Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (33): Yeni HDP operasyonu, iktidarın geri adımları, İYİ Parti kongresi & Soylu’nun AYM ısrarı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la birlikte haftanın olaylarını konuşup, önümüzdeki günlerde neler olabileceği üzerine yorumlar yapacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: Dünseninle bugünkü program için konuşurken birçok madde çıkardık. Ama bir kısmı bugünkü operasyonla beraber biraz geri plana itildi. En çok üzerinde durduğumuz konu, iktidarın içeride ve dışarıda attığı birtakım geri adımlardı. Dışarıda Doğu Akdeniz’de attığı geri adım; içeride de faiz artırımına gitmesi — ki Erdoğan’ın en hassas olduğu konulardan biriydi. Bir de, zamana yayılmış olan İstanbul Sözleşmesi’nden bir geri adım var. Bunlar aslında ayrı ayrı Erdoğan’ın otoritesini sarsan konular. Bunları konuşmayı düşünüyorduk; ama bu sabah üstüne HDP operasyonu geldi. HDP operasyonu, 2014’teki “Kobani Olayları”nın yıllar sonra yeniden gündeme getirilmesi ve HDP yöneticilerinin, milletvekili olmayanlarının gözaltına alınması — ya da eskiden milletvekili olup şu anda olmayanlar diyelim. Dokunulmazlıkları olduğu için şu anda milletvekili olanlara dokunulamıyor. Kamuoyunun yakından bildiği Kars Belediyesi Eş Başkanı Ayhan Bilgen, Sırrı Süreyya Önder, Emine Ayna gibi çok sayıda insan gözaltına alındı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan bir soruşturma. Başsavcı, birkaç gün önce, nikâh sonrası Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde Erdoğan’ı ziyaret etmesiyle kamuoyunun gündemine gelmişti. İktidarın içeride ve dışarıda atmak zorunda kaldığı geri adımların telâfisine yönelik bir operasyon mu? Ne dersin?

Can: Böyle bir tarafı olması kuvvetli bir ihtimal. Büyük bir olasılıkla, böyle bir şey de hesabın içindedir; en azından zamanlamasını belirlemiştir. Ama ben bu meselelere biraz şöyle bakıyorum: Galiba iki hafta önceki ‘5 Soru, 10 Cevap’ta,  söylemiştim.  Geçen hafta Cumartesi, Gazete Duvar’daki yazımda da belirtmiştim. “Yakın bir vâdede, dış politika gerilimlerinin yerini alacak bazı iç politika hamleleri beklenebilir. Bunlar da provokatif, kışkırtıcı ve dikenli mevzular olup, iç siyasette biraz yüksek gerilime hamle edilebilir” demiştim. Bunu “Ben öngördüm” ya da “Beni dinlediler” anlamında söylemiyorum; ama iktidarın kaçınılmaz olarak yürüttüğü stratejinin içerisinde bu bir zorunluluk. Ayağını frenden çekmemek zorunda. Hamle ettiği başlıklar değişiyor. Bir başlıkta bir sıkıntı doğduğu zaman, orada bir gaz kesiyor gibi davranıyor ya da geri adım atıyor gibi görünüyor. Ama onu telâfi edecek başka bir alanda, yine aynı sarsıcılıkta hamleler yapmaya çalışıyor. Çünkü bu, stratejinin ayrılmaz bir parçası ve bunu böyle yürütmek zorunda. O yüzden de büyük bir öngörü değil bu. Bu yaşananlardan sonra, içeride bazı sürpriz hamleler, kışkırtıcı adımlar atacağı beklenirdi. Zaten bunlar küçük küçük tartışma bazında devam ediyor. Biraz sonra daha ayrıntısına gireriz, ama mesela Süleyman Soylu ve Anayasa Mahkemesi Başkanı arasındaki gerilim. Bahçeli’nin idam demesi ve çıkıp Türk Tabipleri Birliği’ne saldırması; Tabipler Birliği’nin kapatılmasını talep edecek noktaya gelmesi. Bütün bunlar, iç politikada tansiyonu yükseltecek küçük küçük gerilimler, arayışlar olarak zaten önümüzdeydi. Tabii bu çok daha sert bir hamle. Doğrudan bir partinin, bir dönemdeki neredeyse bütün yöneticilerini –dediğin dibi milletvekili dokunulmazlığı olanlar haricindekileri– gözaltına almak ve bunu 6 yıl önceki olaylara bağlayarak yapmak, ne kadar aksi iddia edilse bile, olayın hiçbir hukukî tarafı olmadığının gayet net biçimde anlaşılır olmasının da istendiğini gösteriyor. Başka bir soruşturma filan değil. Bunun bir benzerini de Gezi Davası’nda görmüştük. Gezi Davası da, yargılanmış, beraat etmiş insanları 7 yıl sonra tekrar aynı olaylardan dolayı tutukladılar ve yargılamaya kalktılar. Onun da hukukî olmadığını biliyorduk. Hukukî süreç de çok skandal biçimde noktalandı. Aynı biçimde bugün de, 6 yıl önce, bir kısmı o zaman tutuklanmış ve yargılanmış… Mesela az önce ismini saydıklarından Ayhan Bilgen, haksız tutukluluk nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nden tazminat kazandı. Çünkü katılmadığı bir parti toplantısı nedeniyle tutuklanmıştı. Bundan dolayı soruşturma geçirdi, yargılandı. Anayasa Mahkemesi bu yargılamanın haksız olduğuna hükmetti ve tazminat kararı verdi. Dolayısıyla, devletin daha önce hukuksuz davrandığı için tazminat ödediği soruşturma nedeniyle Ayhan Bilgen’i tekrar gözaltına alıyorlar. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, kitabına uydurmak, kılıfına uydurmak, hukukî bir mesnet arayışlarının tamamen bittiğini, hatta çok açık biçimde, “Mesele hukuk filan değil, siz olayı anlamadınız. Biz bunu yaparız. İstediğimiz zaman yaparız. İhtiyacımız olduğu zaman yaparız” demenin çok kaba bir göstergesi.

Çakır: Şu âna kadar benim gözlemlediğim tartışmalarda ve yorumlarda şöyle bir yaklaşım öne çıkıyor — tabii bu operasyonu desteklemeyen cenahtan bahsediyorum, operasyon için “İyi oldu” diyen iktidar yanlılarını saymıyorum: Burada gözdağı verilmek istenen HDP değil. HDP zaten geleneksel olarak bu tür saldırılara mâruz kalmış bir hareket. Zaten çok sayıda yöneticisi, milletvekili, belediye başkanı yıllardır içeride. İçeri girenlerin çoğu zaten cezaevi ile dışarısı arasında gidip gelen insanlar. “Burada esas gözdağı verilen, muhalefetin geri kalan kısmı” yorumları var. Sen “kışkırtıcı” lâfını kullanıyorsun ya, burada esas kışkırtılmak istenenin HDP dışındaki muhalefet olduğu yorumları öne çıkıyor. Daha doğrusu, iktidar daha çok onların ne yapacağını merak ediyor. Muhalefet açık bir şekilde HDP’nin yanında yer alırsa, tabanlarındaki HDP’ye alerjik kesimlere yönelik bir propaganda devreye girecek. Mesela, CHP HDP’nin yanında yer alırsa, CHP tabanında Kürt meselesine mesafeli duranlara, veya –yapacağından değil ama– İYİ Parti tabanındakilere yönelik bir propaganda oluşacak. Ya da, muhalefet şu âna kadar yaşananlarda olduğu gibi sessiz kalırsa –ki beklenti çoğunlukla bu yönde– “HDP tabanını ve HDP yönetimini, muhtemel bir muhalefet ittifakından uzak tutmanın altyapısı hazırlanıyor” şeklinde bir yaklaşım var. Bu tartışmanın iki boyutunun da bir anlamı var; ama bence burada şöyle bir sorun var: Burada hâlâ özne olarak iktidar görülüyor. Tamam, iktidarın elinde bir güç var. İstediği zaman belediye başkanını, milletvekilini, hatta hâlâ milletvekili olanları içeri alabiliyor; alelacele hazırlanmış, uyduruk fezlekelerle birçok şey yapabiliyor. Ama iktidarın bunu yapıyor olmasının esas nedeni iktidarın gücü değil, tam tersi, gücünü kaybediyor olması. Bu çok zor bir mesele. Bu tür olaylar özellikle muhalefet cenahında tartışılırken, hâlâ, “Oyunu Erdoğan’ın kurduğu” üzerinden yapılan yaklaşımlar bana sorunlu geliyor. Sonuç olarak onları içeri alan tabii ki Erdoğan. Ama esas, bildiğimiz anlamda siyaset oyununu kuramadığı için siyaseti siyaset dışındaki araçlarla yapmaya çalışıyor. Burada belki de muhalefetin vereceği en iyi cevap, buna karşı siyasî bir duruş sergileyebilmek: Erdoğan’ın, hatta Bahçeli’nin yapamadığını, siyaset üretemeyen iktidara karşı bir siyaset üretebilmek. Ama bu noktada çok ciddi bir sorun var. Özellikle muhalefet blokunda yer alan partilerin şu âna kadar verdikleri tepkilerden görüyoruz. İktidar, muhalefetin bu politika üretme yetersizliğini veya hevessizliğini çok fazla kullanıyor gibi geliyor bana. Yani yaptığı yanına kâr kalıyor. İnsanlar cezaevine atılıyor. Zaten güçlü anlamda bir medya yok. Mesela bazı televizyon kanallarında şunu görüyorum: Fransa’da 3 kişi bıçaklanmış. Bu haberi köpürtüp duruyorlar. Niye bu haberi köpürtüyorlar? Çünkü operasyonu konuşamıyorlar. Öte yandan, muhalefetin bir siyaset üretme, cevap verme konusundaki ürkekliği… “Biz şimdi bunlara destek verirsek şu olur, vermezsek bu olur” tavrıyla hiçbir şey yapılamıyor. Ya da Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi: Aradan aylar, yıllar geçtikten sonra, Selahattin Demirtaş’ın içeride bir tür şeref madalyası aldığını söylemesi. Ama bunu yıllar sonra söylüyor. Dokunulmazlıklar konusunda böyle bir destek vermemişti. Ortada çok karışık bir durum var: İki tarafın da ayrı ayrı âciz olduğu alanlar var. İktidar, muhalefetin âciz olduğu alanları suiistimal edebiliyor. Ama muhalefet iktidarın âciz olduğu alanlardan istifade etmekte zorlanıyor gibi geliyor bana. 

Can: Söylediklerine kısmen katılıyorum, ama bazı itirazlarım var. Daha önce de başka vesilelerle bu konuyu konuşmuştuk seninle. Gündem değiştirme veya aslında gündemin bu olması meselesinde olduğu gibi. Senin de biraz önce ifade etmeye çalıştığın gibi, iktidar, şöyle bir çifte avantaj kullanıyor: Zayıflıklarını, yapabilirlik kapasitesini olanın bile üzerinde göstererek ve karşısında yer alan herkesin kifayetsizliğini açığa çıkartarak, bir tür, zayıflığını kapatıyor. Bu anlamda, bir gündem bozma fonksiyonu olabilir. Ama bir yandan da, bunları yaptığı alanlarda yapma biçimi ve sonuç doğuracak adımlarda gündemi kuruyor aslında. Sen bu anlamda söylediğinde haklısın: Bir siyaset inşa edemiyor, bir hikâye kuramıyor; ama gündem oluşturuyor ve gündemin bu olmasını sağlıyor. Basitçe düşünürsen; tek tek attığı adımların hepsinin birtakım sonuçları var. Baro işini ortaya attı, ortalığı bulandırdı, güçsüzlüğünü gösterdi, gündem değiştirdi. Ama bir yandan da bir şeyi değiştirdi. Tabipler Birliği ile ilgili Bahçeli’nin çıkışı bir gündem dalgası, tamam ama bir yandan da, muhtemelen önümüzdeki günlerde birtakım yargı organlarını harekete geçirecek bir işaret verilmiş oldu. Süleyman Soylu’nun Anayasa Mahkemesi ile ilgili tartışmayı devam ettiriyor olması, bunun yol olması… Burada işin başka tarafları da var. Geçen haftaki programda da, Soylu’nun bunu kişisel inisiyatif olarak yapıp yapmadığını konuşmuştuk. Ama sonuçta, ekonomide, dış politikada, hukuk alanında, Meclis’in açık olduğu dönemde çıkan yasalarla, bu “gündem değiştirme” ya da “zayıflığını örtme” hamlesinin yanına, “win-win”, çifte avantaj geliyor. Bir yandan da bu türbülansın içerisinde, “Aman bu gündem oyunlarına alet olmayalım. Bunları mesele etmeyelim. Bunlar gündem bulandırma işleri”, “Bu bir yıldırma operasyonu”, “Bu bir sindirme hamlesi” derken, o gölge oyunu gibi cereyan eden şeyin içerisinde oluşan sonuçlara da reaksiyon verilmiyor. İyi de, bunun birtakım sonuçları var: Birtakım insanlar hapse giriyor; haksız biçimde hapiste tutuluyorlar. Birtakım yasalar, uygulamalar değişiyor. Birtakım alanlar kapatılıyor, anlayışlar yıkılıyor, kurumlar kendini ilga ediyor. Bunlar da bir sonuç doğuruyor. “Çifte avantaj” dediğim bu. Bir yandan, senin dediğin gibi, kendi zayıflığını karşısındakilerin kifayetsizliğiyle örtmeyi beceriyor. Bir yandan da, bunu yapma sürecinde bir sürü şey de yapmış oluyor: Yerel yönetimlerin elinden birtakım şeylerin alınması; ihalelerin, ekonomik kararların Varlık Fonu’na alınması gibi hamle sağanaklarının ikincil etkilerinin sonuç doğuran kısımlarına da siyasî müdahaleyi imkânsız hâle getiriyor.

Çakır: Burada benim kastım “gündem değiştirme” meselesi değildi. Bugün galiba Özgür Özel böyle bir şey söylemiş. Ben şunu söylemeye çalışıyorum: Normal şartlarda AKP, Türkiye’de birtakım sorunlara birtakım çözümler üretebilen, hatta ileriye yönelik vizyonlar geliştirebilen ve bu arada örgütüyle, kadrolarıyla hareket edebilen bir partiydi. Ama bu vasfını kaybetti. Üzerinde konuştuğumuz bu işlerin çoğu, siyasetin alanındaki işler değil. Mesela, Türkiye’de yargı gerçekten bağımsız olsa, bunların çoğunu yapamayacak. Sayıştay, Yargıtay ya da Anayasa Mahkemesi gibi denetleme organları gerçekten denetleme işlerini yapabilse, bunların hiçbirini yapamayacak. İktidarın şu anda yaptığı, normalde özerk ya da bağımsız olması gereken kurumları kullanarak, siyaseten yapamadığı şeyleri yapması. Ve muhalefetin buna karşı sesini çıkaramaması hâli var. İktidar başı sıkıştığında ilk akla gelen şeyi yapıyor: Kürt meselesi ile HDP’ye vuruyor. Bu konu netâmeli olduğu için, nasıl olsa diğerleri uzak durur diye, “HDP’lileri tutun, atın içeri” tavrı karşısında bu kadar basit bir oyunu bozamayan bir muhalefet var. İşin acayip tarafı da bu. Mesela yeni kurulan DEVA Partisi ve Gelecek Partisi bu konuda daha rahat hareket ediyorlar; ama onların da pek gücü yok. Belki daha yolun çok başında oldukları için. Ama diğerleri… İktidar her başı sıkıştığında ya HDP’ye vuruyor, ya Suriye’de operasyon yapıyor, ya da Kandil’e, Kuzey Irak’a harekât yapıyor. Bunu kestirmemek imkânsız. Bütün bunlara karşı muhalefetin tepkileri üç aşağı beş yukarı hep aynı. Hiç şaşırtıcı gelmiyor. Bu artık gündem değiştirme değil. İktidarın gündemi bu zaten.

Mesela biraz önce barolardan bahsettin, bunun bir sonucu oldu. Çoklu baro sistemine geçtik, tamam. Ama çoklu baroyu kurabiliyorlar mı? Kuramıyorlar. Buradaki hikâye de biraz böyle. Ama mesela şöyle yapabilir: Bahçeli’nin, Türk Tabipleri Birliği ile ilgili söyledikleri konusunda yargının önünü açıp, belki Türk Tabipleri Birliği’ne terör soruşturması açabilirler. Ama yerine alternatif bir Tabipler Birliği kurmaktan yoksunlar. Barolar için de aynı durum. İktidar yanlısı bir yığın avukat var. Onlar niçin yeni baroya üye olup, imza vermiyorlar? Kendileri söyledi: “Korkuluyor” dediler. Kimden korkuluyor? Bugün Türkiye’de birileri bir şeyden korkuyorsa, iktidardan korkuyordur. İktidar yanlıları neden korkuyor olabilir? Çünkü iktidarın kalıcı olmayacağını ve yarın öbür gün bunun kendi aleyhlerine sonuç doğurabileceğini düşünüyorlar. Böyle tuhaf bir durum var ve muhalefetin bunu tam olarak anlayıp değerlendirebildiğini sanmıyorum. En azından, şu yayına girene kadar, CHP içerisinde birkaç ses dışında, CHP bir tavır almadı henüz. İYİ Parti de böyle bir durumu kendi üstüne bile alınmıyor, değil mi?

Can: CHP’den İlhan Cihaner’in, bütün muhalefet partisi liderlerinin HDP’yi ziyaret etmesi çağrısı oldu. Mesela Kılıçdaroğlu’nun, Bahçeli’nin sözlerinin hemen arkasından Türk Tabipler Birliği’ni ziyaret etmesi bu anlamda çok önemliydi. Demin söylediğin şey çok önemli: AKP’nin ya da Erdoğan’ın yaptığı, siyaset üretmenin yerine, iktidarın gücünü koymak. Siyaset kendine artık lâzım değilmiş gibi davranıyor AKP ve Erdoğan. Bu yüzden, siyaset üretmenin kendisi için hayatî olmasını ortadan kaldıracak adımlarla bunu dengeliyor. Bu yüzden muhalefetin öncelikli olarak yapması gereken şey, siyaseti savunmak. Orada bir muhalefet geliştirebileceklerse, önce o muhalefeti geliştirebilecekleri alanı savunmaları gerekiyor. O alan da siyaset. Bu da, doğrudan, iktidar gücünün yargı sopasını kullanarak siyasete saldıran iktidara karşı siyaseti savunmakla olur. Bu çok temel bir şey. Yapamadığı bu. Aslında iktidar siyaset kuramıyor, ama başkasının siyaset kurmasına ya da siyaset kurumunun ayakta kalabilmesine izin vermeyecek adımlarla bunu tamamlıyor. Bu gündem değiştirme meselesi bir değerlendirme meselesi olduğu için bunu söylüyorum. Ortada oluşan gündem, siyaseti imha gündemi. Bunun her parçası, ayrı ayrı, münferit birtakım hamleler gibi görülüyor; ama bütününe bakıldığında, böyle bir gündem var. Daha önce de seninle konuşmuştuk bunu: Muhalefetin gündem tuzaklarından kaçacağım diye, iktidarın kurduğu bu gündemi tepkisiz karşılaması, bence önemli bir zaaf yaratıyor ve iktidarın önünü açıyor. Aslında siyaset üretemeyen, bu yüzden de daha hızlı yıpranacak olan iktidar, kendisi açısından siyaseti lüzumsuz hâle getirerek, ama başka kimsenin de siyaset yapmadığı bir zemin yaratarak bunu dengeleyebiliyor. Geçen gün senin Özer Sencar’la yaptığın söyleşide onun anlatmaya çalıştığı, bir kilitlenme noktasını sağlayabilen şey de, bunu açamayan bir muhalefetin varlığı.

Çakır: O söyleşide Özer Sencar’la Selahattin Demirtaş sohbeti de yaptık. Hatta bir lapsus yapıp “Selahattin Demirel” dedi ve Demirtaş’ın zekâsını Demirel’e benzettiğini söyledi. Demirtaş’la yaptığım yazılı söyleşi için demiyorum, bir başkası da yapabilirdi, ama Demirtaş’ın o sözleriyle gündemi belirleyebilmiş olmasının da etkili olduğunu düşünüyorum. Peş peşe yaptığı açıklamalarla, HDP’nin ciddi bir şekilde yeniden hatırlanmasına vesile oldu Demirtaş. “Meral Hanım’a kahvaltıya giderdik” sözü tek başına gündem belirledi ve hâlâ da belirliyor. Mesela bugün Ümit Akçay sosyal medya hesabından, “Kimse kimseye kahvaltıya gitmesin operasyonudur” diye esprili bir paylaşım yapmış. Bence Selahattin Demirtaş bu partinin hâlâ ne kadar önemli olduğunu gösteren bir aktör. Özer Sencar da muhalefet liderleri içerisinde en etkili kişinin, eğer dışarıda olsa, Selahattin Demirtaş olacağını söyledi.  Oradan hâla bir meydan okuyuş var.

Demin söylediğime geri dönecek olursak, “HDP’ye değil de diğerlerine bir gözdağı vermek” meselesi tabii ki bir şekilde var, ama HDP hâlâ iktidar için çok ciddi bir sorun. En büyük baskılar altında bile gündeme hâkim olabilen, Türkiye’deki tartışmaları değiştirebilen aktörlere, söylemlere ve etki gücüne sahip bir parti. Mesela Ayhan Bilgen; burada yine onu mağdur etmeye çalışıyorlar. Mâlûm, HDP’li az sayıda belediye başkanı kaldı, ama Ayhan Bilgen dikkat çekici bir belediye başkanlığı yapıyor. İktidarın bundan duyduğu büyük bir rahatsızlık var. HDP her halükârda, kendilerinin de şikâyetlerine, birtakım sorunlarına ve etki yaratamamalarına rağmen, muhalefet dendiğinde iktidarın ilk aklına gelen parti. Erdoğan ve Bahçeli, her ne kadar esas CHP ile uğraşıyor gibi gözükseler de… “HDP’ye vururken aslında diğerlerine vurmak istiyorlar” lâfı, bence HDP’ye fazlasıyla haksızlık. Aslında bütün bu yapılan operasyonlara, engellemelere rağmen, iktidar hâlâ HDP’den ve Demirtaş’tan ciddi bir şekilde ürküyor.

Can: Evet, ama bir yandan da, ona vurarak bunu çok değiştiremeyeceğini biliyor aslında.

Çakır: Yıllardır ülkeyi yönetenlerin en büyük çaresizliklerinden birisi de bu değil mi zaten? Kürt sorunu meselesine baktığımızda, ne kadar şahin politika izlersen, kısa vâdede olmasa bile orta ve uzun vâdede o kadar güçlendiriyorsun. Hepsinin dönüp dolaşıp yıkandığı su aynı. Önceki iktidarlarda da bu oldu.

Can: Senin söylediğin gibi, HDP’nin iki önemli farkı var: Birincisi, zaten dış politika ağırlıklı olmak üzere iktidarın uyguladığı pek çok politik meseleye, diğer partilerin sadece uygulama sorunu gibi eleştirdiği pek çok noktaya çok daha temelden bir farkla yaklaşıyor. Barış, Ortadoğu, Suriye ve Doğu Akdeniz gerilimleri meselesinde, bütün muhalefet partileri bir tür “Tamam, doğru yapıyor, ama yapış biçimi sorunlu” ya da “yapanların liyâkati” gibi yan yollardan gitmeye çalışırken, doğrudan politikanın kendisine lâf söyleyecek bir fark ortaya koyuyor. İkincisi de, senin söylediğin gibi, yüksek bir direnç ortaya koyuyor. Bu hep söyleniyor, ama tekrar tekrar söylenmesinde bir mahzur yok: Herhangi bir siyasî parti, HDP’nin yakın dönemde uğradığı türden resmî, gayri resmi saldırılara mâruz kalsa, değil gücünü koruyarak ayakta kalması, varlığını koruması bile çok zor olurdu. Çok bâriz politik fark gösteriyor olması ve ikincisi de çok yüksek bir direnç ve inat ortaya koyması, onu iktidar açısından bir problem haline getiriyor. Senin söylediğin gibi, ona vurma nedenlerinin arasında bu var; ama ona vurarak geriletemeyeceğini bilmesine rağmen, ona vurarak başkalarını dövebileceğini, çok kolay bir yöntem olarak, sık sık uygulamayı deniyor.

Çakır: İstersen biraz da İYİ Parti’den konuşalım. Ben bu konuda bir yayın yaptığım için çok fazla konuşmak istemiyorum, ama özellikle Akşener’in konuşmasındaki merkeze yönelik vurgu… Mesela Burak Bilgehan Özpek dünkü “Ön Libero” yayınında “merkeze hamle” diye söyledi. Bana pek de öyle gelmedi. Bir de parti yönetiminde, kuruculardan, hatta Başkanlık Divanı’ndan birtakım isimlerin seçilememesi… Koray Aydın’ın ağırlığını bayağı koyduğu söyleniyor. Hani hep “dönüm noktası” diye söylenir ya, İYİ Parti Kongresi bana pek öyle gelmedi. Dikkat edersen çok da ilgi uyandırmadı aslında. Aradan çıkartılmış bir kongre gibi geliyor bana. Meral Akşener’in kendisinin ve partililerin gözünde, Akşener’in önümüzdeki seçimde muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olması hevesi ya da niyeti bayağı güçlü gibi hissediyorum. Ama bu koşullar altında bunun olamayacağını söyledim. Sen ne dersin?

Can: Birkaç nokta var: Birincisi, İYİ Parti yüzde 10’lar sınırında gezen bir varlık zemini yaratabildi, bu önemli bir şey. Kuruluşundan kısa bir süre sonra, çok kısa vâdede iki önemli seçim sınavına giren bir partinin, bu eşiği baraj üstünde geçebilmiş olması, azımsanacak bir şey değil. Ama bu, bir yapıyı parti yapmaya yetmiyor. Bir sürü nedenle bocalayan, çizgisini netleştiremeyen bir parti. Ama teşkilatları bakımından daha da ciddi sorunları olan bir parti. Şu anda, seçmeniyle ilgili teşkilatlarının entegrasyonu bence en zayıf partilerden biri. Başlangıçta MHP’den kopan veya merkez sağdan gelen birtakım profesyonel siyasetçilerin belirlediği, oluşturduğu bir teşkilatlanma. Ama bununla çok doğrudan bağı olmayan bir seçmen bloku var. Bir genel hava, büyük ölçüde de Akşener’in kişiliği etrafında oluşmuş bir seçmen desteği var. Birtakım politik reflekslerine cevap bulamayan kesimler, kendilerini orada ifade etmeyi, muhalefet olarak orada görünmeyi tercih ettiler. Ama ne partinin üst yönetimi, ne teşkilat yapısı, bu hareketin doğurduğu özellikleri taşımıyor. Çok daha fazla, belirli insanların elinde biçimlenmiş bir teşkilat profili var. Kongreye yansıyan tarafı da bu. İYİ Parti’de, seçmeni tarafından sırtlanmış ve onu biçimlendirdiği bir parti görüntüsü yok. Tabanı ile tavanı arasındaki irtibat son derece zayıf. Senin söylediğin gibi, bu kongrede bunun çok fazla değiştiğinin işaretleri yok. Taban reflekslerinin yansımasından çok, oradaki profesyonel bazı siyasetçilerin yönetimdeki ağırlıklarını koruma gayretinin damga vurduğu anlaşılıyor. Akşener’in de, kendi kişisel pozisyonunu güçlü tutabilmek için, bu alanlara doğrudan çok müdahale etmediğini, bazı küçük “beylikler”e, herkesin nabza göre şerbet vermesine imkân verecek bir genişliğe müsaade ettiğini, bir tür, kendi siyaset veya hedefini parti yönetimine yansıtmak konusunda ısrarcı olmadığını anlıyorum. Bu süreç de, yani şimdi çıkan tartışmalar da biraz o boşluktan doğdu. Bu, kısa dönemde atlatılacak bir sorun gibi görünmüyor. Bu bocalama ve bu muğlâklık hâli en azından bu kongre itibariyle geçilmiş değil. Burak Özpek’in yaptığı yayını ben de izledim. O, fazla iyimser ve beklentileri yüksek bir yorum yapmış. Akşener’in bir tek konuşmasından bu çıkmaz. Çünkü orada oluşan parti yapısı, tabanın ya da Akşener’in konuşmasının işaret ettiği dinamiklere göre şekillenmiyor. Orada, birkaç kişinin daha dar politik hesaplarına göre biçimleniyor. Bu tür alelacele kurulmuş ve hemen peşinden iki seçim sınavından çıkmış bir parti için de, çok geçmişi olmayan ve birlikte siyaset yapmışlığı olamayan bir toplama kadroyla da daha fazlası mümkün olmazdı zaten.

Çakır: “Beylikler” dedin; tam senin ve Tanıl Bora’nın kıta sahanlığına giriyoruz. Bu, ülkücü hareket ve MHP’ye yönelik bir gönderme gibi. Peki, son olarak, Süleyman Soylu’yu da konuşalım. Burada, Anayasa Mahkemesi ile olan gerginliği, “Artık uzatmazlar, tadında bırakırlar” diye düşündük, ama Süleyman Soylu bırakmadı; hatta işi FETÖ’cülüğe kadar götürdü. Benim kafamda üç seçenek var: bir tanesi, belki Erdoğan istediği için böyle yapıyor; ikincisi, Erdoğan’a karşı böyle bir şey yapıyor; üçüncüsü, Erdoğan’a rağmen böyle bir şey yapıyor. Ben, Erdoğan’a rağmen yaptığı kanısındayım. Süleyman Soylu’nun, Anayasa Mahkemesi ve Başkanı’yla bu şekilde uğraşıyor olması, benim bildiğim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek hoşuna gidecek bir şey değil. Bu, Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’nden ve Başkanı’ndan çok memnun olduğu anlamına gelmez. Ama böyle bir şey varsa, bunu kendisi yapar ya da yaptırır, diye düşünüyorum. Mesela, Süleyman Soylu böyle bir şey yaptığında, iktidar medyasının her yerinde, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın aslında Fethullahçılar’la arasının nasıl iyi olduğu şeklinde haberler çıkar. Ama biliyorsun, Soylu da ilkinden sonra, “Beni yalnız bıraktılar” demişti, ikincisinde de öyle oldu. İktidardan bir destek gelmiyor. Bana, sanki kendisinin bir nevi rol çalma girişiminde olduğunu düşündürüyor. Okuduysan görmüşsündür: “Adnan Menderes’i asanlar Anayasa Mahkemesi’nin ilk üyeleri oldu. Başörtüsü yasağını bunlar getirdi” gibi, o klasik, bir zamanlar çok popüler olan “yargı vesâyeti” göndermelerini yapıyor. Bütün bu hikâyede asıl mesele, özgürlük ve güvenlik ikilemi üzerinde, kendisini güvenliğin teminatı olarak koyması ve “özgürlük” diyen birilerinin güvenliği tehdit ettiği iddiası. O çok bildiğimiz hikâyeye getiriyor aslında işi. Buradan da kendisine siyasî bir şey çıkarmaya çalışıyor.

Can: Evet, dediklerine katılıyorum. Seninle geçen hafta yaptığımız programda, bu seçenekleri ihtimal olarak konuşmuştuk zaten: Süleyman Soylu’nun biraz kendi başına davranmış olabileceğini ve bu yalnız bırakılma meselesini değerlendirmiştik. Kendisi de hemen sonrasında bir tür sitemde bulunarak bunu doğruladı. İki önemli nokta var: Dediğin gibi, Erdoğan, bu tür kurumları hedef alan popülist çıkışları ya doğrudan kendisinin talimatıyla yapıldığını işaret ederek birilerine yaptırıyor ya da doğrudan kendisi yapıyor. Çünkü popülist liderliğin en temel meselelerinden biri, kamuoyundan da destek beklenebilecek çıkışların merkezîleşmesi. Öyle herkesin benzer şeyler yapması, bir il başkanının bir ilçede hâkimi azarlamaya kalkması gibi şeyler, işi bozan meseleler. Dolayısıyla, “yargı vesâyeti” diye bir şeye karşı çıkılacaksa, bunu, yürütmenin başı olarak doğrudan kendisinin yapması ya da yaptırması icap eder. Burada rol çalmanın çok hoş karşılanmayacağı doğru. Ayrıca, hem yalnız bırakılma meselesi hem sonradan işi hem FETÖ’cülüğe, darbeciliğe, vesâyete yayma girişimi de, “Resmî bir destek alamadım. Bu konularda hassas olabilecek çeşitli çevrelerin nabzına göre malzeme devşirerek, biraz kamuoyu ve medya desteği sağlayayım” gayretinin işaretleri gibi duruyor. Ama oradan da pek sonuç çıkmış gibi değil. Eğer önümüzdeki dönemde Anayasa Mahkemesi’nin önündeki dosyalarda herhangi bir kritik karar çıkması olasılığı yoksa, şu anda yargıyla bir gerilimin ya da itişmenin çok da gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Çünkü iktidarın, özellikle Erdoğan’ın, yargıyı, bir tür bağlılıklarını sunan kurum hâline dönüştürmekten gayet memnun kaldığını, şu anda onunla itişip gerilimi orada kurmanın işine yaramayacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla, Soylu bu anlamda da yanlış bir alanda popülist çıkış aradı diye düşünüyorum.

Çakır: Yargı demişken, Mümtazer Türköne dün akşam tahliye oldu. Tabii sürpriz oldu, ama bir taraftan da pek sürpriz değildi. Çünkü Devlet Bahçeli alenen tahliyesini istemişti. Kendisine geçmiş olsun diyorum, çok uzun bir süre yattı. Bu sabah kendisiyle biraz sohbet ettim. O da biraz şaşırmış aslında; tahliyesini daha geç bekliyormuş. Ama tabii ki çok memnundu. Tahliye olması iyi bir şey elbette. Ama akşam onun tahliye olup, sabahleyin başkalarının gözaltına alınıyor olması, Türkiye’de hiçbir memnuniyetin uzun ömürlü olmadığını bize bir kere daha gösterdi. Umarım, HDP başta olmak üzere siyasetçilere baskı furyaları tekrar başlamaz. Medyanın yeniden hedef alınacağı günler de gelebilir. Zaten medyayı hiç ihmal etmediler biliyorsun. Gazetecilik mesleğinde hayatımızın son 10 yılı, dalgalar, operasyonlar ve mahkemeleri takip etmekle geçti. Bunların ezici bir çoğunluğu da, genellikle siyasetçilerin isteği doğrultusunda yapılmış operasyonlar ve davalardı. Mümtazer Türköne bırakıldıktan sonra, “Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve diğerleri de çıkar mı?” diye beklerken, sabahleyin, içeriden çıkmış Sırrı Süreyya Önder, Ayhan Bilgen gibi isimlerin tekrar gözaltına alındığı bir ülkeye döndük. Ne kadar gerçekçi bir temenni olur bilmiyorum ama, umarım bu baskı ortamı böyle devam etmez. Ne diyeyim?

Can: İyi dilek iyidir tabii. Ama yargının hem sopa hem de lütuf olarak kullanıldığı örnekleri de biliyoruz. Bütün bu olaylarda, sürekli anlatılmaya çalışılan şu: “Burada, temel nizama, çizilen çerçeveye uymanız veya bunun denetçisi olan insanların sizinle ilgili olan kanaatleri durumunuzu belirler. Başka bir şeye güvenmenin bir anlamı yoktur.” Bu sürekli tekrar edilerek anlatılıyor. Senin iyi dileklerine ben de katılarak sözümü tamamlayayım.

Çakır: Evet, “Haftaya Bakış”ı burada bitiriyoruz. İzleyicilerimize iyi günler diliyoruz.

Can: Herkese iyi günler.

Çakır: Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus