Jean-Pierre Dupuy: Çöküşbilimcilere ve mutlu mesut iyimserlere karşı, aydınlanmış felâket tellâllığını tekrar vurgulamak şart

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bundan yirmi yıl önce Jean-Pierre Dupuy tarafından kuramlaştırılmış olan “aydınlanmış felâket tellâllığı” bugün çok sayıda yanlış anlamaya konu oluyor. Bunu tekrar anlamlandırmak için, birbirine bakan aynalar gibi konumlanan tutumlarıyla felâketin vuku bulmasına en emin yolu açan çöküşbilimcilerle mutlu mesut iyimserlerin eleştirisini cepheden yürütmek gerek. Yapılması gereken, iki yaklaşımı üst üste bindirmektir: Caydırıcılık işlevini görebilsin diye felâketin oluşuyla üst üste binen yazgısal bir geleceği, umudu muhafaza etmek için de bunun olmayışını îlân etmek.

Jean-Pierre Dupuy’nin 11 Kasım 2020’de aoc.media’da çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Jean-Pierre Dupuy

Çöküşbilimcilere AOC’de yönelttiğim epey radikal eleştiri, görüldüğüne göre şaşırtmış, hatta şoka uğratmış. Ben de en az onlar kadar “felâket tellâlı” yerine konurdum. Olumlu bir biçimde zikredilmez miydim? Şu işe bakın ki şimdi haşlayarak onlardan uzaklaşıyor, hizmet etme niyetinde oldukları davaya saygınlık kaybettirmekle suçluyorum onları. Aslında AOC editörleriyle, mübarek körler diye adlandırdığım mutlu mesut iyimserlerin, militanca felâket inkârcılığı yapmalarıyla bârizi inkâra, yani intiharca bir yarışa atılmışlığımızın inkârına sürükleyen herkesin, en az diğeri kadar sert eleştirisi olan ikinci bir makaleyle o söylediklerimi dengelemek üzere mutabık kalmıştık.

“Mutlu mesut iyimserler”in eleştirisi

Çalışmalarını okudum ve afallayakaldım bunlardan. Bu kitapların çoğu o kadar utanç verici biçimde kötü ki, adlarını [1] ve yazarlarını anmak onları fazla onurlandırmak olur. Felâket tellâllığını eleştirmek için cahil, dürüstlükten uzak ve aptal mı olmak lâzım yani? Ekoloji nefreti, üstelik tanınmış eserlere de sahip olabilen yazarlara her tür eleştirel gücü ve her tür meslek etiğini kaybettirecek kadar sinsi mi?

Bütün felâket tellâllığı eleştirilerinin aynı soydan olmadığını hemen belirteyim. İçlerinde en sağlamları, en müşkülpesent akılcılık normlarına bağlı kalarak, karşımızdaki korkunç gerçeklikle yüzleşmek için ısrar eden benim gibilere yöneltilen ciddi bir meydan okumayı temsil ediyorlar [2].

Çöküşbilimcilerle felâket inkârcıları arasında bir karşılıklı aynalar oyunu oluşmuştur. Âdeta çöküşbilimciler felâket inkârcılarının en radikal eleştirilerine hak verir gibi olup bitmektedir her şey. Şayet felâket tellâlları var olmasaydı, felâket inkârcıları onları yine bulup çıkarırdı. Bu inkârcıların karşılarındakileri daha iyi bozuma uğratabilmek için suç üstlendiriciliği gerçek olmuştur. Fakat, uçlarla hep olduğu gibi, temas noktaları belirmektedir. En azından üç tane görüyorum.

İlk olarak, hâlihazırdaki tüm taraflar felâket tellâllığının tek bir biçimi olduğunu düşünme eğilimindedir; yani çöküşbilimin herhangi bir varyantı olduğunu. Çöküşbilimciler adına şaşırtıcı olacak bir şey değildir bu. Ama onları eleştirenler için de aynı şey geçerlidir. Sanki akılcı ya da “aydınlanmış” bir felâket tellâllığı olamazmış gibi.

İkinci temas noktası, her iki tarafın da bugün bir belâ kâhininin paradoksal rolünü düşünmedeki aczleridir. Hepsi felâket tellâllığının Alman kurucuları Hans Jonas ve Günther Anders’ten aşağıdaki gibi alıntılar sıralarlar:
Hans Jonas: “Belâ kehâneti, gerçekleşmesinden kaçınmak için yapılır; daha sonra en beterin gerçekleşmemiş olduğunu hatırlatarak muhtemel alarm vericilerle dalga geçmek adaletsizliğin daniskası olurdu: Meziyetleri yanılmalarında olabilir [3].”
Günther Anders: “Bizim Yahudi-Hıristiyan kıyâmet habercilerinden farkımız, onların ummuş olduğu sondan çekinmemizde değildir sadece; bilhassa bizim kıyâmet tutkumuzun kıyâmeti engellemekten başka hedefi olmamasındadır. Biz haksız çıkalım diye kıyâmetçiyiz. Şurada, gülünç ama daima ayakta olmamızın zevkine bir kere daha varmak için [4].”

İyimserlerin zikrettikleri ama saygı duymadıkları bu felsefeye göre, çöküşbilimcilerin, kesin olduğuna hükmettikleri kıyâmeti engellemek için hiçbir şey yapmayarak “çöküş” vuku bulmasın diye dövüşmekten vazgeçmiş oldukları söylenebilir.

Felâket tellâllığı eleştirilerine gelince, îlân edilen felâket karşısında, bilinçleri uyandıran kişinin ne ölçüde bir trajedi yaşadığını çoğu zaman kestiremezler: Şâyet etkili olmak, kelâmıyla felâketin vuku bulmamasını sağlamak istese, tam da bu kelâm yüzünden gerçekleşmeyeceğini bildiği bir geleceği [5] kamuya açıklamasının gerekmesi anlamında sahte bir peygamber olmalıdır [6]. 

Son olarak, hem kasvetli felâket tellâlları hem de mutmain körler, uçuruma gidişi kendileri hızlandırmaktadır; birinciler bunu durdurabileceğimizi dışlayarak, ikinciler ise kafalarını başka tarafa çevirerek.

Jonas ile Anders’in öğütlediği kehânet tipinin içerdikleri nasıl tahlil edilir öyleyse?

Bugün ilke hâline gelmesiyle güç kazanan kitlesel önlem örneğini de ekleyebileceğimiz, felâkete dönüşmesi mümkün bir geleceği insanlara davranışlarını değiştirtecek şekilde îlân etmenin başlı başına hiçbir mantık ya da metafizik sorunu çıkarmadığını kaydedelim. Öngörü, kamusal bir söylemde ifade edildiği vakit, geleceğin ne olacağını îlân eder; ama özneler davranışlarını değiştirmedikleri takdirde ne olacağını… Peygambercilik oynamak hiç ona düşmez.

Bir peygamberi peygamber yapan nedir öyleyse? Olacak tek geleceği îlân eden kişi olarak sunar kendini o; terimin Latince ve İngilizce anlamında “actuel” (fiilî) diye adlandırabildiğimiz gelecektir: Hans Jonas usûlü peygamberlik o zaman, M.Ö. 8. yüzyıldaki Kitab-ı Mukaddes peygamberi Hz. Yunus’un [7] hikâyesinin hârikulâde biçimde gösterdiği gibi, aşılmaz bir sorun çıkarmaktadır.

“Ve Amittay’ın oğlu Yunus’a Rabb’in şu sözü geldi: ‘Kalk, Nineve’ye, o büyük şehre, git, ve ona karşı çağır; çünkü onların kötülüğü benim önüme kadar çıktı’. Fakat Yunus Rabb’in önünden Tarşiş’e kaçmağa kalktı.” (Yunus, Bap 1, Kitabı Mukaddes Şirketi, 1988, s. 874)

Tanrı Yunus’tan, Rabb’in Yüzü önünde günah işlemiş olan Ninova’nın düşeceği kehânetinde bulunmasını ister. Peygamberliğin îcabını yapmak yerine Yunus kaçar. Neden? Bu aşamada, soru cevapsızdır. Hikâyenin devamını herkes bilir: Onu Tarsis’e (Cebelitarık Boğazı) götüren yabancı gemiye biner, cezalandırıcı büyük fırtınaya yakalanır, kura çekimiyle Yunus’un suçluluğu açığa çıkar, Yehova’nın gazabını yatıştırmak için tayfalar tarafından güverteden denize atılır, merhametli büyük balık tarafından yutulur ve sonunda, üç gün üç gece geçtikten sonra, kuru toprağın üzerine kusularak çıkarılır. 

Ama hikâyenin sonu hatırlarda mıdır? Yunus’un Tanrı’ya niçin itaat etmediği yalnızca orada anlaşılır. Yunus, etkili bir peygamber olarak, kehânette bulunsa neler olup biteceğini öngörmüştür! Olup bitecek olan, şimdi olandır; oysa Yehova, ikinci kez, ona Ninova’nın düşeceği kehânetinde bulunmasını emreder; itaat etmemesinin ona nelere mal olduğunu bu sefer anlayınca, yumuşar. Ninovalılar tövbe ederler ve Tanrı onları bağışlar. Siteleri esirgenecektir. Ama Yunus için, onun “çok gücüne giden” acı bir başarısızlıktır bu, diyor bize metin.

Bu kehânet tipi hakkında, kendi kendini gerçekleştiren kehânetten söz edildiğindeki gibi, onun da kendi kendini sakatladığı söylenebilir. Geleneksel kâhin, mesela Kitab-ı Mukaddes kâhini, kehânetinin doğası ne olursa olsun, göz önünde olan, büyük itibar sahibi bir kamu insanıdır; herkes onun doğru olduğuna inanılan sözüne büyük dikkat gösterir. Tanrının işitilmemeye mahkûm ettiği Truvalı Laokoon’un ya da kızkardeşi Kassandra’nın tam tersidir.

Hakiki bir peygamber olmak istiyorsa, peygamber, geleceği îlân ederken, sözünün insanların tutumu üzerindeki etkisini hesaba katmalıdır. Öyle bir gelecek îlân etmelidir ki, onu dinleyenlerin tepkileriyle birlikte üreyen bir gelecek vuku bulsun, ya da, her halükârda, bunun gerçekleşmesine o tepkiler engel olmasın. Matematikte, mantıkta ve metafizikte bir sâbit nokta arayışı diye adlandırılandır bu. Bu sâbit nokta tipi dışarıdan verilmez (Leibniz’de Tanrı gibi, bkz. Michel Serres’in ilk seçkin çalışmaları); peygamber ile onun hitap ettiği halk arasındaki ilişkiler sisteminden temâyüz eder. Bu sâbit nokta tipine işaret etmek için “iç kaynaklı/endojen sâbit nokta” deyişini önerdim [8].

Başka bir deyişle, peygamber, sâbit yani etkenlerin eylemlerinden bağımsız bir gelecek îlân etme iddiasındadır; eninde sonunda yazgısal bir gelecektir yani; oysa gerçekte, bir kez îlân edildikten sonra etkenlerin tepkisiyle doğacak bir gelecekle yetinmeyi hesaba katmıştır. Etkenler böyle bir şemanın parçası olduklarını bilmedikleri için bu usûl daha da iyi işlemektedir. Şayet peygamber sâbit bir noktada yetinmişse, şimdiye dönüşen gelecek onları yalanlamayacaktır. Üstelik bir de bu gelecek, ya iyi olduğu için ya da bir yıkımı bertaraf ettiği için peygamberin varmak istediği gelecek ise, peygamberden şüphe etmek kimin aklına gelir? İyi yönde gitmek için metafizik bir dolambaca başvurmuş olacaktır.

Başka deyişle, peygamber kendi kendini gerçekleştiren kehânetin mantığına güvenir. Belâ kâhininin yüzleşmesi gereken meydan okuma o zaman kendi tekilliği içinde belirir: Kendi kendini sakatlayan bir kehânetin doğasındaki bir sorunu, kendi kendini gerçekleştiren kehânet bakımından çözmelidir. 2002’deki “Aydınlanmış Felâket Tellâllığı” üzerine kitabımdan beri kendime saptadığım hedeftir bu; Jonas’tan da Anders’ten de bu noktada uzaklaştım; onlar, peygamberi gülünç duruma düşüren, ama yaşamı kurtardığı için mağrur da kılan, kendi kendini sakatlayan kehânet evresinde kalmışlardı. Anlatmakta başarısız kaldığım temel bir noktadır bu; çünkü beni hâlâ Jonas’la yan yana getiriyorlar ve bunu istemezdim. Daha iyisini yapmayı denemek için, AOC’nin beni ağırlamasından istifade ediyorum.

Kendi kendini sakatlayan kehânet, kendi kendini gerçekleştiren kehânete indirgenebilir mi?

Şimdiye dek, geleceği de dahil olmak üzere hakkında her şeyi bilip yazgısını okuyacak kadar yakın olduğu grubun dışındaki, biraz Rousseau’nun Yasakoyucusu tarzındaki mücerret peygamberin durumunu göz önüne aldık. İçinde bizzat grubun, ya da her halükârda temsilcilerinin grup nazarında peygamber rolüne büründüğü bu şekillenmenin çok daha demokratik bir versiyonu vardır. Bu durumda, geleceği önceden söylemek (yıldızlarda yazılıymış gibi: kadercilik/fatalizm) ya da onu kendine hedef saptamak (iradecilik), bir yandan çelişik kalırken çakışmaktadırlar da.

Bir kez karar kılındıktan sonra, geleceğin nedenselliğe bağımlı olduğunu herkesin bilmesine rağmen hepsi o geleceği dokunulmaz, yani hâlihazırdaki eylemlerden bağımsız, sâbit bir işaret noktası yerine koyduğuna göre [9], hepsinin geleceği elzem gördükleri söylenebilir [10], ama bu geleceği bir yazgı hâline de getirmezler: Kendi kendilerine saptadıkları için hepsinin kabullendiği [11] bir sözleşmedir bu [12].

Mücerret bir peygamberin durumunda bu sözleşmenin herhangi bir şey olamayacağı bârizdir herhalde. Sözleşme ancak “işi kıvırırsa”, gözleme direnirse, “tutabilir”: Bildirilen geleceğe tepkiler, bu geleceğin nedensel gerçekleşmesine engel olmamalıdır. Başka deyişle, iç kaynaklı bir sâbit nokta olmalıdır sözleşme. Olumlu durumda, örnek olarak aldığım Fransa’nın Beş Yıllık Planı’nın düsturu şuydu: İstişâre ve inceleme yoluyla geleceğin, gerçekleşmesini arzulatmaya yetecek ve buna varılabileceğini düşündürtecek kadar inanılırlık sunan çekici bir sûretini elde etmek. İşi kıvırma, meselenin olmazsa olmazıdır, aksi takdirde herhangi bir ütopya işi görürdü.

Belâ kehânetindeki paradoksal mantık sorununu bu şekillenme üzerine oturtuyorum. Felâket kehânetinde bulunmanın, felâketten kaçındıran ve îlânıyla bu kaçınmadan yana olan davranışlara yönelten elzem bir gelecek îlânı şeklinde yapılması mümkün müdür? Kendi kendini sakatlayan kehânet, kendi kendini gerçekleştiren kehânete hakikaten indirgenebilir mi?

Önceden de gördüğümüz gibi, gelecek kehânetiyle ilişkinin iki zıt tipi çok büyük bir felâket ihtimalini güçlendirmeye yöneltirler. Mutlu mesut iyimserlerin kehânetle ilişkisinde, insanlığın en beter durumlardan daima çıkmış olmasını isteyen ilkenin lütfuyla, etkenler ne yaparsa yapsın her halükârda işler hallolacak gibidir. Çöküşbilimcilerce temsil edilen kasvetli felâket tellâllarının kehâneti ise, onların çöküş diye adlandırdıkları olayı kesin diye îlân eder. Her iki durumda da, etkenler âtıllaştırılarak olayın muhtemelliğinin kuvvetlendirilmesine katkıda bulunulur; fakat ikinci durumda kehânet yönündeyken, ilk durumda aksi yöndedir.

Bu ikili çıkmazı, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinde Alman filozof Karl Jaspers’ten iyi ifade eden çıkmamıştır: “Bir savaşın kesin elikulağında olduğunu kabul eden kim olursa olsun, tam da bu konudaki eminliğiyle onun başlamasına katkıda bulunur. Barışın kesin olduğunu kabul eden de kim olursa olsun, bunu tasa etmeksizin davranır ve istemeden bizi savaşa sürükler. Ancak tehlikeyi gören ve onu bir an bile unutmayan kişi, akılcı davranma ve onu defetmek için imkân dahilindeki her şeyi yapma kudretinde olduğunu gösterir. [13]”

Felâketin vuku bulma noktasında olduğu kehânetinde bulunmak, onun başa gelmesine katkıda bulunmaktır. Mutlu mesut iyimserlerin yaptığı gibi onu sessizlikle geçiştirmek ya da önemini küçültmek de aynı sonuca götürür. Bu iki yaklaşımı da bir arada götürmek gerekirdi: Caydırıcılık işlevini görebilsin diye felâketin oluşuyla üst üste binen yazgısal bir geleceği, umudu muhafaza etmek için de bunun olmayışını îlân etmek. Kuantum mekaniğinde bu tipte bir üst üste bindirme, bir belirsizliğin (Almanca Unbestimmtheit) işaretidir. Burada çok fazla sorun çıkarabilecek bir benzetme aramak istemesem de, böylesi bir geleceği nitelendiren köklü/radikal kararsızlık tipine işaret etmek için bu terimi kullanmayı önerdim. İhtimalleştirilebilir değildir, zira ihtimaller dağılmaları önceden varsayar; oysa elzem bir gelecek ancak birleşmeler yaşar. Ayrıca felâkete atfedilen “ağırlık” mümkün mertebede az, uçucu, ya da nükleer bir dünya savaşı gibi çok büyük bir felâket durumunda azıcık olmalıdır. Belâ kâhini azıcık bir sapmayla programını yerine getirmiş olacaktır o zaman [14].

Hem elzem hem belirsiz bir geleceği nasıl düşünmeli?

Meseleyi odaklamaya çalıştığım bu yazıyı bağlarken sorduğum son soru en müşkülü [15]. Karşımıza nice meydan okuma çıkardığından, tek başıma yürütmediğime sevindiğim araştırmalara konu oluyor. Belirsizliği gerçek kılan halleri üst üste bindirmenin muhtelif şekilleri var. Geçmiş çalışmalarımdan iki çeşit örnek vermekle yetineceğim burada.

Önce, nükleer strateji uzmanlarının âşinâ oldukları near miss [ramak kala] (ya da near hit [yakın vuruş]) kavramı. Soğuk Savaş sırasında, ama daha sonra da, onlarca kez bir nükleer savaşın patlamasından “kıl payı” kurtulduk. Bunu caydırıcılığın alacak hanesine mi borç hanesine mi yazmalıyız? Aynı anda iki cevap da doğrudur. McNamara caydırıcılığın işe yaramadığı sonucuna varıyor. Capcanlı bir ifadeyle, “We lucked out” (Şansımız yaver gitti) diyor bu konuda.

Sonuca alelacele varmak olmuyor mu bu? Aksine, nükleer kaplanla bu mükerrer flörtün, vuku bulmamış o kıyâmetler dizisinin, alışkanlık, büyüklenme, ilgisizlik, kinizm, aptallık ve en beterinden esirgeneceğimize mutlu mesut inanma tehlikelerinden bizi korumuş olduğu söylenemez mi? Kara deliğe ne fazla yakın, ne fazla uzak; ya da uçuruma hem yakın hem mesafeli olmak… Soğuk Savaş’tan çıkarılacak ders bu gibi görünüyor.

İç kaynaklı sâbit nokta, vuku bulmamış ama ramak kalmış bir kıyâmettir burada. Brezilya doğumlu kızımın 31 Mayıs 2011’de Air France’ın Rio de Janeiro-Paris AF 443 sayılı günlük seferini yapan uçakta, yani aynı uçuşta denizde kaybolan uçaktan bir gün önce bulunmuş olması beni hâlâ sarsıyor. Ama uçağın düşüşünden bir hafta, bir ay ya da bir sene önce bu uçakta seyahat etmiş olsaydı, geçmişe dönük korkum aynı olur muydu? Felâket vuku bulmadı, bu her gün tekrarlanıyor, aksi takdirde havacılık sanayiinin işi bitmiş olurdu. Near miss [Ramak kala] ise başka şeydir. Felâketin yokluğunun altında, bizzat felâketin imgesi vardır; bir varlık-yokluk diye adlandırılabileceğimiz oluşturucu bütün.

Philippe K. Dick’in “Minority Report” (Azınlık Raporu) öyküsü, Voltaire’in Zadig’inin içerdiği bir fikri geliştirir ve burada incelediğimiz paradokslara bir başka şekilde örnek oluşturur. Gelecekteki polis, bugün dünyanın çeşitli kentlerinde kullanıldığı gibi, saptanan bir mıntıkada işlenecek tüm suçları öngörücü bir polis temsil edilmektedir burada. Suçlunun suçunu işlemesine engel olmak için son anda müdahale eder bazen; suçlu, “Ama ben bir şey yapmadım ki!” der; polis ise, “Ama yapacaktınız” diye cevap verir. Ötekilerden daha fazla metafiziğe meraklı bir polis memurunun şöyle bir sözü var: “Vuku bulmasını engellersek gelecek olmaz!”

Ama ben burada öykünün adı üzerinde durmak istiyorum. “Azınlık Raporu” dünyanın her tarafında çok sayıda önemli kurumun başvurduğu bir uygulamaya göndermektedir; mesela ABD’deki Yüksek Mahkeme’de ya da Fransa’daki Danıştay’da, bir karar oybirliğiyle alınmadığında, çoğunluk görüşü olduğu için Mahkeme ya da Danıştay kararına dönüşen görüşün yanına, azınlığın görüşü de iliştirilir. Dick’in öyküsünde, kehânette bulunanlar Precogs (Pre-cognition’dan – Ön-sezi) adında bir Parcae üçlüsüdür [Roma mitolojisinde insanın yazgısını doğumundan ölümüne belirleyen tanrıçalar – Ç.N.]. Üç çok ilginç bir sayıdır, zira ya üç Parcae mutabık olurlar, ya bire karşı iki olurlar. Bir azınlık varsa, ancak bir unsuru kapsayabilir. Bunun görüşü verilen görüşe ek olarak belirir, aksini söylemesine rağmen kararda pay sahibidir de [16].

Önceden görülen ama tarihi bilinmeyen bir felâket karşısında kehânet buna benzemelidir işte: Belâ orada ancak bir mutluluk ilânının filigranında göstermelidir kendini — o mutluluk ise beladan kaçınmaktan ibarettir. Mutluluğun belayı kapsarken (contenir) bir yandan da onun tersi olduğu söylenebilir — “contenir” fiilinin iki anlamıyla: içermek ve durdurmak anlamıyla.

[1] Bu başlıklar ya da alt-başlıkların hepsinin biçimi aynı, “Kıyâmet Mevzuunu Artık Kapatmak İçin” (« Pour en finir avec l’apocalypse »), “Felâket Tellâllığının Akılsızlığına Dur Diyelim” (« Halte à la déraison catastrophiste »), “Dünyanın Sonu Hemen Gelmeyecek” (« La fin du monde n’est pas pour tout de suite ») tarzında (var olmalarının mümkünlüğü konusunda bir önyargım olmadan uydurduğum başlıklar bunlar).

[2] İçlerinde, çoğu esaslı noktada mutabık kalmasam bile bana yardımcı olan eleştirileri getiren düşünürler arasında : Catherine Larrère, Michael Foessel, Luc Ferry, Gérald Bronner, Hicham-Stéphane Afeissa ve birkaç kişi daha.

[3] Hans Jonas, Le Principe Responsabilité. Une éthique pour la civilisation technologique, Paris, Flammarion, Coll. Champs, 1995, s. 233 (Almancası:Das Prinzip Verantwortung: Versuch einer Ethik für die technologische Zivilisation. Frankfurt/M. 1979. Neuauflage als Suhrkamp Taschenbuch, 1984). Altını çiziyorum.

[4] Günther Anders, Le temps de la fin, L’Herne, 2007, s. 88 (Almancası:Endzeit und Zeitenende. Gedanken über die atomare Situation. C. H. Beck, München 1972). Altını çiziyorum.

[5] Bu anlamazlık hayli farklı iki kitapta sergilenmektedir. Denemeci Pascal Bruckner, Le fanatisme de l’apocalypse (“Kıyâmetin Fanatizmi”, Grasset, 2011) adlı yergisinde, kopma noktasına hayli hızlı varan bir tekniği bıktırasıya kullanır: Ortadaki hedeflerin önemi önünde kendini ufaltması gerekirken, anlamadığıyla alay eder. Yukarıda aktardığım Anders’in alıntısına atıfta bulunarak, tevâzuun bu işle hiç alâkası olmadığını ve etkili peygamberin hakikaten kendini haksız çıkmaya mahkûm ettiğini kavramaksızın, bunda sahte bir tevâzu gösterisi görür. Jonas’ı zikrederken, benim de yaptığım gibi, “Kazanmak kaybetmek olacaktır, ama kaybetmek kazanmaktır” diyerek, belâ kehânetindeki kötücül mantığı anlamaktan âcizâne istihzâya başvurur. Michaël Foessel’in kitabı Après la fin du monde. Critique de la raison apocalyptique, (“Dünyanın Sonundan Sonra. Kıyâmet Aklının Eleştirisi”, Seuil, coll. Points Essais, 2012/2019) başka bir işçiliktedir; bu sefer hakiki bir felsefe kitabıyla karşı karşıyayızdır. Bununla birlikte, Foessel felâket tellâllarına, “çağdaş kıyâmetçinin haksız çıkma tutkusuyla canlandığı”nı söyletir. (s. 30). Hayır, bugünün akılcı felâket tellâlı gülünç duruma düşmeye hiç meraklı değildir: Bunun bedeli kötü görülmek, yani sahte peygamber gibi görülmek bile olsa felâketten kaçınmayı ister. Bu hiç aynı şey değildir!

[6] Kitab-ı Mukaddes bahsinde, Tesniye bölümü hakiki peygamberi tanımada tek sahici kıstasın onun sözünün yerine gelip gelmediği ve kehânetinin doğru çıkıp çıkmadığı olduğunu öğretir bize: “ ‘Ve Rabbin söylemediği sözü nasıl bilelim?’ diye yüreğinden dersen; peygamber RABBİN ismile söylediği zaman, o şey olmaz, ve çıkmazsa, RABBİN söylemediği şey odur; peygamber küstahlıkla söylemiştir, ondan yılmayacaksın.” [Tesniye 18: 21-22]. Kehânetin gerçekleşmemesi onun tanrısal kökenli olmadığının kanıtıdır. Laik bir dünyada, bu aynı kıstas şarlatanları diğer kâhinlerden ayırt etme hizmeti görebilir.

[7] Hans Jonas’ın Yunus [Batı dillerinde Jonas] ile aynı adı taşıması, tarihin sarsıcı cilvelerinden biridir.

[8] Bkz. Jean-Pierre Dupuy, Introduction aux sciences sociales. Logique des phénomènes collectifs, Ellipses, coll. Cours de l’École Polytechnique, 1982.

[9] Felsefede, gelecek, nedensellikle bağımlı olmasına rağmen hâlihazırdaki eylemlerden karşıolgusallıkla (contrefactuellement) bağımsızdır, denirdi. Böylesi bağımlılıklar arasında paralellik olmaması, mantıksal bir imkânsızlıkta tökezlemez.

[10] Geleceğin elzem olduğunu söylemek, oradaki bütün müstakbel olayların vuku bulma lüzumu olduğunu söylemektir: Vuku bulmamaları imkânsızdır. Geleceğin elzem olduğunu söylemekle hiçbir zaman vuku bulmayacak her olayın imkânsız olduğunu söylemek eşdeğerdir — ama bu başka bir ispat gerektirir.

[11] L’Avenir de l’économie (“Ekonominin Geleceği”, Flammarion, 2012) adlı kitabımda, bu toplumsal düzenleme şekline “gelecek yoluyla eşgüdüm” adını verdim.

[12] David Hume’dan sonra, bu terime David K. Lewis tarafından, Convention (Wiley-Blackwell, 2008) kitabında verilen teknik anlamda.

[13] Karl Jaspers, Von Ursprung und Ziel der Geschichte (“Tarihin Kökeni ile Amacı”), Munich/Zürich: R. Piper & Co. Verlag, 1949. (Çevirip altını çiziyorum).

[14] Düşüncemin aşamalarına damga vuran üç kitap: Pour un catastrophisme éclairé, 2002, op. cit.; L’Avenir de l’économie, 2012, a.g.e.La Guerre qui ne peut pas avoir lieu, Desclée de Brouwer, 2019.

[15] Lüzum, Bergson’daki imkân gibi, ancak geçmişe dönük olabilir. Vuku bulan bir olay elzem hâle gelir; sadece geçmişe girdiği için değil, her zaman elzem olacağı doğru hâle geldiği için.

[16] Bu paradoksal çehre tam da rahmetli antropolog ve sosyolog Louis Dumont’un “karşıtın kapsanması olarak hiyerarşi” diye adlandırdığı çehredir. Bkz. Louis Dumont, Homo Hierarchicus, Gallimard, 1967 ; ayrıca Coll. Tel, 1979.

Jean-Pierre Dupuy

ABD’de Stanford Üniversitesi’nde profesör

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus