Özer Sencar ile söyleşi: Tüm yönleriyle partilerin oy oranlarındaki değişim

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Metropoll Araştırma yöneticisi Prof. Özer Sencar ile Ağustos ayı araştırmalarından hareketle iktidar ve muhalefet partilerinin oy durumlarını; muhalefetin kararsız seçmeni nasıl etkileyebileceğini konuştuk.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. MetroPOLL Araştırma’nın kurucusu ve CEO’su Prof. Özer Sencar konuğumuz. Kendisiyle seçmen tercihlerini ve seçmen tercihlerindeki değişiklikleri konuşacağız. Özer Bey, merhaba.

Özer Sencar: Merhaba, iyi yayınlar.

Çakır: Sağolun. Sizin yaptığınız “Ağustos 2020 Türkiye’nin Nabzı” araştırmasında çok çarpıcı bulgular vardı. Medyascope olarak biz bu araştırma sonucunu haberleştirdik. Geçtiğimiz Cuma günü de, “Haftaya Bakış” programında Kemal Can’la birlikte Ağustos ayı araştırmanız üzerine konuştuk. Araştırmanızda “Bu Pazar milletvekili seçimi olsa hangi siyasî partiye oy verirdiniz?” sorusunu sormuşsunuz. Katılımcıların yüzde 11,2’si kararsız, protesto oylar yüzde 7,1, cevapsız vermeyenler de yüzde 2,5. Bunların toplamı yüzde 20,8 — ki bu çarpıcı bir sonuç. Kararsızlar, protesto oylar ve cevap vermeyenleri katmadan, partilerin oy oranı, AK Parti yüzde 31,3, CHP yüzde 21,2, HDP ve İYİ Parti yüzde 7,6, MHP yüzde 7,5, Saadet Partisi yüzde 1,4, DEVA Partisi yüzde 0,8, Gelecek Partisi yüzde 0,7. Bu haliyle baktığımız zaman, kararsızlar dağıtılmadan Cumhur İttifakı’nın oyu yüzde 38,8 görünüyor. Siz hesabınızı daha iyi yapmışsınızdır mutlaka, ama kararsızlar dağıtıldıktan sonra Cumhur İttifakı’nın oy oranı, yüzde 50’nin epey altında görünüyor. Bu rakamlar oldukça çarpıcı, değil mi? Sizce bu rakamlardaki en çarpıcı yönler nelerdir?

Sencar: Birçok çarpıcı yön var. Kısa kısa bunları açıklayayım: Birinci çarpıcı sonuç, Kararsızlar dağıtılmadan, AK Parti oylarının Eylül 2018’den bu yana 35 puanın altına inmesi. 30-35 bandındaydı. Son 8 ayda da 30-33 bandına indi. Ama son 25 ayda 30’un altına hiç inmedi. Bu sonuç, AK Parti’nin son derece sadık bir oy kitlesi olduğunu gösteriyor. Son 2 yılda 35’in altına indi, ama 30’un altına inmedi. Burada finansçıların kullandığı bir kavram var: AK Parti’nin aşağıya doğru güçlü direnç noktası yüzde 30. Bunun altına inmiyor. Yaşanan bunca ekonomik ve siyasî olaylara, krizlere rağmen AK Parti’nin oyları niçin yüzde 30’un altına inmiyor? Bu, muhalefet partileri için incelenmesi ve üzerinde durulması gereken bir olay. Bence birinci önemli nokta bu.

Çakır: İkincisine geçmeden önce 30’la ilgili bir soru sormak istiyorum. Araştırmacılarınızın Eylül ayı araştırması için sahada olduklarını biliyorum. Diyelim ki araştırmacılarınız Eylül ayında oyların yüzde 30’un altına indiğini gördü. O zaman ne dersiniz?

Sencar: Olmamış bir şeyi soruyorsunuz bana. Ben böyle bir şey beklemiyorum. Ama diyelim ki 29 oldu. Bu beni şaşırtır. İki üç ay 28-29’da devam ederse, yani yüzde 30’un altında sabitlenirse, bu, benim öngörülerimi bir miktar zorluyor demektir. Çünkü 24 aydır 30’un altına inmedi; 30’a indi, 31’e indi ama 30’un altına inmedi.

Çakır: Önemli bir eşik. Peki, ikinci önemli bulgu nedir?

Sencar: İkinci bulgu, CHP oylarında bir değişiklik olmaması. Son derece statik. Yüzde 20-22 arasında gidip geliyor. CHP oyları ne artıyor ne azalıyor. Ama yüzde 20’lik bir kararsız, cevapsız kitlenin varlığına rağmen bu şekilde oluyor. AK Parti, iktidarda 18 yılını tamamladı. 19. yıla girdi. Dünyanın herhangi bir yerinde, bir iktidar ne kadar güçlü olursa olsun, 20 yıl iktidarda kalırsa mutlaka yıpranır, oy kaybeder ve muhalefet iktidarı seçimle alabilir hâle gelir. Ama burada garip olan şey, 18 yıllık yıpranmaya rağmen, AK Parti’nin hâlâ iktidarda kalması ve muhalefetin kendi oyunu artırarak muhalefet olamamasıdır. Bu, önemli bir bulgu.

Üçüncü husus, HDP, İYİ Parti ve MHP oyları, belirgin şekilde değişmiyor. Kararsızlar dağıtıldıktan sonra 9-10 civarında. HDP 10-11 civarında. Ama İYİ Parti henüz güvenli bir şekilde barajı aşma noktasına gelmedi. Yani yüzde 10’u iki ay üst üste görmedik. Dolayısıyla orada da bir kısırlık var.

Çakır: Belki bir önceki ayda ufak tefek değişiklikler olmuştur, ama bu üç partinin oylarının birbirine bu kadar yakın olması… MHP iktidar ortağı, diğer ikisi muhalefette. Bu üç partinin oylarının bu kadar yakın olması manidar değil mi? Neredeyse yüzde 10 civarında oy alıyorlar üçü de.

Sencar: Doğrudur. Bu ay böyle oldu. Ama mesela bir önceki ay HDP 8 küsur, MHP de 6 küsurdu. Yani aşağı yukarı 1 puan oynayabiliyorlar. Son 1 yıl içerisinde, kararsızlar dağıtılmış haliyle HDP’nin yüzde 12’yi gördüğünü hatırlamıyorum. 11’i gördü ama 12’yi görmedi. Dolayısıyla diğer iki parti de henüz güvenli bir şekilde 10’u aşmadılar. MHP ise, MHP’den AK Parti’ye doğru olan oy akışı nedeniyle en alt seviyede kaldı. Yani, Meclis’te 5. parti haline geldi. MHP’nin oy oranı, kararsızlar dağıtıldıktan sonra 9’a bile ulaşmıyor. Dolayısıyla bu üç parti, 8-11 bandında seyrediyorlar. MHP ile AK Parti arasında yoğun bir geçişkenlik var. Mesela, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinden sonra yaptığımız ölçümde, MHP’nin üçte biri yani yüzde 38-39’u AK Parti’ye gitti. Bu ay ise yüzde 18’i, “Bu pazar seçim olsa oyumu AK Parti’ye vereceğim” dedi. Yalnız, MHP ile AK Parti arasında geçişkenlik tek yönlü değil. Eğer ittifaklar yoluyla bir seçim yapılmıyor olsa, AK Parti’den ciddi miktarda bir oy MHP’ye geçip, MHP’yi de barajın üstüne taşıyabilir. 24 Haziran’da da böyle oldu zaten. 24 Haziran’da MHP’nin neredeyse yüzde 40’ı İYİ Parti’ye gitti, ama MHP yine de barajı aşacak kadar oy aldı. Dolayısıyla, oy hareketleri açısından, AK Parti ve MHP arasında çalışan bir denge var. İYİ Parti ise henüz dikkate değer bir şekilde yüzde 10’u aşamadı. Ben HDP’nin baraj sorunu olduğunu düşünmüyorum. Şu anda 7,6 görünmesi önemli değil. Çünkü HDP’lilerin bir kısmı “kararsızım” ya da “cevap vermek istemiyorum” deyip kaçıyor. Ama seçim olduğunda gidip oy verecekleri yer yine ya AKP ya da HDP’dir.

Dördüncü önemli kritik nokta: DEVA ile Gelecek Partisi’nin, henüz güvenli şekilde yüzde 2’ye ulaşmadığıdır. Birçok araştırma şirketinde farklı şeyler görüyorum. Geçen ay, DEVA Partisi kararsızlar dağıtılmadan zannediyorum 1,5’a çıkmıştı. Bu da 2,5 eder. Ama düzenli bir şekilde 2’yi aştığını görmüyoruz. Bu, onların üzerinde düşünmesi gereken önemli bir sorun. Bunun iki sebebi olduğunu görüyorum. Birisi, AK Parti’den ne DEVA’ya ne de Gelecek Partisi’ne düzenli bir oy akışı yok. Bu araştırmada gördüğümüz, Ak Parti’den bu iki partiye 0,3-0,4 puan geçmiş. AK Partililer bu iki partiye, kendi inandıkları, güvendikleri lidere ihanet etmiş, 15 sene beraber çalıştıkları halde bırakıp gitmiş gözüyle, olumsuz bakıyorlar. Dolayısıyla bu iki parti, AK Parti’den oy alamıyorlar. Halbuki oy alabilecekleri en büyük havuz orası. DEVA Partisi İYİ Parti ve CHP’den oy alıyor. İYİ Parti ve CHP’den alınacak oylar DEVA’yı bir yere taşımaz. Büyük havuzdan oy alması lâzım.

Çakır: Peki, şunu soracağım: Yayınladığınız tablolarda göremedim ya da gözümden kaçtı. Araştırmanızda kararsız, protesto oyu ve cevap vermeyenlerin oranı 20,8. Önceki seçim tercihlerine baktığınız zaman, bunların çoğunluğunu iktidar partisi seçmenleri mi oluşturuyor?

Sencar: Evet. Son 8 ayda yaptığımız hesaplamalarda, kararsız, cevapsız ve protesto oylarının yüzde 35 ile 40’ı AK Parti kökenlilerden oluşuyor. Ama bu, insanları şaşırtıyor. Çünkü bu AK Parti’nin yüzde 35’i değil, kararsızların yüzde 35’i. Bu da AK Parti için 7-8 puan ediyor. Yani 24 Haziran’da AK Parti’ye oy vermiş kişilerin 8 puanı bugün kararsız konumda. Bu, bazı aylarda 7,5’a düşüyor, bazı aylarda 8,5’a çıkıyor. Ama oransal olarak düşündüğümüzde, AK Parti’den yüzde 20 oranında kararsıza giden var. CHP’den de yüzde 20 oranında giden var. Yani özel olarak AK Parti’de kararsızların oranı çok değil. HDP’de de çok. Ama burada önemli olan nokta şu: Yüzde 20’lik bir kararsız, cevapsız ve protesto oyu veren bir kitle var. Bunun yüzde 17,5’u, “kararsızım” veya “cevap vermek istemiyorum” diyenlerden oluşuyor. Bu insanlar muhtemelen kararlılar, bir partiye oy vereceklerini biliyorlar, ama bunu söylemekten çekiniyor da olabilirler. Benim gördüğüm, AK Parti’den uzaklaşan 7-8 puan, AK Parti’den gerçek anlamda uzaklaşma eğiliminde olan seçmenlerdir. Ancak, bu kişilerin AK Parti’den uzaklaşması, AK Parti’den tamamen koptukları anlamına gelmiyor. Çünkü bu insanlar, henüz gidebilecek bir yer bulabilmiş değiller.

Çakır: Deva ve Gelecek Partisi onlar için câzip olamaz mı? 

Sencar: Olabilir, ama ikna etmeleri lâzım. Şu âna kadar böyle bir imkâna kavuşmuş değiller; henüz bunu yakalayabilmiş değil bu iki parti.

Çakır: Yanlış hatırlamıyorsam, iki üç ay önce sizinle yaptığımız yayında da konuştuk bunu: DEVA ve Gelecek Partisi temsilcileriyle konuştuğumuzda, özellikle Anadolu’da çok büyük ilgi gördüklerini, çünkü AK Parti tabanında ve teşkilatlarında, özellikle başkanlık seçiminden sonra bir gevşeme olduğunu, ilgisizlikten şikâyet olduğunu ve kendilerinin sahada çok iyi karşılandıklarını söylüyorlar. Benzer bir şeyi İYİ Parti de söylüyor. Bu biraz temenni gibi mi? Abartıyorlar mı?

Sencar: Abartıyorlar demeyeyim, ama şöyle anlatayım: Bir yere gittiğinde, orada AK Parti kökenli olup da muhalif olan 50 kişi, 100 kişi bunların etrafında toplanabilir ve onlara, sizin şu söylediğiniz sözleri söylettirecek bir tablo oluşturabilirler. Ama halka indiğinizde bunun karşılığını göremiyoruz. Bunun en iyi yöntemi ölçüm yapmaktır. Bir lider veya bir parti yetkilisi bir yere gittiğinde, onun etrafında 20 kişi, 100 kişi oluşabilir ve ona “Biz sizinle beraberiz” mesajını verebilirler. Ama bu “halk sizinle beraber” mesajı anlamına gelmez. Böyle algılıyorlarsa yanılıyorlar. Yanıldıklarının da delili elimizdeki ölçümlerdir.

Çakır: Bununla bağlantılı bir şey soracağım. Siz aslında söylediniz, ama konuyu biraz daha açalım istiyorum. Bu tabloda benim gördüğüm: İktidar zayıflıyor, ama muhalefet “şişmanlamıyor”. Galiba en çarpıcı olanı bu. Nasıl oluyor da oluyor? İktidarda bâriz bir uzaklaşma eğilimi var. Ama muhalefette de bir yakınlaşma eğilimi yok. Bu çok acayip bir durum değil mi?

Sencar: AK Parti ekonomideki, dış politikadaki başarısızlıklarına, iç politikada yaşananlara rağmen ciddi bir oy kaybına uğramıyor. Burada iki faktör var: Birincisi, bu yüzde 30-33 dediğimiz bir kitle var ki bu kitle Tayyip Erdoğan’a çok güçlü bir inanç bağı taşıyor. Yani olan olumsuz şeylerin sebebi olarak Tayyip Erdoğan’ı görmüyor. “Eğer bir olumsuzluk varsa, içerideki veya dışarıdaki odakların ihanetleriyle oluşan şeyler. Yoksa Tayyip Erdoğan her şeyi iyi yapıyor” diyorlar. Bu inanç, yüzde 30’da var. Medya da bu inancı destekleyecek şekilde organize olmuş vaziyette. Sürekli bunu söylüyor: “Ekonomimizi kötü götüren dışarıdakiler, içeridekiler ya da ‘faiz lobisi’.” Bu halk buna inanmış durumda ve bu inancın kırılması çok zor bir şey. İnsanların Tayyip Erdoğan’a yönelik bu inancı terk etmesi çok önemli, ama çok zor bir olay. Bunu yapacak bir söylem zekâsı, politikası üretecek bir muhalefet şu anda yok. Dolayısıyla, muhalefetin bu yüzde 30-33’lük kitleyle uğraşmaması, bunu zamana bırakması lâzım. Muhalefet partilerinin, söylemleriyle bu yüzde 30’luk kitleyi ikna etmeleri mümkün değil. İnanç seviyesine ulaşmış bir bağlılık var bu kitlede. Bu ancak zaman içerisinde, insanlar çözülebilirse çözülecek. Ama muhalefet partilerinin elinde çok önemli bir imkân var. Yüzde 17-18’lik kararsız ve cevap vermeyen bir kitle var. Bu insanlar, bilinçli bir şekilde partilerinden uzaklaşmışlar. 8 puanlık bir kitle AK Parti’den uzaklaşmış. Bunun da 1-2 puanı gidip geliyor, ama diğerleri kararsızlarda sabitleşmiş. CHP, İYİ Parti, DEVA, Gelecek ve HDP’nin, bu insanlara söyleyecek sözünün olması, onlara güven vermeyi, yapabilir olduklarının inancını vermeleri lâzım.

Çakır: Çok alâkasız gibi görünüyor ama bence çok alâkalı: Salgınla mücadele konusunda kamuoyunun resmî açıklamalara itibar edip etmediği üzerine bir araştırma paylaştınız. Yine sonuçlar çok çarpıcı. “Hükümetin koronavirüs vaka sayılarıyla ilgili açıklamalarında şeffaf davrandığını ve gerçekleri açıkladığını düşünüyor musunuz?” diye sormuşsunuz. “Hayır, düşünmüyorum” diyenlerin oranı yüzde 58,9. Bu, Ağustos ayı rakamı. Ama Nisan ayında bu oran yüzde 30’muş. Yani olumsuz düşünenlerin oranı 29 puan artmış. Bir başka çarpıcı olan husus da şu: Oy dağılımına göre bu soruya “Evet, düşünüyorum” diyen AK Partili seçmen oranı yüzde 59,4, “Hayır, düşünmüyorum” diyen AK Partili seçmen oranı yüzde 33,7.  Yani tam üçte biri. 

Sencar: Doğru. Tam tersi olmuş rakamlar.

Çakır: Evet. MHP’li seçmen oranında da yüzde 37,4’ü “Hayır düşünmüyorum” diyor. Bu çok çarpıcı değil mi? Hem iktidara destek veriyorlar. Ama aynı zamanda, üçte biri, salgın gibi hayatî bir olayda, iktidarın kendisine gerçekleri anlatmadığını düşünüyor.

Sencar: Burada bir perdeleme olayı yaşandığını düşünüyorum. Burada bu işin sorumlusu olarak Tayyip Erdoğan değil, Sağlık Bakanı ve Sağlık Bakanlığı görülüyor. “Bu iş kimin günahıdır?” diye sorduğunda, insanların aklına gelen ilk kişi Tayyip Erdoğan değil, Sağlık Bakanı. Hatırlayın: Salgının başlangıcında Sağlık Bakanı her akşam çıktı, konuştu ve rakamlar verdi. Sonradan onu kenara çektiler. Ama korona salgınının patronu, yöneticisi imajı Sağlık Bakanı’nın üstünde kaldı. Tayyip Bey’in, herkesin görebileceği şekilde bu konuda yaptığı hata, Giresun’da miting yapıp insanları toplaması, Ayasofya Camii’nin açılışında 350 bin kişiyi caminin etrafına toplaması. Onun dışındaki bütün sorumluluklar, Sağlık Bakanı’nın üstünde kaldı.

Çakır: O zaman, Sağlık Bakanı’nın ilk aylardaki çok yüksek olan popülaritesi bayağı düşmüş olsa gerek.

Sencar: Evet. Çünkü bu olayın altında o eziliyor. Zaten güçlü liderler, yapılan her iyi şeyin sahibi olurlar. Meydana gelen her olumsuzluğu da, üzerine bırakacakları birileri vardır etrafında.

Çakır: Evet, bunu çok görüyoruz. Peki, Süleyman Soylu meselesi çalışmalarınızda karşınıza çıkıyordur herhalde. Popülaritesi epeyce artmıştı. Siyaseten inişli çıkışlı bir grafik izliyor sanki. En son Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı son derece sert sözlerle durup dururken eleştirdi. Zaten Anayasa Mahkemesi’nin “Şehirlerarası karayollarında gösteri ve yürüyüş düzenlenemez” hükmünü iptal etmesine yönelik bir karar aldığını da bilmiyorduk. Bunu da Süleyman Soylu’nun meydan okuması ile öğrendik. Kimseden de destek almadı, hatta buna sitem de etti. Süleyman Soylu, AK Parti içerisinde kendisine bir alan mı açıyor? Kopuş mu hazırlıyor? Bunların bir siyasî karşılığı var mı? Süleyman Soylu’nun seçmende bir karşılığı var mı? 

Sencar: Evet, seçmende çok güçlü bir karşılığı var. İktidar cephesinde şu anda Tayyip Erdoğan’dan sonra en güçlü adam Süleyman Soylu. Soylu’nun popülaritesi, Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın iki misli. Araştırmalarımızda “Tayyip Erdoğan’ın halefi kim olabilir?”  diye iki üç defa sorduk; tartışmasız, açık ara Süleyman Soylu çıkıyor. Dolayısıyla, Süleyman Soylu hem MHP’li seçmen kitlesinin hem AK Parti’nin büyük seçmen kitlesinin popüler yıldızıdır. Berat Albayrak’la mukayese edilemeyecek kadar öndedir.

Çakır: Peki, siz Özer Sencar olarak, Erdoğan sonrasının en potansiyel ismi olarak Süleyman Soylu olduğunu realist bir yaklaşım olarak görüyor musunuz?

Sencar: Hayır, düşünmüyorum. Bu tip geleneksel yapılarda dışarıdan gelenlerin iş yapması sağlanır, ama halef olmasına izin verilmez. Süleyman Soylu MHP’nin başına geçer mi geçmez mi bilmiyorum. Ama Tayyip Erdoğan’ın eliyle AK Parti’nin başına geçirilme ihtimalini görmüyorum. Erdoğan birisini yerine bırakacaksa, böyle bir şansı olursa, bırakacağı kişi Süleyman Soylu değildir.

Çakır: Siz araştırmalarınızda insanlara en çok şikâyet ettikleri konuları da soruyorsunuz. Tabii ki koronavirüs çok önlerde bir yerde. Ama herhalde uzun bir süredir gerçek gündem en çok ekonomi, hayat pahalılığı, işsizlik. Şöyle bir husus var: Sanki, AK Parti iktidarı uzun bir süre, ekonomik anlamda ciddi bir sorun yaşanmadığı için ve paranın da bol olduğu bir ortamda, devletin hizmet ve imkân dağıtımını bir şekilde gerçekleştirdi. Ama ekonomik kriz nedeniyle artık bunlar yapılamıyor. En son koronavirüs sürecinde de gördük: Devlet yardım kampanyası açmak durumunda kaldı. Hatta artık dağıtım imkânı da epeyce azaldı. Diğer yandan, AKP seçimde büyükşehirleri kaybetti — ki İstanbul, Ankara, Mersin, Antalya gibi büyükşehirler bu ‘nimet dağıtımının’ en önemli yerleriydi. Bu “nimet dağıtımı”nda yaşanan sıkıntılar, seçmen tercihini doğrudan etkilemez mi?

Sencar: AK Parti içinden 8 puanlık kopuşun uzaklaşmanın sebeplerinden başlıcası ekonomik sıkıntılardır. Ama başından beri ekonomiyi iyi götürdüğüne inanan bu yüzde 30’luk kitlenin, ekonominin bugünkü kötü gidişinin sorumlusu olarak Tayyip Erdoğan’ı suçladıkları kanaatinde değilim.

Çakır: Yani ekonomiden şikâyetçiler ama Erdoğan’dan şikâyetçi değiller.

Sencar: Evet. “Ekonomik kötü gidiyor. Ama o hainler yüzünden” diyorlar. Tayyip Erdoğan’ın faizle ilgili görüşleri yahut Berat Albayrak’ın ekonomiden ne kadar anlayıp anlamadığı, bu yüzde 30’luk kitlenin düşünce ufkunda yok. Onlar Tayyip Erdoğan’a inanıyorlar. “Erdoğan doğrusunu yapıyor ama birileri bunu sabote ediyor” inancındalar. Dolayısıyla muhalefetin, Tayyip Erdoğan’ın doğrusunu yapmadığı, bu işin dışarıdan sabote edilmediği düşüncesine ulaştırılması lâzım. Ama önce böyle bir şeyin varlığını düşünmesi lâzım muhalefetin. Muhalefet bu yüzde 30’luk kitleyi anlayabilmiş, çözümleyebilmiş değil. Bu insanların hâlâ kömürler, mercimekle, nohutla kandırıldığını düşünmesin. Bu bir inanç meselesidir. Tayyip Erdoğan’a olan güven meselesidir. Muhalefette bu düşünce planını değiştirebilecek bir söylem kabiliyeti, zekâsı yok. Dolayısıyla o yüzde 30’u unutmaları lâzım. O yüzde 30’u ancak Tayyip Erdoğan’ın kendisi yıkabilir. Muhalefetin üzerinde duracağı, araştıracağı, bilgi üreteceği şey, bu yüzde 20’lik kararsız, cevapsız kitle, artı, eğer seçim 2023’te yapılırsa, sandığa yeni gidecek olan 5 milyon civarındaki genç kitledir. Bu iki kitle, iktidarı belirleyecek olan kitledir. Bunun üzerinde yoğunlaşmaları lâzım.

Çakır: Madem muhalefet konusuna geldik, araştırmalarınıza ve kişisel gözlemlerinize dayanarak sormak istiyorum: Muhalefetin yükselen, parlayan isimleri var mı ve kimlerdir? Tabii sönen isimleri de soruyorum. Bu, yaptığınız araştırmalarda çıkıyordur, sizin gözlemlerinize istinaden de soruyorum.

Sencar: Şu anda muhalefette popülaritesi yükselen bir tek Meral Akşener var. Popülaritesi yüzde 30’lardan yüzde 45’lere yükseldi. Parti liderleri arasında Tayyip Erdoğan’ı en yakın takip eden lider Meral Akşener. Diğer iki küçük parti liderlerinin popülaritesi yüzde 30 civarlarında. Onlar da yüksek. Ama popülarite oy demek değildir. Popülarite insanların beğenmesi, ona hüsnüzanla, sempatiyle bakmasıdır. Ancak, bu kişisel beğeniyi oya dönüştürecek beceriyi göstermek gerekecektir. Popülaritesi yükselen liderlerin şu anda yapması gereken budur. Meral Akşener’i, halkın yüzde 45’i beğeniyor, ama oyu hâlâ 9. Burada aksayan bir şey var. İYİ Parti ekibinin, “Beğenisi bu kadar yükselen halkın oyunu niye alamıyoruz?” diye buraya yoğunlaşması lâzım. Söylemlerini dikkate alması lâzım, davranışlarını yeniden gözden geçirmesi lâzım. Mesela, Meral Hanım son 6 ayda önemli bir yanlışını değiştirdi; artık çok dolaşıyor. Bu, Meral Hanım’ın popülaritesinin artmasına sebep oldu. Ama bu arada hatalar da yapıyorlar. Mesela en son Selahattin Demirtaş meselesi ya da daha önce bir HDP milletvekiliyle takışmaları gibi spontan gelişen olaylarda kendilerini kontrol edemiyorlar. Türkiye’de bir kişinin cumhurbaşkanı olmak gibi bir ideali, hayali varsa, yüzde 20 oy kitlesi olan Kürtler’le iyi geçinmek zorundadır. Kürtler’le kavga eden, tartışan birisinin, Kürtler’den ciddi miktarda oy almasını bekleyemezsiniz.

Çakır: Akşener, Son Kongre mesajında “İYİ Parti’yi, bu vatanın has evladı Kürtler kurdu, Zazalar kurdu” diye bir mesaj verdi. Ama ne kadar yeterli olur çok emin değilim.

Sencar: İnsanlar, önceden hazırlanmış konuşmaları farklı değerlendirirler, spontan olarak gelişen olayları farklı değerlendirirler. Mesela Selahattin Demirtaş’ın “Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim” sözüne karşı Meral Akşener’in verdiği cevap, bence olumlu cevapların en olumsuz şekliydi.

Çakır: “Olumlu cevapların en olumsuz şekli” güzel bir cümle oldu.

Sencar: Çünkü en olumsuzuydu. Önünde kaleci yok top ayağında bunu gole çeviremiyorsun. İşte spontan olaylarda başarı çok önemlidir. Siz kongrede bir konuşma yapıyorsunuz. Önceden birileri oturup size bir metin hazırlıyor. Bu olayın etkisi farklıdır, beklenmedik bir olay çıktığında göstereceğiniz tepki farklıdır. Fırsatları değerlendiremeyen politikacılar, oy artışında geri kalırlar. Ben Meral Hanım’da ve İYİ Partililer’de böyle bir eksiklik görüyorum.

Çakır: Demin sözünü ettiğiniz Selahattin Demirtaş’ın “Meral Hanım’a kahvaltıya giderdik” meselesi, biliyorsunuz benim geçenlerde kendisiyle yaptığım söyleşideydi. Kendisine yazılı olarak soruları yolladık, o da yazılı olarak cevaplandırdı. Açıkçası, bu söyleşi tahminim de ötesinde bir etki yarattı. Her ne kadar başlığa çıkarttığımız Meral Hanım’a yönelik çağrısı çok çarpıcı olsa da, Demirtaş’ın verdiği cevapların hepsinde kendi partisinin pozisyonunu da aşan bir kavrayıcılık vardı. Sonuçta, Türkiye’de muhalefetin sorunlarını tartışmaya yönelik bir metin ortaya çıktı. Bu da, Selahattin Demirtaş’ın, bütün engellemelere rağmen, önemli bir siyasî aktör olduğunu gösteriyor bize.

Sencar: Aynen katılıyorum. Şu anda muhalefet liderleri içerisinde en etkili kişi, eğer dışarıda olsa, Selahattin Demirel olacağı konusunda hiç tereddüdüm yok. 

Çakır: Selahattin Demirtaş demek istediniz herhalde.

Sencar: Evet, yanlış kullandım. Ama Demirtaş’ın zekâsını birisine benzetecek olsam, Demirel’e benzetirim.

Çakır: Bu da güzelmiş. Gerçekten yaratıcı. Biz Selahattin Demirtaş’la bu stüdyoda da söyleşi yaptık. Dışarıda da birebir birçok söyleşi yaptım kendisiyle. Açıkçası, yazılı metinlerde hep bir soğukluk olur. Biraz tereddüt ettim ama başka çare yoktu. Fakat çok dinamik bir şey oldu. Fark etmişsinizdir, Türkiye günlerce bu konuyu konuştu. Hâlâ bunun üzerine konuşuluyor. O “Çat kapı kahvaltıya geldik” klişesi, yarın öbür gün başka bağlamlarda, başka siyasetçiler için de kullanılacak bir klişe olabilir.

Sencar: Doğru. Peki, Meral Akşener bunu değerlendirebildi mi?

Çakır: Şimdi soruları siz  soruyorsunuz. Benim görüşüm, hayır, kesinlikle değerlendiremedi. Meral Akşener’in cumhurbaşkanı adayı olmak istediği belli. Araştırmalarınızda çıkan yüzde 45 popülarite de bunun zemini olduğunu gösteriyor. Pekâlâ muhalefetin ortak cumhurbaşkanı adayı da olabilir. Ya da daha önce yaptığı gibi, kendi partisinin adayı da olabilir. Ama sizin de söylediğiniz gibi, seçilme potasına girebilmek için, HDP oylarını riske atmaması lâzım.

Sencar: Evet, bu kadar basit.

Çakır: Bir de şöyle bir şey var: Onların MHP’den kopuşları sadece yeni MHP kurmak için değil, bu vesileyle, merkez sağda bir parti kurmak içindi. Dolayısıyla, MHP refleksleri vermeleri bu vizyona pek uymuyor sanki.

Sencar: Meral Hanım söylemek istediğini tam ifade edememiş olabilir. Amacını aşan bir ani cevap vermiş olabilir. Ama insanların spontan sözleri, en çok kendilerini temsil eden haldir.

Çakır: Evet. Merkez sağ demişken: Özellikle DEVA Partisi’nin de sanki merkez sağ parti olma iddiası var. Ama sizin araştırmanızda çıkan rakamlar, şu aşamada kendilerini çok anlatamadıklarını ya da henüz yolun çok başında olduklarını söylüyor. Bütün bu partilerin dışında, Türkiye’de yeni bir merkez sağ şekillenmesi ortaya çıkabilir mi? Böyle bir şeye ihtiyaç var mı? Ne dersiniz?

Sencar: Böyle bir ihtiyaç var. Çok rahat bir şekilde Meral Hanım da, Ali Babacan da oraya oynayabilirler. Bu, aynı zamanda onların stratejisi olması gerekir bence. Ama İYİ Parti bir şekilde bunu hedeflemiyor. Yahut ekip olarak bunu özümsedikleri kanaatinde değilim. DEVA Partisi bu işi için en uygun yer olabilir. Ama bence DEVA’nın en önemli sorunu, kişisel olarak bir sorun değil. 15 yıl Tayyip Erdoğan’la beraber çalışmış, AK Parti hükümetlerinin bütün sorumluluklarına katılmış bir kişinin, bir gün, bir vesileyle dışarıda kalıp, parti kurduktan sonra geçmişiyle ilgili bir özeleştiri yapmaması, Ali Babacan’ın en büyük engelidir. Halkta şöyle bir algı var — ki birçok yerde karşılaşıyorum bununla: Siz 18 yıl beraberdiniz. Bir yanlış varsa, bütün yanlışlarda beraber yürüdünüz. Şimdi ayrı bir parti kuruyorsunuz. Bir: Eskisinden farklı olmayacağınızı nereden bilelim? İki: Eğer gerçekten orada bir yanlış vardı ve siz onun için ayrıldıysanız, çıkın samimi olarak söyleyin bunu. Halktan özür dileyin. Ben klasik film ifadesiyle, “günah çıkarmaları” gerektiğini düşünüyorum. Hem Ali Babacan’ın hem Ahmet Davutoğlu’nun. Bunu yapmadıkları takdirde oylarının artacağı kanaatinde değilim. 

Çakır: Peki son olarak, Muharrem İnce’yi sorayım.

Sencar: Muharrem İnce’nin yüzde 30 civarında bir popülaritesi var. Bir önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 31 oy aldı. CHP içerisinde üçte bir oranında ulusalcı bir kitle var. MHP içinde de ona sempati duyanlar var. Ama 30 puanlık bir sempati, onun ne parti kurmasına izin verir ne de cumhurbaşkanı adayı olmasına. Dolayısıyla, Muharrem İnce’nin sahneye çıkmasının arka planını ben şahsen merak ediyorum. Şahsen ondan bir şey beklemiyorum. Siyaset sahnesinde bir şey çıkaracağına dair ümidim yok. Onun, CHP’den, MHP’den farklı bir tavır ortaya koyması ümidi içerisinde değilim.

Çakır: Bir beklentiniz yok yani.

Sencar: Hayır yok. Konjonktürel bir varoluş olarak görüyorum onu.

Çakır: Özer Bey, çok sağolun, epey konu konuştuk. Çok teşekkür ederim. Eylül araştırmanızın sonuçlarını da merakla bekliyoruz. Bakalım trendler nasıl olacak?

Sencar: Ben de merakla bekliyorum.

Çakır: Toparlayacak olursak, şunu söylemek çok mu abartılı olur? İktidar kaybediyor, muhalefet kazanamıyor.

Sencar: Çok güzel bir özet oldu.

Çakır: Çok sağolun, Özer Bey.

Sencar: Ben teşekkür ederim. İyi günler dilerim.

Çakır: MetroPOLL Araştırma’nın kurucusu Özer Sencar’ı ağırladık. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus