeki imkanların tümünü kullanarak bütünlüklü bir anlatıyı bastırmak için yüzleşmenin bütün mekanizmalarını kontrol etmek istiyor, süreci yönetiyor ve muğlaklaştırıyor. Bunu belki de en kolay şekliyle belleğimize kaynaklık eden kurumları ortadan kaldırmak suretiyle geçmişle aramızdaki bağı keserek ve bizi köksüzleştirerek yapıyor. Bu döngüyü kırmak için tanıklıklara yöneliyoruz. Kolektif olarak bu parçalı geçmişi anlatmanın ve kayıt altına alarak bütünlüklü bir forma sokmanın bunu yaparken de özellikle sözlü tarihin demokratik ve katılımcı formundan faydalanmanın elzem olduğunu düşünüyorum.” 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus