İSTANBUL (Medyascope) – CHP’ye mutlak butlan kararı ve partinin Genel Merkezi’ne polisin müdahale etmesi sonrası, birçok siyaset bilimci ve gazetecinin konu üzerine görüşlerini dinledim. Konuyu nasıl değerlendirdiğini merak ettiğim isimlerden biri de uzun yıllardır tanıdığım siyaset bilimci Doç. Dr. Burak Cop idi. Nihayet konuşma şansı yakaladık…

Kılıçdaroğlu işi nereye vardırmak istiyor sence?
Kılıçdaroğlu’nun işgal altındaki CHP Genel Merkezi’nin bahçesinde kalabalığa yaptığı konuşma, butlancı ekiple meşru yönetim arasında bir uzlaşma olabileceğine dair umut besleyenler kaldıysa, artık onlara da bunun olamayacağını kesin olarak göstermiştir. Zira Kılıçdaroğlu’nun mevcut yönetime (başta da, ismini zikretmese de Genel Başkan Özgür Özel’e) yönelttiği FETÖ’cülük suçlaması, yaz aylarındaki olası dokunulmazlık kaldırma ve tutuklama manevralarına altlık oluşturma potansiyeli taşıyor. Yani yaptığı şey adlı adınca ihbarcılık ve hedef göstermedir. O konuşma kendisinin orijinal fikri miydi yahut yokluğunda CHP’yi birinci parti yapan, kendisinin de yıllarca beraber yürüdüğü kadroları hedef gösterdiği odağın talebiyle mi yapıldı, bu önemsiz bir ayrıntı. Bu ağır suçlamanın CHP’nin 13 yıl genel başkanlığını yürütmüş birinden gelmesi iktidar açısından müthiş bir değere sahip. Çünkü aynen butlan davasında olduğu gibi, iktidar çevrelerine “Bakın biz söylemiyoruz, CHP’liler birbirlerini suçluyor, yargı da gereğini yapıyor” deme imkanı sunacak.
“AKP’nin vasal partisine dönüşen bir CHP zaten kapanmıştan beter olur”
Bu noktada hakikatin önemi var mı?
Hiçbir önemi yok, diğer alanlarda olmadığı gibi. Söz konusu olan Fethullahçı örgütlenmeyle ilişkilenmek ise Kılıçdaroğlu’nun sicili Özel’inki kadar temiz değil. Işık Kansu Cumhuriyet’teki köşesinde yazdı; eski danışmanı Fatih Gürsul’un FETÖ üyeliğinden hüküm giymesinden ABD’deki Fethullahçı örgütlenmenin önde gelenleriyle temasa, şu meşhur MİT tırlarıyla ilgili görüntülerin Zaman gazetesi genel yayın yönetmeni tarafından verilmesinden tutun da 15 Temmuz akşamı kendisi gelişmeleri kahve içip televizyondan takip ederken Özgür Özel’in bombalanan mecliste AKP milletvekilleriyle dayanışma göstermesine kadar; Kılıçdaroğlu bu konuda itham makamı değil olsa olsa özeleştiri veren olabilir.
Ancak hakikatin önemi yok derken tam da bunu kastediyorum. Amaç son seçimi kazanan ve aradan geçen sürede anketlerde halâ birinci çıkan CHP’nin liderliğini iyice mengeneye almak, Özel’in (kendi deyişiyle) belinin kırılması için gerekçe icat etmek. Ettiği lafın ağırlığı bir eski genel başkanınkinden daha fazla olacak bir müşteki ya da mağdur tasavvur edebilir misiniz? Bugüne dek onca Kürt partisinin terör örgütüyle bağlantı gerekçesiyle kapatılması, yöneticilerinin hapis cezası ve siyaset yasağı alması hesaba katıldığında, Kılıçdaroğlu’nun “Ben olmazsam asırlık CHP’yi kapatırlar” deyip kendine uydurma bir kıymet biçmesi, Özel ve yakın çevresinin önce meclis çoğunluğu ardından güdümlü yargı tarafından cebren siyaset dışına atılmasına da güya meşruiyet üretmesi gayet olasıdır. Oysaki AKP’nin vasal partisine dönüşen bir CHP zaten kapanmıştan beter olur; o 2 milyon üyesi ve on milyonlarca seçmeninin ezici çoğunluğuna en ileri seviyede yabancılaşmış, zombiye dönüşmüş bir organizmadan başka bir şey değildir artık.
Kılıçdaroğlu’nu desteklemiş çok insan şoktadır diye düşünüyorum.
13 yıl boyunca partinin liderliğini yürütmüş, on milyonlarca insanın defalarca, önce başbakan sonra da cumhurbaşkanı olması için oy verdiği bir kişinin kendi partisine bu denli şehvetle ateş etmesi, parti elinde kalırsa oy oranının utanç verici seviyelere gerileyecek olması, yıllarca kendisiyle kâh alay edip kâh şeytanlaştıran iktidar medyası tarafından bir anda pohpohlanmaya başlamasında bir sakınca görmemesi, genel merkez binasına polisin plastik mermi ve gaz bombalarıyla hücum etmesi için avukatı aracılığıyla dilekçe vermiş olması ve bu görüntüleri ekran başında milyonlar gözyaşıyla izlerken onun halinden memnun olmasının yarattığı travma ile, dürüst olalım, 2023’te ona oy veren 25,5 milyon insan henüz başa çıkmanın bir yolunu bulamadı. Travma devam ediyor; kitlelerde öfke, şaşkınlık ve bir tür yas duygusu el ele gidiyor. Soru şu; böyle biri bunu nasıl yapabilir? Böyle birinin bunları yapabilmesi ve bir kısım “kariyer politikacısı”ndan destek alabilmesi aslında CHP’nin yapısal zaaf ve kırılganlıklarını da bizlere gösteriyor.
Bunu biraz aç isterim…
Kılıçdaroğlu, Atatürk’ten Özel’e kadarki CHP genel başkanları arasında CHP’li olmayan tek kişi. 13 yıl boyunca yaptıklarını bugünkü icraatının ışığında daha iyi değerlendiriyoruz; o aslında hiçbir zaman partiye sevgi ve sadakat duymadı, CHP’nin tarihinde yaptığı birtakım hatalardan dolayı muhafazakar halk kitlelerinden oy alamadığına dair liberal anlatıyı benimsedi, CHP’nin tarihsel bagajlarından hep sıkıntı hatta utanç duydu, sağı da değil, aşırı sağı kazanmaya çalıştı (ve tabii ki beceremedi), parti örgütünü baş belası olarak gördü ama el mahkum, bir seçimsel vasıta olarak CHP’ye ihtiyacı vardı ve parti içi iktidar için de örgüte hakim derebeylerini hoş tutmalı, onların kent rantından nasiplenmesine yol vermeliydi, CHP’nin seçmen kitlesinin omurgasını oluşturan kentli kesimlerin laiklik başta olmak üzere değer ve hassasiyetlerini ayak bağı ve lüks buldu, bu kesimleri sahipsiz bıraktı. Fakat bu çarpık ve sözde halkçılığına rağmen bir yandan da çok devletçi ve seçkinciydi. Partide sokak görünürlüğünü, militan mücadeleciliği bastırmak için özel çaba sarf ederken (Enis Berberoğlu’nun tutuklanması sonucu sıranın kendisine gelebileceğini görerek başlattığı Adalet Yürüyüşü bunun tek istisnasıdır) iktidar yolunun bürokrasi ve iş dünyasının göz kırpmasıyla, yeşil ışık yakmasıyla açılacağına inandı, Ekmeleddin vakasından Altılı Masa’ya kadar hep sağ siyasi elitlerle tepede kotaracağı işbirliklerini siyasetinin odağına koydu. Danışman, PM üyesi, milletvekili belirlerken yüzünü başka bir yere döneceği zaman hep sağa döndü. Cumhuriyetçi sağ olsa amenna, ancak bu açılımlar kimi zaman Atatürk devrimleri ve cumhuriyetle barışık olmayan kesimleri de kapsadı.
Liderlik kariyeri boyunca kendi kitlesini hayal kırıklığına uğrattı desek yanılır mıyız?
Liderlik kariyeri boyunca kendi kitlesini kızdırdı Kılıçdaroğlu fakat en büyük avantajı, CHP’nin seçmen tabanının genelini yansıtmayan bir toplumsal kesit oluşturan parti örgütü ve o örgütü çeşitli yollarla kayırıp kontrol altında tutan parti içi oligarşiydi. 2009’dan beri her yerel seçimde sayıları artan CHP’li belediyeler ve bunların çevresinde oluşan irili ufaklı kayırmacılık ve rant ağları CHP’yi gitgide bir yerel iktidar partisine dönüştürdü ve onun (örgütsel açıdan zaten olmadığı) dava partisi niteliğini iyice zayıflatıp bir kartel partisine dönüştürdü. Kartel partileri rekabet ediyormuş gibi görünürken aslında kamu kaynaklarını paylaşırlar ve zamanla devletin bir nevi organına dönüşürler. Evet, 20 yıldır Türkiye’de rejimin otoriterleşmesi hiç tersine dönmedi, ancak CHP önce Ekrem İmamoğlu, ardından da Özgür Özel ile iktidara talip olma iddiasını sözden eyleme geçirmeseydi, rejim tarafından bu denli “silkelenmeyebilirdi”.
Yeri gelmişken sorayım, Özgür Özel’in alışılageldik CHP siyasetinin dışına çıkabilmesini neye bağlıyorsun?
Özel, uzun süren başarılı meclis grup başkanvekilliği görevinin ona sağladığı ulusal sempati ve tanınırlık sayesinde yerel düzeyde rant ve kayırmacılık ilişkilerine girmek zorunda kalmadı ve kurultaylarda PM’ye aday olup didinmek, ittifaklar kurmak, birilerine birtakım sözler vermek, yıpranmak, genel başkanın ağzına bakmak, MYK’larda görev alıp düşman kazanmak gibi dertlerle uğraşmadı. Alışılageldik CHP siyasetinin dışına çıkabilmesinde, futbol tabiriyle tekmeye kafa uzatmasında bu arka planın da rolü olduğunu düşünüyorum.
“Siyasetteki bu “profesyonelleşme” düzeyi ortalama seçmen için mide bulandırıcı”
Bugün şahit olunan şeyler çok kişiyi siyasetten uzaklaştıracaktır belki…
Robert Michels’ın Oligarşinin Tunç Kanunu’nu yazmasının üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçti. Alman Sosyal Demokrat Partisi’ni inceleyen Michels partide belli bir aşamadan sonra bir oligarşi oluştuğunu ve bu ekibin temsil ettikleri kitleden uzaklaşıp kendi dar çıkarlarını gözettiklerini, kitlenin ideallerinden çok kendi statülerini önemsediklerini belirtir. Bu, temsili demokrasinin çelişkisidir ve öyle görünüyor ki bu zamana kadar dünya genelinde pek aşılamamıştır. Michels bu çelişkiden ötürü zamanla faşizme kayar. Hiç şüphe yok ki CHP içinde de bugüne dek en devrimci, en solcu geçinen kimilerinin, halkın ve örgütün iradesi hilafına, ne kadar ufalırsa ufalsın CHP’yi Cumhur İttifakı’nın adı konmamış bir üyesi haline getirmeye kararlı Kılıçdaroğlu’nun arkasına dizilmesi de pek çok seçmen için Michels’dakine benzer bir yabancılaşma hissi yaratmıştır.
İlk milletvekili seçildiğinde sol yumruğu havada yemin eden, müteakip kurultayda “yaşasın sol yaşasın sol!” diye slogan atan bir milletvekili Kılıçdaroğlu’nun mikrofon tutuculuğunu yapıyor; yine çok devrimci geçinen bir başkası sabahın 7.30’unda pavyon fedaileriyle Genel Merkez’i basan grupta yer alıp ikonik bir fotoğraf veriyor; 2023 değişim kurultayında Kılıçdaroğlu destekçisi olduğu halde PM’ye giren biri Özel’in MYK’sında görev almayı kabul ediyor, sonraki kurultayda liste dışı kalıyor, dönüp tekrar Kılıçdaroğlucu oluyor; Kılıçdaroğlu tarafından milletvekili aday listesine konmayınca değişimci olup PM’ye giren bir diğeri kendisine MYK’da görev verilmeyince kızıyor, Kılıçdaroğlucu oluyor ve “Hiç kimse CHP’yi sağcı bir müteahhit için bölemez” diye tvitler atıyor.
Siyasetteki bu “profesyonelleşme” düzeyinin ortalama seçmen için mide bulandırıcı olduğu açık. Fakat bunlar sebepten çok semptom. Değişim kurultayının değişimden ziyade “değişiklik” getirdiğini, Kılıçdaroğlu dönemi oligarşisinin bertaraf olmaktan ziyade bölündüğünü unutmamak gerekiyor. Etkin pişman olan, zoru görünce AKP’ye geçen, iki yıl önce seçimde kendileri için oy istemiş olanları utandıran belediye başkanları orta yerde duruyor. CHP değişim kurultayı öncesi dava partisi değildi, kurultaydan sonra da olmadı. CHP şimdilerde düşe kalka, onca ihanete karşın, dışsal bir tasfiye saldırısına cevaben dava partisi olmaya çabalıyor. Burada da payenin çoğunu Özgür Özel’e vermek gerekiyor. Cevabını hiçbirimizin bilmediği soru ise şu; insanüstü gayretine rağmen Özel’in, beli kırılma aşamasına gelirse, halk kendi kaderini eline alacak mı?








