Gomaşinen (10): Ayet ve Slogan 30 yaşında- Nasıl yazdım?

Gazetecilik anılarımın 10. bölümünde, 1990 Kasım ayında Metis Yayınları’ndan çıkan ilk kitabım Ayet ve Slogan: Türkiye’de İslami Oluşumlar‘ı yazma sürecimi ve 30 yılda kitabın yaşadığı serüveni anlattım.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in onuncu bölümünde ilk kitabım olan Âyet ve Slogan, Türkiye’deki İslâmî Oluşumlar’dan söz etmek istiyorum. Zira Kasım ayı Âyet ve Slogan’ın 30. Yılı, yani 30 yaşına bastı kitabım — ilk kitabım. Ben o tarihte 28 yaşındaydım. Yani bugün 58 yaşında geriye dönüp 30 yıl önceyi, biraz daha öncesini hatırlamaya çalışacağım ve aradan geçen 30 yılda neler olduğunu da biraz anlatmaya çalışacağım. Fakat burada amacım İslâmî hareketler üzerine tahliller yapmak değil; kısmen o da olacaktır herhalde, ama daha çok o kitabın yazılış serüvenini ve kitaba gelen tepkileri anlatmak istiyorum. 1985’in Mayıs ayında Nokta dergisinde gazeteciliğe başladım. Arkadaşım Levent Tayla orada çalışıyordu. Beni o götürdü. Ercan Arıklı ile tanıştırdı ve çalışmaya başladım. Çok ilginç, çok parlak bir kadro vardı. Birbirinden değişik insanlar vardı. Onların bir kısmı hâlâ bugün bir şekilde isimlerinden söz ettiriyorlar. Bir kısmı unutuldu gitti, ama Türkiye’de medya ortamının, değişik medya kuruluşlarının hemen hepsinin üstünde bir ortalamaya sahipti. Dil bilen, iyi eğitimli, çok dinamik bir kadroydu. Tecrübeli isimler vardı, gençler vardı ve o tarihte zaten Nokta dergisi büyük bir fark yaratmıştı. 1985’te ben tam onun başlarını yakaladım, Nokta’nın yaşadığı ve yaşattığı o büyük dönüşümün. O tarihlerde Türkiye’de yeni yeni İslâmcılık da konuşulmaya başlanmıştı. Bir şeylerin değiştiği fark ediliyordu. Eskiden hep irtica olarak bilinen bu hareketlerde farklı bir şeyler vardı. Bir merak vardı, ilgi vardı, gençlerde bir yöneliş vardı. Bu yönelişin değişik nedenleri olduğu söyleniyordu. Ama vardı ve Nokta da, o sırada yükselişte olan her şeyi olduğu gibi bu konuyu da bir şekilde radarına aldı. Ve çalışmaya başladık. İlk en büyük çıkış “Dinci Gençlikte Patlama” diye bir kapak dosyasıydı. Onun kapağında küçük bir kız çocuğu, ama tesettürlü bir kız çocuğu vardı. Yıllar sonra bu kızın çok yakın bir arkadaşımın kardeşi olduğunu öğrendim. O tarihlerde kendisiyle tanışmıyorduk, yıllar sonra tanıştık. Ve o kapakta kendi kızkardeşinin fotoğrafının çekildiğini söyledi. Kızkardeşi örtülü değildi, ama kapak için örtünmüştü — Salih Memecan yapıyordu Nokta’nın kapaklarını, onun düzenlediği bir kapaktı. Onun öncesinde de tek tük, İslâmcılık üzerine, Türkiye’de İslâmcılar üzerine birtakım haberler yapmıştım, ama en büyük çıkışımız o kapakla oldu. Kapak dosyasının başında Ayşenur Arslan vardı, Nokta’nın o dönemdeki önde gelen isimlerindendi. Onunla beraber kalabalık bir kadro çalışmıştık. Herkes bir yerinden tutup bir şeyler topladı ve onlar bir araya geldi. Ayşenur onu bir güzel oturdu yazdı ve o kapağımız çok satmıştı, iyi biliyorum. Yani Nokta’nın en çok satan kapaklarından birisi olmuştu. Ben o kapak için şunu önermiştim: Piyasada çok sayıda İslâmcı, İslâmî yayın var, bunlara gidelim, bunlarla röportaj yapalım. İnsanlara biraz yadırgatıcı geldi. “Ya, olur mu?” dediler. Çünkü genellikle İslâmcılar, arkalarından konuşulan, kendilerine mikrofon tutulmayan kişilerdi. Ama Nokta değişik bir yayın organı olduğu için ve Türkiye de değişmekte olduğu için, “Tamam” dediler. Cağaloğlu’ndan bir yığın dergi topladım ve bu dergilerdeki telefonları arayarak bunlardan randevu istemeye başladım. Bazı dergilerde telefon numarası yoktu, ama adres vardı. O zaman çat kapı gittim. Çok zor oldu, ama oldu. Bazıları tamamen reddettiler, çünkü şüphelendiler. Medya, gazetecilik… –o zaman medya da denilmiyordu–, basın İslâmcılar için hep ötekiydi, kendi medyaları da henüz tam gelişmemişti. Korktular. Bizim onları ispiyonlayacağımızı düşündüler vs. ve bir kısmı bunu reddetti. Ama bazıları da kabul etti ve o bazılarıyla yaptığım röportajlar –ki ilk yaptığım o kapak röportajında yanlış hatırlamıyorsam Ali Bulaç vardı, Mehmet Metiner vardı, başka isimler de vardı–, bunlarla ilk defa kendilerine mikrofon tutarak yaptığımız söyleşiler yayınlandı. Ve kıyamet de kopmadı. İki tarafta da kıyamet kopmadı. Bunun doğurduğu ilgiyle beraber, Nokta’da İslâmcılık üzerine yeni yayınlar, yeni kapak dosyaları ya da içeride dosyalar yapılması istendi. Ve bu konuda da büyük ölçüde ben talip olup üstlendim. Başka arkadaşlar da yapıyordu, ama birbirinden farklı konularda. Nurculuk üzerine, Süleymancılık üzerine, ondan sonra akla gelebilecek hemen her cemaat hakkında, gruplar hakkında, genel olarak içeride yürütülen tartışmalar hakkında, İslâmcılar’la diğer kesimler arasındaki ilişkiler hakkında bir dizi yayın yaptık. Daha sonra bir “Gomaşinen”de başlı başına buna değinmeyi düşünüyorum. Adnan Hoca yayını çok çarpıcı olmuştu. İlk başta bazı arkadaşlar Adnan Hoca’ya mürit gibi gizlice girmişlerdi. Gizli kayıtlar yapmışlardı. O yayınlanacaktı, ama Nokta’da bir tartışma çıktı.  O tartışmanın sonucunda bu yayınlanmadı. Ben onun yerine doğrudan Adnan Hoca’ya gittim. Kendisini ikna ettim ve kendisiyle konuşarak bir yayın yaptık. Çok büyük ilgi gördü. O ilginin ardından daha önceki gizli kaydı yapmış olan arkadaşlar bastırınca –ve de ilgi gördüğü için– o da yayınlandı, ardından bir başka kapak dosyası olarak. Bütün bu süreç içerisinde çok sayıda insanla tanıştım. Bazılarıyla arkadaş olduk. Hâlâ sürer, yani 30 yıldır. O tarihten itibaren tanıdığım ve görüştüğüm çok sayıda arkadaşım var. Bazılarıyla kısa sürdü temaslarımız, bazıları hayatını kaybetti, ülkeyi terk edenler oldu. Kimileri çok yükseldi devletin içerisinde, çok önemli yerlere geldi — özellikle Refah Partili belediyeler ve AKP iktidarıyla beraber. O tarihlerde benim tanıştığım gençler,… yani ben de gençtim, yirmili yaşlarımdaydım, ben şimdi 60’a yaklaştığıma göre o tarihte genç olarak tanıştıklarım da 60 ve üstü oldu. Orta yaşlı olarak tanıdıklarım da bayağı yaşlı oldular. İlginçti, zordu, ama güzeldi. Her gün yeni bir şey öğreniyorduk, öğreniyordum.  Onlar da kendilerine yabancı olan bir kesime böylece seslenme imkânı buluyorlardı. Sorunlar çıkmakla beraber herkes bir şekilde durumdan razıydı ve memnundu. 

Bu arada yurtdışında çıkmış olan yayınları da takip etmeye başladım. Fransızca başta olmak üzere. İngilizce’de ve özellikle Fransa’da bu konuda çalışan bazı önemli araştırmacılarla tanışma ve arkadaş olma imkânı yakaladım, çalışmaya başladığım ilk yıllardan itibaren. Gilles Kepel, Olivier Roy gibi isimler örneğin ilk aklıma gelenler. Şerif Mardin Hoca ile –bir önceki “Gomaşinen” kaydında anlattığım gibi– tam da bu tarihlerde tanıştık ve kendisinden çok ciddi bir şekilde istifade ettim. Bu ilgiyle beraber insanlar İslâmcılık çalışan gazeteci olarak beni bulmaya başladı. Öğrenciler buldu, yüksek lisans tezi yazan ya da doktora çalışması yapanlarda İslâm, sosyal bilimler alanında da ilgi uyandırmaya başlamıştı. Yabancılar bulmaya başladı. Kimileri diplomat, kimileri gazeteci ve muhakkak ki içlerinde herhalde ülkelerin gizli servisleri için çalışanlar da vardır. Ama diplomat, gazeteci vs. gibi kimliklerle geliyorlardı. Ve toplantılara, ülke içerisinde konferanslara gitmeye başladım. Bunlar Âyet ve Slogan çıktıktan sonra daha da fazlalaştı. Çıkmadan önce nispeten azdı, ama çıktıktan sonra çok daha fazlalaştı. Yurtiçinde ve yurtdışında çok toplantıya katıldım, sempozyuma panele vs.. Hatta Marmara Üniversitesi’nin Fransızca Kamu Yönetimi bölümünde, 94 yılında İslâmcılık üzerine ders de verdim, seçmeli bir ders; az sayıda bir öğrenci almıştı, ama çok ilginç bir deneyim olmuştu benim için. Böyle bir hengâme içerisinde bir kitap fikri nasıl ortaya çıktı? Aslında kitap fikri yoktu kafamda. Nokta’dan belli bir süre sonra istifa edip ayrıldım. Bir müddet serbest gazetecilik yapmaya çalıştıktan sonra, Nokta’ya rakip gibi çıkmış olan, o tarihte Hürriyet bünyesinde çıkan Tempo dergisinde çalışmaya başladım. Hatta orada sadece muhabir değil haber müdürü oldum. Ama o da çok fazla heyecanlandırmadı ve ondan da ayrılıp, istifa edip yurtdışına gitmeye karar verdim. Fransa’da yaşamayı düşündüm. Ve pasaport alamıyordum. Pasaport alamamamın nedeni: 1982 yılında, 81 yılında girip 82 yılında cezaevinden çıkmıştım. 18 ay hapis yattım siyasî suçtan. Ve mahkemem hâlâ sürüyordu. Yargılama sürüyordu. Yurtdışına çıkış yasağım vardı. Yasağımı mahkeme heyetine kaldırttım, ama bunun ardından polis sakıncalı olduğum için pasaport vermeyi reddetti. Bunun üzerine İslâmcı hareket içerisinden tanıdığım birtakım devlette çalışan bir kişinin –ismini vermeyeyim şimdi– yardımıyla onu da hallettim. Pasaportumu da almıştım artık. Ve Fransa’ya gitmeye karar verdim. İki önceki “Gomaşinen”de bahsettiğim Jan Pierre Thieck’in bir ayağı Türkiye’de bir ayağı Paris’teydi. Paris’te bir evi vardı. Bana evinde kalabileceğimi söylemişti. Ben de atlayıp Paris’e gittim. Doğru dürüst cebimde para yoktu. Bir müddet idare edecek bir para vardı, ama eve para vermiyordum. Çok azla yetiniyordum ve orada kalmanın yollarına bakınıyordum; belki bir üniversite vs. derken İstanbul’dan çok kötü bir haber geldi. Ağabeyim, en büyük abim Mehmet Ali, çok kötü bir hastalığa tutulmuştu. Ve kötü durumdaydı. Ben de Türkiye’ye döndüm ve zaten bir müddet sonra ağabeyimi 32 yaşında kaybettim. Yani kitap çıkmadan önce. Türkiye’ye geldiğimde hastanede ailecek hep beraber bir süre geçti. Yoğun bakımda kalmıştı, bir böbrek rahatsızlığı nedeniyle. Ondan sonra Türkiye’de kaldım ve bu kitap fikri o zaman çıktı. Metis Yayınları’ndan Semih ve Müge, iki arkadaşım, onlar çok iyi işler yapmaya başlamışlardı. Onlara açtım, onların da aklına yattı. Ve ben o tarihe kadar bütün topladığım dergileri, kitapları alarak, kafamda kitabın iskelesini çatarak –içindekiler nasıl olacak, neler yazacağım?– kitabı yazmaya başladım. O tarihlerde bilgisayar yoktu — ya da az sayıda insanda vardı, bende yoktu. Daktiloyla yazdım. Daktilomu yanımda gezdiriyordum. Bekârdım yazdığımda. Hatta bazı bölümleri yazarken bazı arkadaşlarımın yanında misafir olarak kaldım — örneğin İzmir’de, İbo ve Jül (Yavuzaygen ailesi) evlerinde beni bir müddet ağırladılar. Yanıma daktilomu almamıştım. Onlara söyledim, bana bir daktilo buldular. Onların evinde de bir müddet kapandım; Karşıyaka’da çok güzel bir daireleri vardı. Kirada oturuyorlardı. Orada bir kısmını yazdım. İBDA’cıları orada yazdığımı çok iyi hatırlıyorum. Değişik yerlerde de yazdığım oldu bazı bölümleri; ama esas olarak İstanbul’da bunları yazdım. Ve kitap 1990’ın Kasım ayında çıktı. Çok tahminimin ötesinde bir ilgi gördü. Çok sattı. O tarihlerde korsan kitap yoktu, ama duyuyorduk, Anadolu’nun değişik yerlerinde fotokopiyle çoğaltılıp satıldığını vs. duyduk. Bu arada kitap üzerine beni Türkiye’nin değişik yerlerinden konuşma yapmaya çağırdılar ve bunların büyük bir kısmı İslâmî harekete daha yakın kişilerdi. Kitabevleri, dernekler, vakıflar beni İstanbul’da birçok yere, Türkiye’nin birçok yerine çağırdılar. Oralarda kitap üzerine konuşmalar yaptım. O konuşmalar sorulu cevaplı oldu. Çok ilginç şeylerle karşılaştım. Kimileri çok öğretici oldu. Çok beklemediğim bir olay yaşıyordum. Demek ki esas olarak bir açlığın sonucuydu. Bu açlık neydi? Bilgi açlığı. Yükselmekte olan bir hareket var, ama insanlar bunu bilmiyorlar, merak da etmiyorlar. Daha doğrusu bir merak var, ama mesafeli bir merak. Dışarıdan bakanlar, İslâmcılığı kendilerine düşman görenler, hem merak ediyorlar hem de öğrenmek istemiyorlardı. Onu kırdık büyük ölçüde. Esas olarak Nokta’daki çalışmalarımızla başladı. Öte yandan İslâmcılar da kendilerine dışarıdan bakamıyorlardı. Bu arada çok sayıda dergi çıkıyordu, çok sayıda cemaat vardı vs.. Birbirlerini merak ediyorlardı ve birbirlerini çok tanımıyorlardı. Benim kitap onlara da yardımcı oldu. Böyle de bir rolü olduğu kanısındayım. Sonuçta tabii ki çok kızan oldu. Benim bunu bir istihbarat faaliyeti olarak yaptığımı düşünenler oldu, ajan olduğumu söylediler. Bunu aslında benim yazmadığımı, bana birilerinin verdiğini söylediler. Hepsi gülüp geçilecek şeylerdi. Ama kimi zamanlarda karşınıza bunu doğrudan suratınıza bir kitabevindeki konferansta falan söyleyen biri çıkınca biraz acayip oluyor. Ben de sinirli birisiyim. Bazı yerlerde, böyle çok ciddi tartışmalar da olduğunu hatırlıyorum. Ama genel olarak bakıldığında çok tatminkâr bir olaydı. Kitap çok sattı. Fena para da kazanmadım. Fena para derken, o zamanki hâlime göre bayağı iyi bir para kazandım. İsmim duyuldu ve o kitap sayesinde çok sayıda yere daha kolay girebilir oldum. Mesela bir yere gittiğinizde, karşılaştığınızda kendinizi tanıtınca, insanlar kitabın adını söylüyordu — herkes olmasa bile. O kitap benim için gerçekten çok iyi bir başlangıç oldu diyebilirim, kariyerimin dönüm noktasıdır. Aslında hayatımın da dönüm noktasıdır. Şimdi 30 yıl sonra dönüp baktığımda hakkında söylenecek çok şey var. Çok şey değişti, ama dönüp baktığımda, Âyet ve Slogan’ın benden bağımsız bir kimliği olduğunu düşünüyorum. O artık başka bir… –nasıl söyleyeyim?– şahsiyet ya da her ne ise, ben de ona dışarıdan bakıyorum. Çok soruluyor bana, “Yenisini yazacak mısınız?” diye. Yazmayacağım, yazmayı düşünmüyorum bir kere. Yazacak çok fazla şey yok. İkincisi böyle işleri yapabilmek için genç olmak gerekiyor. Ben artık genç değilim, gençler yapsın isterim bir şeyler yapılacaksa. Ama o tarihte yükselişte olan, arayışta olan, söyleyecek çok sözü olan bir hareket söz konusuydu. Bugün ise tükenmekte olan, bitmekte olan, kendisi tükenirken ülkeyi de tüketen bir hareketin artığı var. Dolayısıyla çok da Âyet ve Slogan’ın devamı anlamında yapılabilecek bir şey yok. Tabii ki yapılabilecek çok şey var, ama o Âyet ve Slogan’ın devamı vs. olabilecek bir şey değil. Düşünüyorum, söylenecek aslında hakikaten çok şey var.  Orada o süreçte, kitabı yazma sürecinde, daha doğrusu kitap yazmaya karar verdiğim andan sonraki süreç bir iki ay falandı, ama kitabı yazma sürecim 1985’te gazeteciliğe başladığım andan itibarendi. O tarihten itibaren yaşadığım çok ilginç, sert, kimi zaman çok heyecan verici çok olay oldu. Onları, gündeme geldikçe “Gomaşinen”de değişik başlıklarda, mesela “Fethullahçılık” başlığı ya da Tayyip Erdoğan’la ilgili yapmayı düşündüğüm daha sonraki bir başlıkta, Adnan Hoca’da vs. bunları ayrıca bilâhare anlatırım diye düşünüyorum. Genellikle hep o günkü heyecanımı çok iyi hatırlıyorum — o daktiloların başına geçip yazma heyecanını. Kitabın içine fotoğraflar koymuştuk; o tarihlerde, 90’da yenilikçiydi o kitabın dizaynı. O konuda Semih çok özendi kitaba ve Metis’in de aslında –herhalde onlar da kabul edecektir– Metis’in de alâmet-i fârikalarından birisi oldu Âyet ve Slogan. Metis’in de tam yükseldiği bir döneme denk geldi; hani birlikte yükseldik diyebilirim. Bugünün şartlarında olsaydık, Âyet ve Slogan öyle iyi bir kitap olmazdı diye düşünüyorum. Çünkü mesela o tarihte internet olsaydı… internet çok iyi bir şey, aynı zamanda kötü bir şey. Ben o tarihte o kitabı insanlarla görüşerek yaptım. Satır satır kitaplar, dergiler okuyarak yaptım. Bayağı bir emek verdim. Hani böyle bir Google’a girip şunu yazayım, hemen karşıma onun kupürleri vs. çıksın — böyle bir şey yoktu. Önünüzde bir dergi yığını var, bir şeyler yazarken aklınıza bir şey geliyor ve o dergi yığını içerisinde onları aramanın keyfi bambaşka. Zaten genç gazeteci adaylarına da genellikle internetten ziyade kitaplarla, kütüphanede araştırma yapmalarını özellikle tavsiye ediyorum. Onun tadı bambaşka. Orada sahici bir şekilde bilgiye ulaşabiliyorsunuz. O tarihte İslâmcılık çalıştığım için çok sayıda insan bana –içeriden ve dışarıdan diyeceğim; içeriden derken: yakın çevremden; ya da dışarıdan derken: özellikle İslâmcılar, yani haber kaynaklarım–, hep benden kişisel bir serüven beklediler; yani mesela çok sayıda insan bana, İslâmcı olduğumu, İslâmcı olacağımı, hidâyete ereceğimi  vs. söylediler. Aynı şekilde İslâmcılar’ın içerisinde de böyle olmasını bekleyenler, umanlar, bunun için çalışanlar vardı; ama burada bir anımı anlatayım: Bir gün İsmet Özel’in Cağaloğlu’ndaki bürosunda, ofisinde oturuyordum. Hâlâ böyle bir ofisi var mı bilmiyorum. Uzun zamandır kendisini görmüyorum zaten. Orada başka birisi, üçüncü bir şahıs, İsmet Özel’e dönerek ve beni göstererek, benim İslâm üzerine, İslâmcılık üzerine çok meraklı olduğumu, araştırdığımı, okuduğumu, ama onlar gibi olmadığımı söyledi. Ve neden böyle olduğumu sordu. Aslında o soruyu İsmet Bey’e değil de bana soruyordu daha çok aslında. İsmet Özel de şöyle bir cevap verdi — meâlen aktarmak istiyorum: “Kim ki bizler hakkında, Müslümanlar ve İslâmiyet hakkında rahat rahat konuşuyorsa, araştırıyorsa, okuyorsa, tartışıyorsa, ondan bir şey çıkmaz. Hiç boşuna uğraşmayın. Ama kim ki korkuyorsa, bağırıp çağırıyorsa, onda belli ki bir şey vardır. Örtmek istediği bir şey vardır. İşte onun üstüne gidin, oradan bir şey çıkabilir” meâlinde bir cümle kurmuştu. Benim o zaman hükmümü vermişti diyeyim. İsmet Özel’in bugünkü hâli üzerine çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ama onu hep, o iyi şairin bütün şiirlerini okumuşumdur. Şiir Okuma Kılavuzu’nu hatmetmişimdir ve Âyet ve Slogan’ı yazma sürecinde de özellikle onun çıkmış olan kitaplarının –genellikle gazete yazılarının derlenmesiydi– hemen hemen hepsini okumuş birisiyim. Onu, İsmet Özel’i, öyle bir zaman diliminde buzluğa kaldırmayı tercih ediyorum. Bugünkü hâlini konuşmak istemiyorum. Evet, çok kişi benden bir değişim bekledi, mesela cezaevinden çok yakın bir arkadaşımın –sokakta, Beyoğlu’nda karşılaştık– bana ilk söylediği: “Ya, sen İslâmcı olmuşsun” demişti hiç unutmam. Hâlâ böyle düşünenler var. Şu anda mesela sosyal medyada bana, işte, İslâmcılığı bırakmış, bir anlamda Levent Gültekin gibi birisi olduğumu sananlar var. Ben de onlara her seferinde, “Ben Allah’a çok şükür elhamdülillah solcuyum” demekten imanım gevredi, onu söyleyebilirim. Tabii soldan gelen birisinin İslâmî hareketler üzerine çalışması ve İslâmcılar’ın da belli bir ilgisini görmesi, insanlarda bir şaşkınlık yarattı.  Âyet ve Slogan’ın aldığı tek ödülü Türkiye Yazarlar Birliği vermiştir, kitap çıktıktan hemen sonra. Türkiye Yazarlar Birliği bugün de İslâmî câmianın hâlâ en önde gelen kurumlarından birisidir. O ödül de zaten bunun o çevrede, o mahallede kitabın nasıl görüldüğünün bir tescili gibiydi. O dönemde zordu, bugün bambaşka bir zorluk var. Bugünkü kutuplaşmayla o günkü farklı mahallelerde yaşama meselesi kıyaslanamaz. O tarihlerde Türkiye çok hızlı bir dönüşüm ve demokratikleşme içerisindeydi, çoğullaşma içerisindeydi ve ben de bunun aslında ekmeğini yedim diyebilirim. Bu benim yaptığım bir şey değildi. Var olan bir değişime ayak uydurduğumu düşünüyorum. Onda da Nokta dergisinin çok büyük katkısı oldu, gerçekten onu kabul etmek lâzım. Öyle bir şey vardı, açılan bir Türkiye’ydi. Sürekli bir açılım içerisinde olan bir Türkiye’ydi. Şimdi kapanan bir Türkiye yaşıyoruz maalesef. Artık birbirinden farklı kesimlerin bir araya gelmesi, konuşması, sohbet etmesi, arkadaş olması giderek zorlaşıyor, iyice zorlaşıyor; ama hâlâ bunun mümkün olduğu alanlar var. Evet, söylenecek çok şey var; ama bir yerde kesmek lâzım. Âyet ve Slogan 30 yaşına bastı. Hâlâ piyasada satılıyor. Yeni baskılarından birisine Şerif Hoca, rahmetli Şerif Mardin bir kısa sunuş yazdı. O da benim için bir tür şeref madalyası gibidir. Ben öleceğim, ama galiba Âyet ve Slogan yaşamaya devam edecek. İlk, hatırlıyorum, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Columbia Üniversitesi’nin kütüphanesinde Âyet ve Slogan’ı görünce elim ayağım birbirine dolanmıştı. Bunun keyfi çok güzeldi. Daha sonra çok kitap yazdım, ama hiçbirisi Âyet ve Slogan’ın yerini tutamadı. Evet, kitap başka bir şey. Ne zamandır yazmıyorum. Yazar mıyım bilmiyorum. Çok kişi bu “Gomaşinen”leri kitap yapmamı söylüyor, belki onu yaparım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus