Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (11): İkinci demokrasi dalgası ve Türkiye

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un aylık programlarından Siyasetname’nin 11’incisinde siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, 12 Eylül askeri darbesinin 40. yıldönümünde, dünyada ikinci demokrasi dalgası eserken Türkiye’de neden bir askeri darbe ile demokrasinin askıya alındığını, darbenin etkilerini ve sonuçlarını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Medyascope’un aylık programlarından Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname’nin 11. Bölümü ile karşınızdayız. Hocam hoş geldiniz.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk.

Pişirici: Her zaman olduğu gibi, Sabancı Üniversitesi Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci,  Prof Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile birlikteyiz. Hocam, bu 11. program ve gelecek ay birinci yılımızı dolduracağız. 11 aydır memleket siyasetini konuşmaya çalışıyoruz. Sekizinci programdan itibaren bir dizi yarattık gibi. Sekizinci programda ‘’Cumhuriyette Siyaset’’ başlığı altında, tek parti iktidarında nasıl siyaset yapıldığını konuşmuştuk. Dokuzuncu programda ‘’Cumhuriyette çok partili siyaset’’ başlığında, tek partiden çok partiye geçişi konuşmuştuk. 10’uncu programda, ‘’Cumhuriyette darbeli siyaset’’i konuşmuş ve konuyu 12 Eylül askerî darbesine kadar getirmiştik. Bu programdan 12 gün önce, 12 Eylül askerî darbesinin 40. yıldönümüydü. Bu programa ‘’İkinci demokrasi dalgası ve Türkiye’’ adını verdik. 1980 sonrası, dünyadaki demokrasi dalgası sırasında Türkiye’nin durumunu ele alacağız. Ama önce 12 Eylül’e değineceğinizi umuyorum. 12 Eylül neden oldu? Ne getirdi, ne götürdü? Biz aramızda konuşurken, ‘’Bu ülkede neden demokrasiyi oturtamıyoruz’’ sorusunu sormuştuk. Biraz onun da cevabını vererek başlayalım lütfen. 

Kalaycıoğlu: 1970’ler çok çalkantılı yıllar. Ancak demokrasi açısından bakarsanız, ilginç bir farklılığı var. Özellikle 1973 sonrasında, yani 12 Mart darbe girişiminden sonraki dönem, 1973 seçimleriyle tekrar çok partili hayata döndükten sonra, Türkiye, dünyada yapılan karşılaştırmalarda, demokraside bir hayli yol aldı ve demokrat bir ülke olarak kabul görmeye başladı. Bugün dahi, Freedom House’un 1973’den beri yayınladığı bulgulara bakılacak olursa, 1974-1975 gibi, Türkiye’nin tam demokrasi olduğu, 1980’e kadar bunu sürdürdüğü görülecektir. Türkiye ondan sonra bir daha bu puanlara hiçbir zaman ulaşamadı. “Partly free” dedikleri “kısmen demokrasi” oldu. 2016’dan itibaren de Freedom House’un yayınlarında “not free” yani “demokrasi olmayan ülke” olarak yer aldı. 70’li yıllar, bir hayli karmaşanın olduğu ama aynı zamanda  Türkiye’nin demokrasiyi en güçlü yaşadığı yıllar olarak da kabul edilebilir. Fakat bu, büyük istikrarsızlıkla birlikte yaşandı. 

1970’den itibaren, ABD’nin ekonomi politikasını değiştirmesiyle, hemen arkasından Türkiye bir devalüasyon yapmak mecburiyetinde kaldı. O zaman resmî kur var. Resmî kur ayarlamak mecburiyetinde kalındı. O dönemden itibaren, iktisadi durum biraz toparlanır gibi oldu. Fakat 1972’de, 12 Mart muhtırasıyla, o zamanki iddialara göre, 9 Martta yine bir ‘’Genç Subaylar’’ hareketi önlendi. Onun yerine, 12 Mart’ta, emir ve komuta zinciri içinde, yani kurumsal bir hüviyetle, bir askerî darbe söz konusu oldu ve ondan sonra anayasada bazı değişiklikler yapıldı. O dönemden kalan ve bugünkü anayasayı da etkileyen iki önemli değişiklik var. Bir tanesi, terörle uğraşmak üzere Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu; Fransa’daki uygulamadan alınmıştı. İkincisi ise kanun hükmünde kararnameler. Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi büyük ölçüde güçlendirildi. Bu, özellikle iktisadi bakımdan zorda kalan Türkiye’nin, atması gereken adımları atabilsin diye yapılmış olan bir uygulamadır. Sadece o konuyla sınırlı olan kanun hükmünde kararnameler. Süleyman Demirel, vefatından önce de bu konuda bir konuşma yapmıştı. Orada aynı şeyi dile getirir. O konuşma YouTube’da dolaşıyor, ilgilenenler bakabilir. 

Bu değişikliklerin yanı sıra, 73 değişiklikleri sonrasında, 1960 Anayasası, orijinalinden bir miktar sapmakla birlikte, o havayı korudu. Birçok özgürlüğü, özellikle barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılması, barışçıl olmak kaydıyla protestoda bulunulması, dernekleşmenin, bu arada sendikaların kurulması ve gelişmesinin büyük ölçüde kolaylaştırıldığı bir zemin oluşturuldu. 1963 değişikliklerinden daha önce bahsetmiştik, bu devam etti. Özgürlüklerin korunması, özellikle yargı, devletin keyfi müdahaleleri karşısında, vatandaşın korunması için güçlü bir araç olarak ortaya çıkmaya başladı. Tabii bu tür gelişimlerin önemli bir etkisi olmaya başladığı noktadan itibaren, Türkiye’yi yönetmekte olan, özellikle orta sağ ve sağ hükümetler, bu gelişmelerden hoşlanmadılar. Bunların kabul edilemeyeceğini, yargının bir vesayet kurumu gibi üstlerine çökmüş olduğunu, hâlbuki onların, ‘’milli iradeyi’’ temsil eden partiler olmak üzere, neredeyse anayasa, yasa hiçbir şey tanımaksızın, aklına eseni yapma hakkına sahip olduklarını iddia etmeye başladılar. Bu iddialar, bugün de sürüyor bildiğiniz gibi. Türkiye’de, ‘’bunların herhangi bir şekilde denetlenmesi, dengelenmesi, bunlar hakkında hesap verilmesinin kabul edilemeyeceği, 1961 Anayasası’nın, bu tür birtakım dengeleri, engelleri oluşturmak için bir ‘vesayet anayasası’ olarak kurulduğu’’ savları geliştirilmeye başlandı. 

Nitekim Celal Bayar, “Ben de Yazdım” adlı hatıratında şöyle yazıyordu: ‘’1924 Anayasası, yönetimi doğrudan doğruya halkın temsilcilerine bırakıyordu. Meclis çoğunluğu istediğini yapabiliyordu, herhangi bir engeli yoktu. 1961 Anayasası ise bu yetkiyi sınırlandıran, özerk kurumlar kuran, onun üstüne bir senato kuran, TRT’yi özerkleştiren, Devlet Planlama Teşkilatı’nı kuran ve onu özerk bir espri ile çalıştıran, aynı zamanda üniversitelerin mali, idari ve akademik özerkliğini Anayasaya alan bir uygulamalar manzumesi olarak, Türkiye’deki seçkinlerin, özellikle üniversite mezunlarının, bunları üreten üniversitelerin ve diğer kamu bürokrasisinin, -Şerif Mardin’in “merkez” dediği yapıyı etkili kılmak için- ortaya çıkardığı yeni düzenlemelerdir. Celal Bayar, hatıratında bunların kabul edilemeyeceğini, demokrasiye aykırı olduğunu iddia etmiştir. Tabii bunu bir görüş olarak kabul edebilirsiniz. Ancak gerek Avrupa’nın 1945 sonrasında geliştirmiş olduğu anayasada, gerekse orijinalindeki Amerikan başkanlık anayasasında denge ve denetleme kurumları fevkalade güçlüdür. Bunlar Meclis çoğunluğunun ve yürütmedeki halk desteğine sahip olarak iktidara gelmiş olan başkanın, keyfi yönetimde bulunarak, gücünü suistimal etmesinin önüne çıkan ve onu -imkansızlaştıran olmasa bile- zorlaştıran kurumlardır. Bunun için, hem yargıda, hukuk çevrelerinde hem Amerikan siyasal elitinde ve Avrupa siyasetinde, başta anayasa mahkemesi olmak üzere bu tür kurumlar büyük saygınlık görmektedir. Yapılan araştırmalar, Avrupalı seçmenlerin, yargıya, kendi seçtikleri milletvekillerinden daha fazla güven duyduklarını göstermektedir. Yargı, seçimle gelmese bile, ehil olması, iyi yetişmiş olması, tarafsız olması, dürüst çalışması kaydıyla özgürlüklerin ve hakların savunulması için, en etkili araç olduğunu gösteriyor. Bu konuda seçim, milletvekilleri, meclis veya seçimle işbaşına gelmiş ‘’yürütme,’’ herhangi bir şekilde bu sorunu, özgürlüklerin aşındırılması, yok edilmesi veya insan haklarının zafiyete uğramasını engellemekte etkili değildir. Buradaki etki, sadece yargıdadır ve yargı kararlarının uygulanmasını sağlayabilen bir yapı geliştirilebilirse, buradadır. Ama bu, 1970’ler gürültüsünde, berhava oldu gitti ve yargı, siyasi iktidarların özellikle sağ iktidarların, sürekli ve düzenli olarak saldırdıkları bir kurum haline geldi. Çünkü yargıyı, Şerif Mardin’in ifade ettiği ‘’merkez-kenar’’ ayrımında, merkezin temel unsurlarından biri olarak gördüler ve o yargının yetiştirilmesi, eğitimi itibarıyla, cumhuriyet değerlerine, laikliğe sahip çıkması dolayısıyla, özellikle dinî gruplarla olan yakınlaşmalarının ve din esaslı siyasal uygulamaların, bazı dinî uygulamaların yasalarla engellenmiş olması hasebi ile yargı tarafından cezalandırılmasına özellikle tepki göstererek, bu tür bir yapılanmanın, demokrasiye aykırı olduğunu savunmaya devam ettiler. 

Sonuç itibariyle, daha önceki programlarımızda bahsettiğimiz gibi, Türkiye’de, ‘’patrimonial’’ geçmişten gelen siyasal seçkin kültürü, yönetimde herhangi bir sınırlama, iktidar paylaşımı veya hesap vermeyi kabul etmeyen bir içeriktedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin demokrasi olarak yönetilmesi, fevkalade zordur. Böyle bir siyasal kültürün egemen olduğu bir siyasi yönetim kadrosunda, demokrasinin duyarlılıklarını beklemek ve bu duyarlılıklara uygun olarak davranmalarını temin etmek son derece zordur. Bunun için çok özel bazı düzenlemeler yapmanız gerekiyor. Türkiye’de, onları kabul etme, içine sindirme duyarlılığı gösteren bir siyasal elitle hiçbir zaman karşılaşmadık. 

O dönemde karşılaşılan, bu siyasal kadrolar arasında müthiş bir çatışma ortamının doğması, anayasanın ve seçim yasasının özellikleri dolayısıyla ve aynı zamanda Türk toplumunda derin fay hatlarıyla birbirinden ayrılmış seçmen bloklarının olması; bir tarafta, mutekit Sünniler, onun karşısında Aleviler, yine bir tarafta mutekit Sünniler ve onun karşısında, Sünni olmakla birlikte, hayatı sadece bir kutsal etrafında görmeyen, pozitif bilim ve akla dayalı olarak karar alma ve kendi hayatını düzenlemeyi şiar edinmiş laikler arasındaki ayrım; Kürtçülük ve Türkçülük ayrımları; bütün bu ayrımların yarattığı çeşitli bloklar, doğal olarak çok sayıda siyasal partinin etkili olmasını sağlamaktadır. Seçim sistemi buna fırsat tanıdığı zaman, bu partilerin güçlü bir biçimde temsil edildiği bir meclis ortaya çıkmaktadır. Doğal olarak, bu meclis çok parçalıdır. Meclisteki bu parçalılık, koalisyon hükümetinden başka bir tür yönetimi kolay kolay mümkün kılmamaktadır. Dolayısıyla, koalisyonlarla yönetim, merkeziyetçi, ben merkezli, hesap verme eğilimi içinde olmayan, iktidar paylaşımını kabul etmeyen bu patrimonial kültür, büyük ölçüde koalisyonlar içinde de meclis içinde de meclisi örnek alan seçmen gruplarının çerçevesinde Türkiye’de de çatışmalara yol açtı ve Türkiye kısa zamanda, hemen hemen her yerde, günün her saatinde, silahların konuştuğu bir ülke haline döndü. 

1980 yazında, o zamanki sıkıyönetim komutanlıkları, çok sayıda terör eylemi nedeniyle ölen vatandaş rakamı yayınlamaya başladılar. 12 Eylül’de darbe yapıldığında, Sakarya Meydan Muharebesi’nde şehit olan asker sayısından daha fazla kişinin terör nedeniyle öldüğü ilan edildi. Böyle bir ortamda, pek çok kişinin hedef haline getirildiği, öldürüldüğü, sokakta güvenle yürümenin mümkün olmadığı bir noktaya gelmiş olduk. Türkiye’de asayişsizlik ve güvensizlik ortamı, büyük bir yerleşiklik kazandı. Özellikle 1970’lerin sonları ve 1980’li yıllar, bu bakımdan çok istikrarsız yıllar. Ama bir yandan da demokratik haklar ve özgürlükler, yargı tarafından olabildiğince garanti altına alınmış durumda ve uygulanıyor, olabildiğince serbest ve adil seçimler yapılabiliyor. Gerçi, 1977 haziran seçimlerinde yine elektrik kesintileri oldu. O seçimlerde bazı oynamalar olduğu ve CHP’nin, çok az bir oranla da olsa tek başına iktidara gelme fırsatını kaçırdığı, bunu da temin etmek için bir şeyler yapıldığı iddia edildi ama ispatlanamadı. Bir mahkeme kararı filan yok. Dolayısıyla bunun gerçek olduğunu söylemek ne derece mümkün bilmiyorum. Ama o dönemi yaşamış olan birçok CHP’li buna bugün de inanıyor zannediyorum. En azından konuştuğunuzda böyle imâlar mevcut. 

1978’de Alevi-Sünni çatışmaları katliam boyutlarına dönüştü. Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta, Çorum, Tokat, Erzincan bölgesinde, çeşitli olaylar yaşanmaya başladı. Birçok Alevi yerleşiminde katliamlar görüldü. Bunun üzerine, 1978’den itibaren, Türkiye’de sıkıyönetim ilan edilmeye başlandı. Sıkıyönetim, uzun süreli olduğu zaman, her zaman için askerî darbeye giden bir yol haline geliyor. Türkiye’de de böyle bir yol açılmış oldu. Bir müddet sonra asker özgürlükleri ortadan kaldırıp, ‘’Biz asayişi temin edip, tekrar demokrasiye döneceğimiz bir koşul yaratmadan, Türkiye’nin artık bir geleceği olamayacağını’’ iddia etmeye başladı. Türkiye, 1980 yazında bunu, hemen hemen her subaydan dinleyebileceğiniz bir noktaya gelmişti ve 12 Eylül’de böyle bir darbe yapıldı. Bu darbe, yine 12 Mart 1971 darbesi benzeri bir darbedir; aynı şekilde emir-komuta zinciri içinde yapılmıştır, kurumsal bir niteliktedir. Bu darbeyle birlikte, 1961’de kurulan, anayasayla yerleşik hale gelmiş olan ‘’çoğulcu” esaslı parlamenter uygulama’’ sona erdi. Türkiye’nin demokratikleşme süreci de bir kesintiye uğramış oldu. Bu sürecin kesintiye uğramış olması, yenisinin yapılması için bir hazırlık imkanı doğurdu ve bu hazırlık da çeşitli etki alanları veya etkileme fırsatları doğmuş oldu. Bu fırsatlar, 1982 Anayasası’nın temel özelliklerini ortaya çıkardı. 

1960’taki darbede ve 12 Mart 1971 darbesinde, bir anayasa hazırlığı olduğunu gösteren fazla bir kanıt yok. Zaten bunlar genç subaylar, düzene karşı, sadece iktidardaki partiye değil, aynı zamanda kendi üstlerine karşı da bir harekette bulunuyorlar. Oysa 1980 darbesinde böyle bir durum söz konusu değil. 1971’de bu durum yok, emir-komuta zinciri içinde gelişiyor. Fakat orada da ayrıntılı bir düzenlemeyi düşünmemiş oldukları görülüyor. Meclisi kapatmadılar, meclis varlığını devam ettirdi. Oysa 1980 darbesinden sonra meclis kaldırıldı. Gelen askerlerin, bir anayasayı çalışmış oldukları anlaşılıyor. Bu konuda birçok kaynaktan çeşitli esintiler gelmiş olduğu anlaşılıyor. Daha önceki dönemle ilgili olarak söylediğim bazı fikirler, özellikle sağ hükümetlerden gelen fikirler, bu anayasanın içinde yer aldı. DGM’ler ve KHK uygulaması devam etti. Daha önceki çoğulculuk, 1982 yılında kabul edilen anayasa ile birlikte nominal -sözde kalan- bir çoğulculuk olarak anayasada yer aldı. Büyük ölçüde çoğunlukçu, yani çoğunluğun mecliste yönettiği tek kamaralı senato, iptal edilerek devre dışı bırakıldı. Onun dışında, buradaki bağımsız özellikleri bulunan yargının, bir şekilde biraz denetim altına alınmasını sağlayacak bazı düzenlemelere gidildi. Anayasa Mahkemesi ayakta kalmakla birlikte, yetki alanı daraltıldı. Esastan hiçbir anayasa değişikliğini görüşemez hale geldi, sadece şekil itibarı ile görüşebileceği iddiası yapılmaya başladı. Çünkü ‘’Esası meclis tayin eder” dendi. 

Peki, esas, cumhuriyetin esaslarını, demokrasiyi, laikliği, hukuk devletini ortadan kaldıracak olsa ne olacak? Bu sorunun yanıtını bilmiyorduk. Anayasa Mahkemesi, 2008 gibi verdiği kararlarda, anayasanın değiştirilemez maddelerinde zikredilen bu tür kurum ve uygulamaların esasında şekil şartı olduğunu söyleyerek, bunlara bakabileceğini imâ etti. Ama ondan sonra, Türkiye tekrar rejim değişiklikleri geçirdi ve Anayasa Mahkemesi’nin çalışması, daha da kısıtlı bir alana çekilmiş oldu. 

Pişirici: Bir şey sormak isterim. ‘’1970’li yıllarda, bütün o çatışmalı ortama rağmen Türkiye, Freedom House’un listesinde bir demokrasi ülkesi olarak görünüyordu’’ dediniz. Kişisel ya da bilimsel görüşünüzü merak ederim. Eğer 12 Eylül askeri darbesi olmasaydı, bütün o çatışmalı ortama rağmen, Türkiye, Freedom House’un listesinde, 1980’lerden itibaren yine demokratik bir ülke olarak devam edebilir miydi? Aşabilir miydi çatışmayı? 

Kalaycıoğlu: Bunun bilimsel bir cevabı yok. Bilimsel yanıtlar tahayyüle dayanıyor. Bunu bir önermeyle ileri sürüyorsunuz. Frenkçesi ‘hipotez.’ Sonra bunu gözlemle sınıyorsunuz. Ondan sonra bilimsel bir sonuca ulaşıyorsunuz. Ya hipoteziniz yanlışlaşıyor, ki esas olan budur. Bilim felsefecisi Karl Popper “İspatlanma değil, tersinin ispatlanması önemlidir” diyor. Eğer mevcut olmadığını gösterirseniz, tartışma bitmiştir. Bunu da görgül olarak, yani beş duyumuzla varlığına şahit olabileceğimiz, gerçekten toplamış olduğumuz verilere dayanarak yapmak durumundayız. Bu sorunuzun cevabını böyle yapamayız maalesef. Test veya bir deney yapabilmemiz mümkün değil. 

Ama Türkiye 1980’in yazında, daha çok, bir kaosa -buna iç savaş mı diyeceğim bilemiyorum- sürüklenme durumundaydı. Kurumları vardı, anayasaya büyük ölçüde uyuluyordu. Uyulmadığı zaman, bağımsız yargıdan çok ciddi tepki alabilmek mümkündü. Onun için, bu da aynı zamanda siyasal erki -özellikle yürütmeyi kullanan- belli sınırlar içinde davranmasına müşevvikti; onu, o tarafa doğru yöneltiyordu. Ama buna rağmen, feci bir boğuşma içersindeydik ve bu boğuşmanın sonu, pek iyi gözükmüyordu. Bir kaosa doğru gidiyorduk. Onun için demokrasi kurumları başarıyla bunun içinde çıkar mıydı, ondan emin değilim. Bu, bir spekülasyon olur, onu da yapmayayım çünkü bilimsel olmaz. 

Pişirici: Tamam. 

Kalaycıoğlu: 1980’in yaz aylarında, birçok kişi, en azından yaşam hakkının tehdit altında olduğunu düşünüyordu. Bırakın özgürlüğü, yarın öbür gün yaşayıp yaşayamayacağını, vurulup vurulmayacağını bilmiyordu. Darbe geldiği zaman, hangi görüşten olursa olsun, birçok kimsede bir rahatlama olduğunu söyleyebilirim. Çünkü en azından bir süre için, böyle bir tehdit ortadan kalkmış gibi gözüküyordu. Ama daha sonra, çeşitli ağır uygulamalarla, özellikle bu tür bir boğuşmanın içinde bulunmuş aşırı sağ ve aşırı sol iki grubu, büyük ölçüde soruşturmaya başladılar. Buna pek kimsenin itirazı olduğunu düşünmüyorum. Ama ondan sonra bir hayli gelişmeye başladı ve ‘’1402 uygulaması’’ ile çok geniş sayıda insanları tasfiye ettiler. Tasfiye edilenlerin bir kısmı, sadece fikirlerinden dolayı buradan atılmış gibi gözüktüler. Askerî yönetim süresi ilerledikçe bu uygulamalar daha geniş bir kitleyi, daha az kanıtla etkilemeye başladı ve tepki çekmeye başladı. İşkence örnekleri, önce bir şayia olarak yayıldı. Sonra örnekleriyle, belgeleriyle, mahkeme kararlarıyla ortaya çıktı. Bunun arkasından bazı hak ihlâlleri yaygınlaştı. Dolayısıyla 1982 gibi, yine bir yaşam hakkı güvensizliği içerisine düşülmüş durumdaydı ki anayasa o tarihte hazırlanmıştı ve anayasa referandumuna gidildi. Bir sav -yine bunun çok somut kanıtı yok- 1982 Anayasası, tarihimizde en yüksek katılım oranıyla ve en yüksek “evet” oranıyla kabul edilmiş Anayasadır. 

Pişirici: Yüzde 91,37’ye, yüzde 8,63.

Kalaycıoğlu: Kabul eden oranı yüzde 92, katılmada yüzde 90. 10 kişiden sekizi bu anayasaya “evet” oyu verdi. Milli irade diyecekseniz, işte milli iradenin en yakın geldiği yerlerden biri bu. Ama buna rağmen, hiçbir siyasi parti, o zamanki askerî gücü elinde bulunduranlar, özellikle Kenan Evren’in dışındaki ekipten, herhangi bir güçlü destek de almadı. Birçok siyasal güç, buna başından itibaren karşı durdu, buradaki uygulamalarda bir takım sorunlar olduğunu düşündü. Bu Anayasa’nın yapılmasından bir yıl kadar sonra, 1983’te, seçim yasası değişti ve değişen seçim yasası ile birlikte yüzde 10 baraj ve seçim için, D’Hondt’un ileri sürdüğü “en büyük ortalama” formülü uygulandı. Bu formül, esasında 61’den beri uygulanan bir formüldü. Dolayısıyla ‘’Ona devam ediyoruz’’ gibi bir izlenim verildi. Ama iş tam öyle değildi. Yüzde 10 barajı olduğu vakit, birçok kişi, birinci tercih olan partilere oy vermedi. Aynı zamanda birçok parti, bir süre yüzde 10 barajını geçemedi. Ondan sonraki dağılım ise daha çok, çoğunlukçu uygulamalar, 1950’lerdeki çoğunluk sistemine benzer sonuçlar yarattı. Büyük bir oransızlık ortaya çıktı. Neredeyse 1950’lere yaklaşan oransızlık oranları ortaya çıktı. Oradaki oransızlık oranları çok yüksektir. 1950’lerde, yüzde 52-53-55 alan bir parti, yüzde 90’dan fazla sandalye alabiliyordu. Şimdi bu oran bu kadar abartılmadı. Ama yine de örneğin 2002’de iki parti yüzde 10 barajını geçince, Adalet ve Kalkınma Partisi, yüzde 34 oyla, neredeyse o oyun iki katı oranında sandalye aldı. Oysa temsil ettiği kitle, Türkiye’de dört seçmenden biri ona oy vermişti. Bir kısmı seçime katılmamıştı. Dörtten biri ona oy vermişti. O da  katılma oranını da göze alırsanız yüzde 34’e tekabül ediyordu. Azınlık partisi ama mecliste muazzam bir çoğunluğu delege ediyor, anayasayı tek başına değiştirme yetkisi var. Bu oransızlıklar yönetimde çok büyük sorunlara ve yönetmeyi zorlaştırmaya itiyor. Aynı zamanda, iktidar-muhalefet ilişkilerini fevkalade bozuyor, zehirliyor ve birbirlerine karşı olan tutumlarını daha da derin bir ayrışmaya, zamanla gerilime, öfkeye ve çatışmaya döndürüyor. Bununla demokrasiyi sindiremiyorsunuz. Bir nedeni burada. Bir arada çalışma kültürü, ondan önce alışkanlığı, bir uzlaşma alışkanlığı, bunların yeterince oturarak kurumsallaşması, yani istikrarlı ve tekrar eden bir kalıba dönmesi, ondan sonra kültür haline gelmesi ve içselleştirilmesi mümkün olmuyor hiçbir zaman. Böyle olmadığı zaman da Türkiye Büyük Millet Meclisi, uzlaşma temin edilen bir platform oluşturmuyor. 

Oysa demokrasi teorisini özeline dönerseniz, burada partiler filan yok. Halkın bir araya gelip, belli hususlarda fikirlerini uzlaştırıp, uyuşturup, bir anlaşma etrafında bir noktada anlaşıp yönetmesi söz konusu. İktidar ve muhalefet bir arada yönetecek. Biz bunu çok ender durumlar hariç – 1974’te Kıbrıs Harekâtı yapılırken gibi- beceremedik, hiçbir zaman olmadı. 

Bugün izleyenler görüyordur, ABD’deki büyük çatışmaya rağmen, zaman zaman iki partinin bir araya geldiği, “bipartisan” denilen iki partili uzlaşmalar söz konusu olabiliyor. Bu kovid salgını sırasında, iki parti bir araya gelerek trilyon dolara varan paketler üzerinde uzlaşabildiler. Oysaki müthiş bir çatışma içindeler. Şu anda azledilmiş bir cumhurbaşkanı var ama mahkeme edilmemiş durumda. Senato tarafından azil süreci, yeterli kanıta sahip olmadığı için, görevden alınması yoluna gidilmedi. Buna rağmen, onunla uzlaşabilen bir muhalefet söz konusu. Bizde bu tür özellikler olmadığı gibi, iktidar, ne kadar makul olursa olursa olsun, muhalefetin yapmış olduğu teklifleri, önerileri, girişimleri baltalamaktan geri durmuyor. Benim bildiğim kadarıyla, dünyanın hiçbir yerinde, sadece çatışma üzerine bir demokrasi mevcut değil. Genellikle çatışan, ama zaman zaman uzlaşan bir rejim olarak durmanız ve yönetmeniz gerekiyor. 

Şimdi sizin başta sorduğunuz “Demokrasiyi niye götüremiyoruz” sorusu var ya, bir Hintli siyasetçi, yedi-sekiz sene önce, The Economist dergisinde kendisine bir soru yöneltildiğinde, şöyle cevap vermiş: “Hindistan’da demokrasinin donanım problemi yok, yazılım problemi var.” Türkiye’de de aynı. Donanım dediğiniz, anayasada, seçim yasasında, partiler yasasında, diğer siyasal mevzuatta, iç tüzükte yazan maddeler. Herkes görüyor, burada bir problem yok veya problem az. O problemi olmayacak kadar çoğaltan ve bu sistemi çalıştırmayan, yazılım. Yani, kültür, davranış, oraya yaklaşım, fikirler, değerler, oradaki uyumsuzluklar, en olmayacak şekilde bu maddelerin yorumlanması veya ihlali, hiç kaale alınmaması. Bugün anayasanın 138. maddesi var mı yok mu belli değil. 103. madde ne anlama geliyor, o da belli değil. Hiç kimse bunları takmıyor. Böyle bir yazılımla, bu donanımı nasıl kullanacaksınız? Esas problemimiz, burada bir ciddi siyasal kültür sorunu olarak bulunuyor. Özellikle, Türkiye’yi yönetmeye talip olan siyasilerin kültürü ama onlara destek veren seçmenlerin değerleri, inançları, yaklaşımları, kültürü, davranış biçimleri de birleştiği vakit, fevkalade yanıcı, gayet iyi çatışılan, çatışmayı çok iyi beceren bir sonuç üretiyor. Ama maalesef uzlaşmayı beceremiyoruz. 

Pişirici:  Türkiye’de 12 Eylül 1980’de demokrasiye darbe vurulurken, dünyada ne oluyor? ‘’İkinci demokrasi dalgası’’ dediğimiz şey ne? Biz demokrasiyi sekteye uğratırken, dünyada demokrasi nereye gidiyor? 

Kalaycıoğlu: Biz o dönemde demokraside çok ciddi istikrar sorunları yaşıyorduk. 80’den biraz önce, Latin Avrupa’da, Portekiz’de, o zamana kadar faşist bir diktatörlük olan Salazar rejimi, Salazar’ın vefatıyla bitiyor ve askerî bir darbe yapılıyor. Darbeyi yapan askerler komünist. Dolayısıyla büyük bir değişiklik istiyorlar. Enteresan bir durum. Öyle anlaşılıyor ki Portekiz büyük bir evrim geçirecek. Portekiz, Salazar’a rağmen NATO ülkesi. İspanya değildi. İspanya’da hâlâ Franco rejimi mevcuttu. 1975’te de Franko ölüyor. Bu İberik yarımadası, otoriter yapılarını veya totaliterizme kaymak üzere olan yapılarını terk ediyorlar. Bunun yerine, demokratikleşerek, Avrupa Birliği’ne (AB) katılıp, AB’nin ürettiği ortamda, iktisadi bakımdan zenginleşecek, aynı zamanda siyasi güvenliğine sahip olacak bir imkânı yakalama durumuna geldiler. Portekiz’deki askerî darbenin de sonuçlanmasıyla, bu iki ülkede, hızla seçimlere geçilerek, demokratik bir yapıya doğru dönmelerini sağlayan adımlar atıldı. İspanya’da özellikle Don Juan Carlos’un büyük etkisi oldu. Franco onu kendi yerine geçirmişti. O, mutlak monarşi olarak yönetmeyeceğini, meşruti monarşiye geçilmesi gerektiğini ve bu yolla, halkın seçtiği bir meclis ile ve onun hükümetiyle yola devam edileceğini garanti altına aldı. Frankistler’e, kendilerinin yargılanmayacaklarının, ağır suçlarla suçlanmayacaklarının garantisi verildi ve bu ortamda bir uzlaşmayla oldukça sorunsuz bir geçiş oldu. İspanya’da bir askerî darbe girişimi oldu ama kolay bir şekilde bastırıldı. Sonuçta bu iki ülke, AB ülkesi olma yoluna hızla girdiler. 

1974’te, yine Yunanistan’da, iktidardaki askeri cunta, Türkiye’nin zafiyet içinde olduğunu hesapladı. O tarihte iktisadi durum bozulmuş durumdaydı. Ekim 1973’deki Yom Kippur Savaşı sonrasında, o zamana kadar beklenmeyen bir adım atıldı, OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) diye bir kartel, bu kez başarılı oldu ve dünyada petrol fiyatlarını aşırı derecede yükseltti. Türkiye, ihracatının birkaç mislini enerji ihtiyacı için harcayan bir ülke haline dönüştü. Bunu da kaldıramaz bir noktaya doğru gitti. Bu sırada 1973 seçimleri olmuştu. CHP, MSP ile bir koalisyon kurmuştu. Koalisyon iyi gitmiyordu. İçeride, birbirleriyle çeşitli sürtüşmeler ve uzlaşmazlıklar mevcuttu. Türkiye’nin hem iktisadi durumunun böyle olması hem içeride çalkantılı bir dönemin devam ediyor görüntüsü, Yunanistan’daki cuntanın, bunu bir fırsat olarak değerlendirmesine neden olmuş gibi gözüküyor. Türkiye’deki bu hengâme içerisinde, bir emrivaki yaparak, Kıbrıs’ta kendilerini eleştirmekte olan Makarios’tan kurtulabileceklerini ve aynı zamanda Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlayarak, Enosis’i gerçekleştirebileceklerini hesapladılar. Bu suretle, başta Papadopulos olmak üzere, özellikle albaylar, bir milli kahraman haline dönebileceklerini ve Yunan halkı tarafından uzun süre destekleneceklerini hesaba katmış gibi gözüküyorlar. Ama bu hesaplar tutmadı. Türkiye, tüm koşullarına rağmen, iktidarı ve muhalefetiyle, demin de değindiğim bir birlik içine girdi. Bütün partilerin, meclisin desteklediği bir askerî harekâtla, oradaki garantörlük hakkını kullanarak müdahale etti. Zaten birinci müdahalede hiçbir sorun olmamıştır. Türkiye Birleşmiş Milletler’e gidip durumu anlatmıştı ve Birleşmiş Milletler’den de bir tepki görmedi. Ancak, bunun üzerine Yunanistan’da askerî hükümet devrildi. Onun yerine, Fransa’da bulunan Karamanlis Atina’ya döndü ve Karamanlis başkanlığında demokratikleşme süreci başladı. Tarih 1974. Dikkat ederseniz, Portekiz’le aynı tarihte ve Türkiye,  o kurulmaya çalışılan hükümetle, İsviçre’de görüşmelere başladı. Fakat görüşmelerin bir yere gitmediği ve dolayısıyla, Kıbrıs’ta bir karar verilmesi gerektiği düşüncesi hâkim oldu hükümette. Ya daha büyük bir alanı kontrol edip, orada sürdürülebilir bir iktisadi ve siyasi bir yapı oluşturmak ya da tamamen çekilmek gerekecekti. Hükümet birincisini tercih etti. Bu ikinci harekât, ağustosta yapılmıştır. Temmuz sonu-ağustos diye anımsıyorum. Ağustosta yapılan harekât, Birleşmiş Milletler tarafından telin edildi. Çünkü diplomatik görüşmelerden çekilen, onun yerine askerî çözüm empoze eden bir Türkiye ortaya çıkmıştı ve Birleşmiş Milletler bunu işgal olarak tanımladı. Türkiye’nin oradaki konumu, birinci harekâttaki meşru zeminden, ikincisinde, Birleşmiş Milletler’de meşru olmayan bir zemine taşımış oldu. Bunun arkasından da hem NATO içinde hem ABD ile birtakım zorluklar ortaya çıktı. Nitekim 1975’te bir askerî ambargo yaşadık. Askerî ambargo döneminde Türkiye, petrol kriziyle de karşı karşıya. Elinde yeterince döviz yok. Dolayısıyla, uçak uçurmak için askerin ihtiyacı olan birtakım yedek parçaları temin etmesi mümkün değil. Bu arada Libya’da dönemin lideri Muammer Kaddafi devreye girdi. Türkiye’ye, ABD’nin Kaddafi’ye darbesinden sonra orada kalmış olan çeşitli uçak yedek parçaları vs. temin etti. Aynı zamanda çok ucuza petrol ve petrol bileşenlerinden temin etme imkânı buldu Türkiye. Böylece bir şekilde bu dönemi çok hızlı bir şekilde çöküşe gitmeden atlatmayı becerdik. Ama sonuç itibarıyla, 70’lerin sonunda, Süleyman Demirel’in ünlü lafı “70 cent’e muhtaç” hâle gelmiş bir Türkiye ile karşı karşıya kaldık. 

Biz bu işlerle uğraşırken, bu üç örnek ülke, Portekiz, İspanya ve Yunanistan, hızla demokrasi kurumlarını oluşturup, anayasalarını değiştirip, yasalarını ona göre değiştirip, aynı zamanda AB’ye girilmesi için gereken hazırlıkları yaparak, AB’ye başvurdular. Başvuru sırasında, Türkiye’ye de Belçika Dışişleri Bakanı tarafından bir ziyaret gerçekleştirildi. O zaman, yani 1978’de, iktidarda bulunan Bülent Ecevit’ti. Ama ilk ziyaret, zannediyorum henüz görevi devam etmekte olan Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde oluyor. Süleyman bey o tarihte, büyük işadamlarına ve önemli sendikalara, bugünkü ‘’sosyo-ekonomik konsey’’ diyebileceğimiz, Türkiye’nin ekonomi yapısını oluşturan unsurlara Ortak Pazar konusunu danışmıştı. O zamanki adı Ortak Pazar’dı. Konsey ‘‘Hayır’’ demişti, “Ortak Pazar’a girebilecek durumda değiliz. Bizim ekonomimiz bunu kaldırmaz, batarız.” Dolayısıyla Süleyman Bey “Hayır” dedi. Sonra bir daha ziyaret baki oldu. Bu seferki Bülent Ecevit’in döneminde. Bülent Ecevit, ‘’Bize şu kadar imkân tanınırsa, biz ekonomimizi toparlayarak girmeye çalışırız’’ diyerek bir takım mâli kolaylıklar istedi. Bunu da o zamanki Ortak Pazar -veya Avrupa Birliği öncesi kurumlar- reddetti. Dolayısıyla Türkiye’nin başvurusu olmadı. Çünkü o tarihte bize şu söylenmişti: Türkiye ile Yunanistan, II.Dünya Savaşı’ndan sonra, bütün uluslararası kuruluşlara eş anlı olarak, aynı anda girdiler. Avrupa Konseyi yahut 1948’deki NATO başvurusu. 1952’de NATO’ya giriyorlar, ikisi bir arada. Bu tür adımlar atıldığı zaman, aralarındaki ihtilafları barışçıl olarak çözme imkânını daha fazla buluyorlar ve dolayısıyla her ikisine yararlı olan bir uluslararası gelişmeye adım atmış oluyorlar. Ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı “Şimdi aynısını yapın. Ya ikinizi de kabul ederiz ya ikinizi de reddederiz. Böylece aranıza bir ayrım girmiş olmaz. Dolayısıyla aranızdaki ihtilaflar ilerde çıkabilecek yeni sürtüşmeler de daha derinleşmez” demiş.  

Bugün Yunanistan’la yaşadığımız olaylar konusunda, benim gibi düşünenler var mı yok mu bilmiyorum. Ama Türkiye o tarihte AB üyesi olsaydı veya Yunanistan da Türkiye gibi AB üyesi olma dışında kalsaydı ve Güney Kıbrıs da bugünkünden farklı konumda olsaydı, bugünkü sorunlarımız daha kolay mı halledilirdi? Bunun da yanıtı bilimsel değil söyleyeyim. Ama olabilirmiş gibi geliyor bana. Spekülasyon. Ama sonuç itibarıyla Türkiye AB’ye girmezken, bu üç ülke, Portekiz, İspanya ve Yunanistan, 1981’de Avrupa Birliği’ne girdi. Buna eş anlı olarak, Latin Amerika’da da demokrasiye dönen askerî rejimler, Brezilya, Arjantin, Şili vs. daha önce darbeler yaşamış ülkeler, 1980’lerden itibaren, demokrasiye dönmeye başladılar. Bu, Huntington’ın bahsettiği Üçüncü Dalga. Türkiye, 1982’den sonra, bu Üçüncü Dalga’nın bir unsuru haline gelmiş olarak kabul edilmeye başlandı. O da demokratikleşmekte olan ülkeler kervanına katıldı. Dolayısıyla Türkiye, 1945’ten sonra, sürekli olarak çok partili bir hayata geçerek demokratikleşmeye çalışan bir ülke konumumundadır ama demokrasiyi pekiştirememiştir. Düzgün, büyük kurumlar üzerinde, değişmez bir yapıda oluşturmayı beceremedi. Türkiye, şu âna kadar bir tek demokrasi kurumunu yerleştirmiş gibi gözüküyor, o da seçim veya oy verme. 70’lerde çok revaçta olan bir tabirdi ki artık kullanmıyoruz, “sandıksal bir demokrasi” olarak hayata geçti ve “sandıksal bir demokrasi” olarak kaldı. Sandıkta başlıyor ve bitiyor. Sandıktan sonra demokrasi yok. Ondan sonra, demokrasinin kurumlarının temel işlevleri, yani ‘’halkın talep ve tepkilerine duyarlı bir yönetim’’, bu zayıf. İkincisi de İngilizce’de “accountability” denilen ‘’hesap verebilir bir yönetim.’’ Hem yatay olarak hesap verebilen, yani hem yargıya, aynı zamanda, yasamaya hesap veren bir yürütme. Yine -tam dikey demeyeceğim ama verev diyeyim isterseniz- diyagonal olarak konuşlanmış bulunan, halk için enformasyon kaynağı olan, medya, basın, sosyal medyaya hesap veren, oradan gelen sorulara bir şekilde yanıt verme mecburiyeti hisseden ve bu soruları bastırmayan, teşvik eden bir yapı. Ve nihayet, seçmene etkili olarak hesap veren, seçmenin, her türlü sorgulamayı rahat ve kolay bir şekilde yapması, birtakım niyetler okunmaksızın bunlara yanıt verilebilmesinin mümkün olması. Türkiye, bu kurumları düzgün olarak yerleştiremedi. 

Nitekim 82 Anayasası’nın en önemli maddelerinden bir tanesi, yürütmenin yeniden düzenlenmesi üzerinedir. Demin yargıdan kısaca bahsettim: Yargıyı olabildiğince denetim altında tutabilecek bir yürütme yapısı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile gerçekleştirilmeye çalışıldı. 61 Anayasası’nda, hakimler ve savcılar kurumları birbirinden farklıydı, bunları birleştirdiler. 82 Anayasası’nda, tek kurum olarak, Adalet Bakanı ve müsteşarının gölgesinde çalışır bir şekilde düzenlendi. 82 Anayasası’ndan önce, 60’larda, Anayasa Mahkemesi’ne üyeleri, yüksek mahkeme üyeleri seçiyordu. Bu, ilk uygulamada cumhurbaşkanına bırakıldı. Yürütmenin yeniden örgütlenmesi ve bunun içine cumhurbaşkanının, çok farklı, çok yetkili ama hiç hesap vermez bir şekilde düzenlenmiş olması geldi. 

Anayasanın 105. Maddesi, 82’deki orijinal şekliyle, cumhurbaşkanının yapmış olduğu fiiller dolayısıyla, cumhurbaşkanlığındaki konumundan kaynaklanan kararlar, -‘re’sen alınan kararlar deniyor buna-, yargıya dahi götürülemezdi. İstediği gibi karar verirdi. Elçiyi mi atıyor, valiyi mi atıyor, -galiba rektör ataması da bu kararlar arasındaydı- hiçbir şekilde yargıya götürülemezdi. İstediğini atıyordu. 

Pişirici: Hocam, aradan 40 yıl geçti ama pek de değişen bir şey olmadı. 

Kalaycıoğlu: 82 Anayasası böyle zaten. O espriyi, eski tabirle “neşv-ü nevâ” buldu, büsbütün gelişti, çiçekler açtı. Dolayısıyla, 82 Anayasası, espri itibarıyla getirdiği yeni bir rejim. Yani 1924-1925, Türkiye’de ilk demokratikleşme rejimi olarak sayılırsa -ki çoğunlukçu bir demokratikleşme, parlamenter bir rejim, parlamento üstünlüğünde- çok kısa sürdü. 1925’ten itibaren, Şeyh Said İsyanı, Nasturi Ayaklanması, arkasından 1926’da, İzmir’de Atatürk’e suikast girişimi, onların arkasından Takrir-i Sükûn Kanunu ile başlayan, 20 yıllık, yine tek partili, Maurice Duverger’nin tabiriyle ‘’pragmatik otoriterlik’’ dönemi. Üçüncü olarak 1945-1960 arasındaki, yine çoğunlukçu parlamenter demokratikleşme dönemi. Sonra 1961-1980 arasındaki, bu sefer çoğulcu yani ‘’plüralist parlamenter’’ bir demokratikleşme dönemi. Beşinci olarak, 1982’den 2007’ye veya 2014’e kadar süren dönem. Ben bu döneme ‘’yarı parlamenter’’ dönem diyorum. Çünkü cumhurbaşkanlığı kurumu, parlamenter bir cumhurbaşkanlığı kurumu değil. 1982’de de değil. 104. madde -acayip uzun bir madde- yasama, yürütme ve yargıda cumhurbaşkanlığına muazzam yetkiler veriyor. 

Bu espri itibarıyla, Metin Heper meslektaşımızın o tarihlerde yazdığı bir bildiride, temel itibarıyla, devletin egemenliğini, cumhurbaşkanlığı kurumunda gören bir anayasa ve büyük ölçüde cumhurbaşkanını ayrıcalıklı olarak tutan, herhangi bir şekilde almış olduğu re’sen kararlarda sorumlu kılmayan, diğer konularda idari kararlar alma yetkisi veren, siyasi karar alma yetkisi vermeyen ama alınan siyasi kararlara katılmasına imkân sağlayan, onda da sorumluluğu başbakan ve ilgili bakanlara yıkan bir düzenlemeyle başladı 82 Anayasası’nın yarı parlamenter rejimi. Bu uygulama, söylediğim gibi, 25 sene veya -2014’e kadar uzatırsanız- 32 sene sürdü ve bitti. Ondan sonra 2007-2014 arasında bir başka rejime geçtik. 2017’den sonra bir başka rejime geçtik. Onları da ileride konuşuruz diye tahmin ediyorum. 

Pişirici: Pekâlâ, gelecek ay buradan devam edelim. 12 Eylül Askeri Darbesi’ni konuştuk, 82 Anayasası’ndan söz ettik. Sonra seçimler yapıldı. Darbeyi yapanların istemediği bir siyasi parti iktidara geldi. 

Kalaycıoğlu: Evet, ilk dönemi değerlendiririz, anayasayı da değerlendiririz. 

Pişirici: O siyasi parti ve onun iktidarı, demokrat mıydı, demokratik miydi, onu konuşalım. Değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederim. 

Kalaycıoğlu: Görüşmek üzere inşallah. 

Pişirici: Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname’nin 11’incisi burada sona erdi. Umarız izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. Gelecek ay 12. Siyasetname’de görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus