Berat Albayrak’ın istifası Erdoğan için bir fırsat mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Berat Albayrak’ın istifasının ardından Türkiye’de yeni bir dönemin başladığını düşünen veya böyle olmasını temenni edenlerin sayısı hayli yüksek. Acaba Erdoğan sahiden ülkenin normalleşmesini ister mi; istese bile bunu becerebilir mi?

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba iyi günler, iyi haftalar. Berat Albayrak’ın istifasının üzerinden bir hafta zaman geçti ve bu bir hafta zarfında Türkiye’de ekonomide ve hukukta özellikle reform ve hareketlilik, yeni bir seferberlik beklentisi var. Bunun sahici olabileceğini düşünenler var. Ben onlardan değilim. Bu yayında bunu anlatmaya çalışacağım.

Bugünün haberi tabii ki Ekrem İmamoğlu’nun Kanal İstanbul’a karşı çıkması nedeniyle hakkında bölücülükten soruşturma açılmış olması. Tam biz reform beklerken, birdenbire olmadık konularla devlet bildiğini okumaya devam edeceğini gösteriyor. Her neyse. Şimdi şöyle bir yaklaşım var: Berat Albayrak’ın istifası Erdoğan’a bir fırsat sundu ve Erdoğan bu fırsatı değerlendirerek birçok şeyi yapacak ve ülkeyi belli ölçülerde normalleştirmeye doğru gidecek diye bir beklenti var. Bunu pompalayanların büyük bir kısmının Berat Albayrak’ın istifasını 27 saat boyunca duyuramayan mecralar olduğunu bir kere unutmamak lâzım. Yani Berat Albayrak’ın istifasını söyleyemeyen, daha sonra söylediklerinde de istifa diyemeyip, yerine, “görevden affını talep etti ve kabul edildi” diyebilen kişilerin bize sunmaya çalıştığı bir gündem bu. Bu anlamda aslında çok sahici değil. Ama ayrıca birçok açıdan baktığımız zaman da bunun olabilmesi mümkün gözükmüyor. Her ne kadar ilk andan itibaren özellikle piyasaların belli bir heyecan yaşaması ve bu anlamda ekonomideki bazı sorunların, özellikle kur meselesinde Türk Lirası lehine birtakım gelişmeler olması ve ayın 19’unda yapılacak olan Merkez Bankası toplantısında faiz artırımı beklentisi… bütün bunlar tabii ki bir hareket getiriyor. Ama bunun kalıcı olabilmesi, bir normalleşme reformu olabilmesi mümkün mü? Erdoğan Berat Albayrak’ın istifasını bir fırsata çevirebilir mi? Bence çeviremez, çeviremiyor. Çevirmek istediğine de pek emin değilim. Birazcık burada mış gibi yapmak söz konusu. Bu da zaten özellikle 21. yüzyılın en temel olaylarından birisi: Yapmak yerine, mış gibi yapmak. Reform yapıyormuş gibi yapmak, seferberlik içerisinde oluyormuş gibi yapmak. Ama sonuçta eski yoldan yürümeye devam etmek. Çünkü bana göre bu yoldan dönüşün imkânı Erdoğan için yok. Bu yolun en temel özelliği, Erdoğan’ın bütün iktidarı kendi elinde toplaması. Normalleşmenin olabilmesi için Erdoğan’ın iktidar paylaşımına razı olması gerekiyor. Böyle bir şey olabilir mi?

İnsanlar, Naci Ağbal, Lütfü Elvan, Cevdet Yılmaz, Efkan Ala gibi son günlerde adı geçen birtakım isimlere bakarak Erdoğan’ın birtakım yetkilerini bu kişilere devredeceğini sanıyorlar, düşünüyorlar. Ve buradan Erdoğan’ın tekrar siyasete döneceğini, gerçek gündemle uğraşmaya başlayacağını tasavvur ediyorlar — ve bence büyük ölçüde de temenni ediyorlar. Bir kere öncelikle adı geçen kişilerin hiçbirisi AKP içerisinde aşağıdan yukarıya siyasetle mevkilere gelmiş insanlar değil. Bunların hepsi bürokrasiden devşirilmiş insanlar. Kendileri siyasî olarak Erdoğan’a ve İslâmî harekete yakın olabilirler — ki o da şüpheli. Ama bu kişilerin bu yerlere gelmeleri; daha önce AKP milletvekili olmaları, sonra bakan olmaları, şimdi tekrar Merkez Bankası’nın ya da Hazine’nin başına geçmeleri ya da AKP içerisinde Efkan Ala örneğinde olduğu gibi parti içerisinde üst düzey görevlere gelmeleri Erdoğan’a bağlı bir şey. Erdoğan istediği için buradalar. Kendileri çalışarak hak ederek geldikleri için değil. Yani Lütfü Elvan yerine Canikli’nin atanmış olması söz konusu olsaydı ne diyecektik? Bu sefer onu konuşacaktık. Burada Erdoğan’ın önünde çok da fazla olmayan seçenekler var ve bunların içerisinden birtakım yer değiştirmelerle daha fazla zaman kazanmaya çalışıyor. Bu kişiler mesela bir Faruk Çelik, Bülent Arınç gibi aşağıdan gelen insanlar değil. Refah Partisi’nin başından itibaren gelmiş, teşkilatlarda görev almış, ilçe yöneticiliği il başkanlığı yapmış kişiler değil. O tür kişilerin büyük bir kısmı parti içerisinde marjinalleştiler, dışlandılar; hatta önemli bir kısmı da ayrılıp kendi partilerini kurdu. Özellikle DEVA ve Gelecek partilerine baktığımız zaman, burada bu partilerde sahiden siyasetin içerisinden gelmiş kişilerin olduğunu görüyoruz. Erdoğan siyaseten kendini kanıtlamış kişileri tercih etmiyor. Dolayısıyla Naci Ağbal, Lütfü Elvan, Cevdet Yılmaz’la, Efkan Ala’yla siyasete dönüş söz konusu olamaz. Ben bunun mümkün olduğu kanısında değilim. Erdoğan bunların hiçbirisi ile iktidar paylaşmaz. Bunların hiçbirisi –başka isimler de ekleyebilirsiniz– Erdoğan’dan iktidar talep edemez. Verilen görevin nasıl yapılması gerektiği konusunda Erdoğan’ın görüşünü alırlar. O sınırların içerisinde davranmaya çalışırlar. Ve daha önceki örneklerde de olduğu gibi yanlış bir şey yapıp Erdoğan tarafından o görevlerden alınma ihtimallerini ortadan kaldırmaya çalışırlar. Siyasetçinin kendi emeği ve gücüyle bir yerlere gelmesinin yolu daha çok halktır, seçmendir. Ona öncelik verir; yaptığı işleri, attığı adımları, “Halk ne der? Seçmen ne der?” diye görür kabaca. Ama bu sözünü ettiğimiz, siyasete bürokrasiden gelmiş devşirilmiş kişilerin en önemli özellikleri, halktan ziyade kendilerini o noktaya getirenlere bakmaktır. Dolayısıyla bir normalleşmenin, tekrar siyasete dönüşün mümkün olacağı kanısında değilim. Kaldı ki Erdoğan’ın siyasete tekrar dönmesi konusunda ne yapılıyor mesela? Sanki iktidara yeni gelmiş gibi, 18 yıllık AKP iktidarı devrilmiş ve yerine AKP ile hiç alâkası olmamış birileri iktidara gelmiş gibi birtakım adımlar atmayı, seferberlikler yapmayı, yenileşmeyi, reform yapmayı vaat ediyorlar. Ama burada samimi, sahici değiller. Kaldı ki bunları çok yoğun bir şekilde konuşması durumunda, mesela yargı reformunu konuşması gerek. Türkiye’nin yargı reformuna çok ciddi ihtiyacı var. Çünkü Türkiye’de artık bir hukuk devleti yok. Tepeden tırnağa her şeyin değişmesi gerekir. Ama yargı reformu sahici bir şekilde masaya konup tüm tarafların konuşacağı bir ortamda bunu tartıştığınız andan itibaren, şu anda yargıda yaşanan her şeyin yanlış olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. Ekonomide de aynı şekilde bütün sorunları kabul etmek ve Türkiye’nin bir ekonomik krizin içerisinden geçtiğini kabul etmeniz, hatalarınızı kabule etmeniz anlamına gelir. Dolayısıyla buradan sahici bir sorgulama, sahici sorunların tespit edilip onların çözümü için kalıcı gerçekçi çözüm önerileri geliştirme sürecinin başladığını hiç sanmıyorum. Bunların dile getiriliyor olması bile aslında Erdoğan için çok sakıncalı bir şey bence. Çünkü Erdoğan’ın en büyük başarısı, bana göre, gerçek sorunları konuşmak yerine başka şeyleri konuşmak. Bunu gündem değiştirmesi anlamında söylemiyorum. Çünkü gerçek sorunlar üzerinden konuşmak Erdoğan’ın yapabileceği bir şey olmaktan çıktı. AKP’nin ilk yıllarında gerçek sorunları konuşup onlara çözüm öneren bir Erdoğan ve Erdoğan’ın kurmayları vardı. Ve o çözümler konusunda Türkiye’de özellikle AB sürecinde bayağı reformlar da yapıldı, bayağı değişiklikler de oldu. Çözüm süreçleri başladı, başka açılımlar söz konusu oldu. Ama belli bir andan itibaren bunların hepsi durdu. Bütün açılımlar kapandı ve artık Türkiye’nin sorunları konuşulmaz oldu. Bunun yerine milliyetçi bir dile dönüş, özellikle dış politikada hamaset ve dış politikada Suriye örneğinde sıklıkla karşımıza çıktığı gibi askerî dilden konuşma öne çıktı. Bugün Erdoğan bundan vazgeçer mi? Çok emin değilim. Bundan vazgeçtiği zaman, işte o zaman, muhalefetin önüne çok geniş bir alan açmış olur. Sorunların Erdoğan tarafından kabulü muhalefetin varlığının, muhalefetin iddialarının meşruluğunu gündeme getirir. Ve bence böyle bir durumdan en çok istifade edecek olanlar AKP’den kopmuş olan DEVA ve Gelecek partileri olur. Ben bunun çok uzun süreceği kanısında değilim. Erdoğan’ın ekonomideki, demokraside ki vs. sorunları ciddi bir şekilde gündeme getirebileceği kanısında değilim.

Bir diğer yanlış — ki bunu sık sık vurguluyorum: Genellikle Türkiye’de Erdoğan’dan başka kimseye güç atfetmeyen çevreler var. Ve bu çevreler özellikle muhalefette çok baskın. Dolayısıyla onun en çaresiz kaldığı anda dahi can havliyle yaptığı hamlelerden, biraz olsun nefes alabilmek için yaptığı, gösterdiği çabalardan çok büyük politikalar çıkartmaya çalışan çevreler var. Şu anda Erdoğan’ın Berat Albayrak olayının ardından düştüğü çaresizliği doğru dürüst konuşamadan, onun nasıl buradan bir sıçrama yapabileceğini konuşan bir Türkiye tablosu ile karşı karşıyayız — ki bu hiç gerçekçi değil. Ve bu tablonun çiziminde özellikle kendini muhalefette tanımlayanların çok etkili bir şekilde yer alması işin ayrıca garip bir yanı. Burada tabii ki şöyle bir husus var: Bütün bu krizlerden muhalefet partilerinin yeterince istifade edemiyor olmasından hareketle bir ölçüde bunu yapıyorlar. Ama şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Berat Albayrak’ın istifası, önceden çalışılıp hazırlanmış, Erdoğan’ın istediği bir şey değildi. Henüz bu olayın detaylarını bilmiyoruz, öğrenecek miyiz? Ona da emin değilim. Ama Berat Albayrak’ın istifası aslında Erdoğan için yolun sonuna gelinmiş olunduğunun en içeriden tasdikiydi, onaylanmasıydı. Bu aslında filmin bittiğinin işaretiydi. Biz filmin bittiğini konuşmadan, filme –27 saatlik– bir ara verilmiş gibi görüp, filmi kaldığı yerden daha heyecanlı bir şekilde seyredeceğiz zannına kapılıyoruz — ki bunun hiç de gerçekçi olduğu kanısında değilim.

Tabii burada bir önemli soru daha var. Devlet Bahçeli hiçbir açıklama, mesaj vermedi. MHP’den herhangi bir açıklama görmedik. Bu da apayrı bir soru. Geçen cumartesi yaptığımız yayında Burak Bilgehan Özpek, Cumhur İttifakı’nın ömrünün çok uzun olmadığını düşündüğünü söylemişti. Bu konu üzerinde gerçekten düşünülmesi gerek. Ve muhtemelen bir sonraki yayında bu konuyu ele alacağım. Muhtemelen yarın “Cumhur İttifakı’nın bir geleceği var mı?” konusunu değerlendirmeyi düşünüyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus