Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (42): Cumhur İttifakı’nda kim ne kazanıyor, ne kaybediyor? AKP’de tasfiyeler, Katar’ın Türkiye ilgisi & salgın gerçekleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba, Ruşen.

Çakır: “Haftaya Bakış”ta Kemal Can’la birlikte yine karşınızdayız. Ama stüdyoyu kapattık, evlerden yayın yapıyoruz. Kemal zaten hep evdeydi. Ben de evdeyim. Kemal, bu hafta bayağı konu birikti. Ama en sıcağıyla başlayalım: Cumhurbaşkanı Erdoğan, koronavirüs konusunda sorumluluğu Bilim Kurulu’na atmış. Pozitif şeyler kendisinde, negatif şeyleri dağıtabildiği kadar herkese dağıtıyor. Kılıçdaroğlu’nun meşhur lâfı gibi soralım: “Böyle bir şey olabilir mi?” Hatta daha önce Berat Albayrak konusunda yapılan bir spekülasyon vardı ya hani; “Erdoğan Merkez Bankası rezervlerinin eridiğini bilmiyormuş, onu duyunca Berat Albayrak vs…” spekülasyonu var ya. “Salgın konusunda da gerçek rakamları Erdoğan’dan gizliyorlarmış, sonra rakamlar çıkınca çok kızmış” diye espri yapıyorlar. Bunu ciddi ciddi savunanlar da olabilir. İstanbul Belediyesi’nin açıkladığı vefat sayıları olmasaydı, biz hâlâ 100, 200 vefat, hasta sayısı ise 2000, 3000, 5000 diye gidecektik. Vakalar açıklanır açıklanmaz, Türkiye, tekrar Avrupa’nın birincisi ya da ikincisi, dünyanın da ilk beşine girdi. Ne zamandır da böyle. Bu, bir günde olmuş bir şey değil. Hepimizi bayağı güzel kandırdılar. Bir de, rakamlar yükselince, daha doğrusu yüksek rakamlar açıklanmaya başlayınca, insanlar işin ciddiyetini anlayıp daha dikkatli olmaya başladılar. Gerçek rakamlar baştan verilmiş olsaydı, insanlar herhalde biraz daha dikkatli olurdu — ki son gelen haberlere ve rakamlara göre, vefat sayıları neredeyse adım adım 200’e yaklaşıyor. Kötü bir durumdayız. Şimdi bütün sorumluluk Bilim Kurulu’nda. Bilim Kurulu üyeleri arasında, “Bizim de vakaları öğrendiğimiz iyi oldu” diye açıklama yapanlar var. Onlardan da rakamlar gizleniyormuş. Sonuçta, salgında hastalananlar ve hayatını kaybedenler sorumlu tutulacak gibi abes bir durum var.

Can: Zaten aslında öyle. Önlemlerden Bilim Kurulu sorumlu. Önlemlere uymayıp hasta olmaktan da insanlar sorumlu. O zaten daha önce de söylenmiş ve insanlara ihale edilmiş bir şey. Aylar önce, o zaman Bilim Kurulu’ndan insanlar televizyonlara çıkıp konuşmaya başladığında, ben birkaç yazı yazmış, birkaç yayında da söylemiştim. Bilim Kurulu, iktidar tarafından, kendi attığı her adımın örtülü gerekçesi ya da onay mercii gibi kullanılıyor. Bilim Kurulu’nda sahiden bilimsel bir kariyeri olan pek çok ismin buna izin vermemesi ve bağımsız biçimde kendi önerilerini kamuoyuyla paylaşmaları gerekirdi. Yani, “Biz bunları öneriyoruz, size de söylüyoruz, hükümete de söyledik” diye. Ondan sonra hükümet ne yapacaksa, insanların Bilim Kurulu’nun önerileriyle hükümetin yaptıklarını kıyaslama imkânı olabilecek bir düzenek geliştirmeleri, kendilerini korumak için bile buna ihtiyaçları olduğunu, dünyada pek çok örneğin de böyle işlediğini, Bilim Kurulu’nun bir tür bağımsız rol edinmesi gerektiğini söylemiştim. Eğer bu olmazsa, bu kullanma ilişkisi, sorumluğu onların üzerine bırakılacak bir vaziyete dönüşebilir diye aylar öncesinde yazdığımı da hatırlıyorum. Bu işin de daha ilk andan itibaren –ilk açıklamaları hatırlarsan, Erdoğan “Bu yaşlılara oluyor” gibi şeyler de söylemişti– insanların üzerine bırakılan ve insanların hasta olmaması ya da önlem ve tedbir kısmını büyük ölçüde kendi inisiyatifleriyle yapacakları bir şey gibi ortaya konulan ve kamusal sorumluluğu hiçbir biçimde üstlenmeyen bir tavır gösterildi. Kamusal sorumluluk, sadece sonuçları, rakamları yönetmek için kullanıldı. Şimdi bunun yarattığı rezaleti görüyoruz: Aylarca, basın toplantılarında soruldu. Tabipler Odası bunu defalarca açıkladı; doğru rakamların verilmesini talep etti. Tek tek bağımsız uzmanlar bunları söyledi. Dünya Sağlık Örgütü bu konuda bir sağlıksızlık olduğu uyarısını yaptı. Buna rağmen Sağlık Bakanı çıkıp, “Sayıları vermemiz sadece halk sağlığı değil, bir de ‘milli çıkarlar’ diye bir şey var. Bu rakamları o yüzden vermiyoruz” gibi bir açıklama yaptı. Şimdi milli çıkarlar, Türkiye’yi resmî makamlar nezdinde rakamlarla oynayan, onları bozan, saklayan, kendi kamuoyundan, halkından, dünyadan gizleyen bir resim veriyor. Bunun nasıl bir ulusal çıkara hizmet ettiğini anlamak mümkün değil. Ayrıca, iki gündür verilen rakamlarla, artış hızında dünyadaki yerimizi görüyoruz; ama toplam rakamlar da, geriye doğru bütün vakalar itibarıyla verildiğinde, zaten şu anda Türkiye’nin başlangıçtan itibaren dünyanın ilk beş on ülkesi arasından hiç çıkmadığını, hep oralarda gezdiğini de gösteren bir durum oldu.

Çakır: Bu arada, Devlet Bahçeli’nin Türk Tabipleri Birliği’ni doğrudan terörist olarak suçlamasını ve en son, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu, rakamları açıkladı diye suçlamasını hatırlatalım. Burada da Devlet Bahçeli iktidarın en sert ayağı olarak kendini gösteriyor. Savuşturmaya, susturmaya, yıldırmaya çalıştılar. Bazı uzmanlar, doktorlar hakkında, sırf gerçekleri söylediler diye soruşturma da açıldı. Bunları yazmaya çalıştığımız zaman, biz de az küfür işitmedik. Sadece biz değil tabii, genel olarak bütün gazeteciler işitti. Böyle zor bir dönemde sıfıra yakın bir şeffaflıkla gitmiş. Bütün bu olanlar da klasik, hep aynı şeye, “milli güvenlik ve ülkenin bekası”na geliyor. Hatırla; daha salgının ilk başlarında, maske dağıtılamadı; testleri kimin yapıp yapmayacağı belli olamadı. Bu arada test yapma konusunda bayağı ayrıcalıklılar olduğunu da gördük; sürekli ve düzenli test yaptıranlar, öte yandan test yaptırmak için kuyruğa girenler var. Bütün bu salgın süreci, Türkiye’de iktidarın yapısını ve birçok yönünü bizlere göstermiş aslında. Tabii ki o şeffaflık olmadığı için de tam olarak görmemiz mümkün olmamış. Şimdi ne kadar sahiciliğe yaklaşırsa, iktidarın gerçek yüzü o kadar ortaya çıkıyor.

Can: Hem mevcut durumu hem de geçmişte saklananları görüyoruz. Bir kısım insan için bunlar sürpriz değil; zaten söylene söylene oldu. Ama asıl endişe verici olan, beni de, muhtemelen pek çok insanı da endişeye sevk eden şey, bu yaklaşımın bundan sonrası için ne tür sonuçlar vereceği. Çünkü senin söylediğin gibi maske olayından tut, sokağa çıkma yasağında Süleyman Soylu’nun istifasına neden olan yönetim beceriksizliği, son derece irrasyonel tedbir uygulamaları, bazı grupların, özellikle çalışanların mağdur edilmesi, salgının kontrol edilemediği gibi, salgın nedeniyle uğranan zararların da, kolay borç verilerek yine insanların üzerine bırakıldığını gördük. Bütün bu süreci böyle izleyip, bunun aslında büyük ölçüde doğru olmayan bilgilerle yönetildiğini gördükten sonra, şimdi çok kritik olan ve hem sayısal veriler itibarıyla tablo son derece kritik, hem de bunun önlemi olabilecek umut verici aşı benzeri gelişmelerin Türkiye’ye nasıl yansıyacağı, bu yönetim aklıyla nasıl uygulanacağı konusundaki endişeleri büyütüyor. Bir tür, “Yaptıkları, yapacaklarının teminatı” durumu söz konusu. Şimdiye kadar yaptığı, bundan sonra nasıl yönetecekleri konusunda bir fikir veriyor ve bu büyük bir endişe yaratıyor bence.

Çakır: Zaten bu aşı meselesi, bütün bu yaşananlardan sonra çok ciddi soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Nereden alınacak? Ne kadara alınacak? Kimlere verilecek? İnsanlar şimdiden, burada yine kayırmacılık olacağından haklı bir şekilde endişeleniyorlar. Bir de işin mâlî boyutu var. Türkiye’de hiçbir şekilde şeffaflık olmadığı için, ne kadar para nereye veriliyor, nasıl veriliyor, hangi şirketler alıyor gibi konular ortada. 

İstersen buradan Katar meselesine geçelim. Şeffaflıkla ilgili bir başka sorunumuz da o. “Katar, Borsa İstanbul’un yüzde 10’unu aldı. Katar bilmem neye ortak oldu. Katarlı aileler Kanal İstanbul’un etrafında arsa topluyor” türünde birer, ikişer cümlelik birtakım açıklamalar yapılıyor. İçimiz dışımız Katar oldu. Bu çok karmaşık bir olay ve bununla ilgili de herhangi bir bilgi, şeffaflık, mecburen yapılan birtakım açıklamaların dışında bir şey yok. Kolay kolay yapılacağa da benzemiyor. Birçok şey adım adım Katarlılar’a satılıyor. Mesela Digitürk de Katarlılar’da. Daha önce Tank-Palet fabrikası da Katarlılar’a satılmıştı. Birçok yeri Katarlılar alıyor. “Niye alıyor, neden veriliyor, başkaları talip olmuyor mu? Katarlılar hangi parayla bunu alıyorlar?” gibi çok sayıda soru var ortada. En son iki gün önce, Erdoğan ve Katar Emiri’nin imzaladığı 10 anlaşma gerçekleşince, insanlar birden “Ne oluyor?” diye sormaya başladılar. 

Bir de, Katarlılar’ın Körfez’deki durumu ilginç. Biliyorsun; Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkeleriyle çok ciddi sorunları olan bir ülke. Böyle bir Katar meselemiz de var. Meseleymiş gibi yapmıyorlar. Tam tersine “Ne güzel, işte yabancı sermaye; Katar’dan yatırım geliyor” gibi sunulmaya çalışılıyor. Niye başkaları gelmiyor da Katarlılar geliyor? Ya da, bir rekabet var da Katarlılar daha câzip fiyatlar mı veriyor? Bir yığın soru var. Ama bu soruların hiçbirisini sorma imkânı da olmuyor. Sorulsa bile, boşluğa sorulmuş sorular olarak kalacak.

Can: Evet, üstelik bu rakamları, bilgileri saklama meselesi, reform, şeffaflık, açıklık, öngörülebilirlik iddialarının yoğunlaştığı, çeşitli sermaye gruplarıyla, bu konuda taahhütler verilerek yapılan toplantıların olduğu aşamada yapılıyor. Ama tabii buradaki de, yine tıpkı reform meselesinde düşündüğümüz gibi… Reform derken, herkes Türkiye için bir reformdan bahsedildiği biçiminde anladı. Ama iktidarın reformdan bahsettiği şeyin, kendisi için olduğunu, reformu kendisi için yapacağını anlıyoruz. Bu meselede de, açıklık ve şeffaflığın, öngörülebilirliğin, kamuoyu ve bu ülkenin vatandaşları için değil, belirli çevreler ve gruplar için olacağı anlaşılıyor. Onlar için çok şeffaf. Muhtemelen, Katar Emiri ile son derece şeffaf, akçalı bir ilişki pratiği yürüyor. Belki bizim bildiğimizden daha fazla şeyi biliyor olabilir. Ya da, şu anda birtakım satışlar gerçekleşiyor gibi gördüğümüz şey, zaten gelip gitmiş paraların bir tür mahsuplaşması belki de. Onun için şimdi görüyoruz.

Çakır: Bu söylediğin aklıma gelmemişti, ama sen söyleyince mâkul buldum. Evet, pekâlâ böyle bir şey olabilir..

Can: Çünkü 2018’den beri yürümekte olan kriz şartlarında, Katar’dan defalarca birtakım paralar alındığını biliyoruz. Belki onlar ilk başta karşılıksız olarak, o sırada krizi kolayca atlatmak ya da yönetmek için alındı. Şimdi onun bazı mahsuplaşmalarını yaşıyor olabiliriz. Ama sonuçta, bu konular üzerine hep şüphelerle konuşuyor olmamızın nedeni, açıklık ve şeffaflığın olmaması. Bu konuda güçlü biçimde davranan bir medya, özellikle ekonomi medyası da olmadığı için, sıradan insanların ve halkın bilgilendirilmesi üzerine bir habercilik yapmadığı için, bunu bilemiyoruz ve şüpheler içinde konuşuyoruz. Ama şu çok açık: Reform meselesi de, iktidarın kendine göre yaptığı bir şey. “Ekonomik açıklık, şeffaflık, sadeleştirme” dediği de, yine birtakım ekonomi elitleriyle iktidarın kendisinin kurduğu işleyişe dair bir şey. TÜSİAD, TOBB, daha önce yaptıkları gibi, Berat Albayrak’ı dinleyip müthiş etkilenmiş olarak çıktıkları toplantılarda “Tamam biz ikna olduk” deseler de, bugün yine çıkıp “Tamam, şeffaflık oldu. Ne güzel, memnunuz” diye açıklama yapsalar da, bu, bizim hayatımıza da, bizim bildiklerimize de bir katkısı olacak bir şeffaflaşma, bir sadeleşme olmayacak. Bunu çok net bir şekilde görüyoruz. Biliyorsun, bu konuda Mustafa Varank sermayedarlara “Biz bu kıdem tazminatını kaldıracaktık. İşçiler bağırdı, siz bize arka çıkmadınız, biz geri basmak zorunda kaldık” şeklinde bir tür fırça da attı. Onların anladığı şeffaflık orada kurulan bir şeffaflık.

Çakır: İstersen olayın Cumhur İttifakı boyutuna gelelim. Sen MHP’yi iyi bilirsin. Tanıl Bora ile Türk milliyetçiliğini çalışıyorsunuz. Şimdi yeni kitabınızı da hazırlıyorsunuz. Çok basit bir soru sorayım. Sıradan insanların soracağı bir soru diyelim. Sonuçta geleneksel olarak Türk milliyetçiliğinin siyasî merkezi MHP, değil mi? Katar Türkiye’den, MHP’nin desteklediği ve parçası olduğu iktidardan, acayip yerler alıyor. Ben milliyetçi değilim, bildiğim kadarıyla sen de değilsin. Ama insan sormadan edemiyor: Bu nasıl oluyor? Burada rasyonel milliyetçilik gibi, “Milliyetçiysek de çağın gereklerine aykırı hareket edecek değiliz” gibi şeyler söylenebilir, ama bu nasıl bir rıza göstermedir? En ufak bir itiraz, en ufak bir uyarı yok. Şikâyet de yok. Rahatsız olsalar bile seslerini çıkarmıyorlar. “Bu, milliyetçilikle bağdaşır mı?” diye çok basit bir soru var.

Can: Aslında eskisi kadar canlı değil, ama galiba milliyetçilerin içerisinde de tartışılan bir şey bu. Sadece milliyetçilik açısından değil, bu ekonomik tercihler meselesi, İslâmcılar cephesinden de, bir İslâm ülkesi olduğu için Katar’la bu ilişkileri kurmak iyi gibi görülebilir. Ama sonuçta, bu toplumsal bölüşüm anlamındaki tercihler konusunda da çok kabul ettirilebilir bir ideolojik zemin yok. Ama milliyetçilik meselesinde, 2002 sonrasında, ki aslında daha önceki koalisyon döneminde, MHP iktidar ortağıyken, hem Derviş politikalarına hem IMF politikalarına önemli ölçüde direnç göstermişti. Bu konuda bazı çevrelerden eleştiri, bazı çevreler açısından da destek görmüştü. Ama 2002’den sonraki AK Parti döneminin MHP’sine baktığımızda, MHP muhalefetteyken de iktidarla koalisyon ve ittifak ortaklığı yaptığı dönemde de, yani AK Parti iktidarının neredeyse iki 10 yılında da, iki parçasında da, ekonomik tercihler üzerinden bir muhalefet kurmadı. Hele milliyetçiliği hiç buradan kurmadığını, dış politika, güvenlik konsepti, Avrupa Birliği, Kıbrıs, Ortadoğu politikası –o tabii ki Kürt politikasıyla bağlı–, milliyetçiliği büyük ölçüde buraya sıkıştırdığı, milliyetçiler arasında, özellikle genç kuşaklarda çokça tartışılan bir şey. Aslında bu, milliyetçiliğin bir ideoloji olarak, geleceğe dair bir vaat, öneri, iddia ve cevap ürememesinin de temel sebeplerinden biri. AK Parti iktidarının ilk döneminde, MHP muhalefetteyken, muhalefetini de burada kurdu, iktidarla ortak olduğunda da, ortaklığın zeminini yine burada kurdu. Herhangi bir ekonomik tercihe doğrudan müdahalesi olmuyor. Muhalefetteyken de itirazı olmuyordu. Şimdi görüyoruz, iktidar ortaklığı sırasında da çok bu alana girmiyor. O daha çok, dış politika ve güvenlik konsepti içerisinde, bir çerçevenin denetmenliğinin hassasiyetiyle davranıyor ve milliyetçiliği oraya sıkıştırmış durumda. O yüzden de, bu tür meselelerde, senin de çok net bir biçimde gördüğün gibi, çok gürültü çıkartması gerekirken, mesela, Kavala’nın tahliyesi gibi bir şeye büyük bir reaksiyon verirken, her şeyin paket paket bir yerlere satılıyor olmasına sessiz kalması, kendi seçtiği pozisyonla ilgili. Ama bu, dediğim gibi son beş yılın iktidar ortaklığının dönemine ait bir durum değil. MHP, 2002’den itibaren muhalefet aklını da böyle kurdu; tamamen buraya biçimlendi ve buraya konumlandı. Bunun temel savunucusu oldu ve bunun temsilcisi olarak muhalefet etti. Daha sonra da bunun temsilcisi olarak iktidara katıldı. Bu, yeni bir durum olarak önümüze gelmiş değil. Çünkü hatırla; kendi iktidarı döneminde, özelleştirme konusunda meşhur Telekom krizi yaşanmıştı. Hatta MHP bir bakanı feda etmek zorunda kalmıştı; büyük bir direnç göstermişti. Ama sonraki özelleştirme sürecinde ve özellikle AK Parti ile bu son dönemdeki –artık pek özelleştirecek bir şey de kalmadı, ama elde avuçta ne varsa artık– Kanal İstanbul’da olduğu gibi, arsaları olmayan rantı satmaya başlamasına hiç ses çıkarmadığını görüyoruz. Bence bu tartışılmalı, ama sadece son dönemin meselesi gibi durmuyor.

Çakır: O zaman son dönemin meselesine gelelim: Başka yerlerde ne yapılıyor bilmiyorum, ama Medyascope üzerinden yürüyen bir tartışma var: Burak Bilgehan Özpek, MHP’nin bir vesâyet olarak durduğunu söyledi. Dün, Bahadır Özgür ve Hakkı Özdal, “İki Satır” programında buna itiraz ettiler. Aynı zamanda Prof. Murat Somer ile de sosyal medyada bayağı verimli bir tartışma yürüttüler. Cumhur İttifakı’nı tanımlama konusunda bu işi ciddiye alan kesimlerde iyi ve verimli bir tartışma var. Ben de dahil olmak üzere, bu tartışmayı yapanların önemli bir kısmı, Cumhur İttifakı’nın aslında mîâdını doldurduğunu, ama bir şekilde başka bir seçeneğe yönelmek daha câzip gelmediği için Erdoğan tarafından mecburen uzatıldığını düşünüyor. Mesela ben bunu savunuyorum. Tam birebir aynı olmasa bile benzer şeyler savunanlar var. Ama bir de, aslında bunun çok da gerçek olmadığı, sarsılan fazla da bir şey olmadığını, pekâlâ birlikte yol aldığını düşünenler var. Sen hangisisin? Senin düşüncen üçüncü bir yol mu?

Can: Evet, bu tezlerin bazı taraflarına katılıyorum. Aslında Burak’ın anlattığıyla, Hakkı ile Bahadır’ın anlattıkları tam zıt tezler değil. Ama kapsamları, içerikleri ve oturttukları bağlamlar biraz farklı. Ben de o tarafa daha yakın bir yoruma sahibim. Muhalefetin, özellikle CHP sözcülerinin, başından itibaren, Cumhur İttifakı’nı iki partinin koalisyonu olarak koyması, hatta hatırla, “koltuk değneği”, “yedek lastik”, “MHP kapıya kilidi asıp bitecek” gibi söylemleri üzerinden, bunu iki partinin koalisyonu, basit ve uzun sürmeyecek bir işbirliği olarak konumlandırmaları, bunun kapsamını biraz dar tutmaları sorunluydu. Herkes, bunun böyle olmadığını, kısa sürede ve çok net biçimde gördü. Hem iddia edildiği gibi, bu, referandumla başlamış bir ittifak değildi; çok daha önceden kurulmuş ideolojik bir çerçeveye oturuyordu. Bugün MHP’nin AK Parti’yi ele geçirdiği iddia edilen temel meselelerde, aslında en başından itibaren karşılıklı olarak mutabık kalınmış meselelerdi. Yani, “MHP, aşama aşama AK Parti’yi ele geçirdi ve kendi politikasını dayattı” düzlüğünde bir anlatı çok doğru değil. Çünkü bu, başından itibaren büyük ölçüde kabullenilerek başlamış bir süreç.

Çakır: Baştan kabullenilmiş olabilir; ama siyasî ve ideolojik olarak baktığımız zaman, MHP’nin politikası, ne zamandır uygulanan bir politika. Erdoğan baştan razı olmuş olabilir. Ama Erdoğan, Milli Görüş Hareketi’nin, Refah Partisi’nin, Fazilet Partisi’nin, ardından AK Parti’nin dile getirdiği birçok şeyi attı. Baştan mı, yoksa süreç içinde mi oldu, ayrı bir şey. Ama ideolojik, politik olarak bakıldığı zaman, iktidarda olan fikir, esas olarak MHP’nin fikri. Birtakım ayrıntıları bırakırsak, siyaseten bu iktidarın savunduğu hangi şey Bahçeli’yi ya da sıradan bir MHP’liyi rahatsız edebilir? Böyle bir husus yok.

Can: Evet, ama ben de sana şunu söylüyorum: Erdoğan’ın ilgilendiği şey, kendisini hangi fikrin iktidarda tuttuğu değil, hangi fikrin kendisini iktidarda tutabileceği. Şimdi kavga ettiği Batı’yla “Beni kullanın, ben yük olmak için değil, yük almak için Avrupa’ya geliyorum,” Amerika’ya “Beni kullanın” diyen ve bunun içerideki ideolojik temsilcisi bütün liberal kesimlerle ittifak yaparken de, artık bu fikre sahip olduğu için değil, bu fikrin kendisini iktidar yapacağını ve iktidarda ilerleteceğini düşündüğü için yaptı. Daha sonra Cemaat’le işbirliği ve “medeniyet milliyetçiliği” tezine, daha sonra bir kulvar olarak “Yeni Osmanlıcılığa” açılan konsepte geçerken de böyleydi. Sonra, MHP ile ittifak kurarken de böyleydi. Erdoğan, “Hangi fikri şimdi kabulleneyim?” ile değil, “Hangi fikir beni iktidarda tutacak?” ile ilgileniyor. Bu fikir de, evet, ağırlıklı olarak MHP’nin uzun süredir devam etmekte olan fikrî rotasını takip ediyor, ama sadece ondan ibaret değil. Hep söylediğim şey. O yüzden Hakkı ile Bahadır’ın söylediklerine daha yakınım. Burak da aslında benzer bir şeyler söylüyor, ama bazı dozları daha hafif işaret ediyor. Bu ittifakın iktisadî bir karşılığı da var. Bu sadece, Erdoğan ailesinin kazandığı bir denklem olarak kurgulanmadı. Burada, biraz önce konuştuğumuz gibi, o şeffaflık, açıklık ve şu anda tekrar mutabakat aradığı çevrelerle mutabakatı olmadan geçilmiş bir şey değil. Bunun, devlet bürokrasisinde, yargıda, orduda karşılıkları var. Cumhur İttifakı, sadece bir siyasî teşkilat olarak MHP partisiyle, Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti’nin, oylarını alt alta toplayıp kurdukları bir denklem değil. Cumhur İttifakı, Türkiye için de, iktidar stratejisi için de, bütünlüklü, ekonomik ve dış politika ayakları da olan yeni bir proje ve yeni bir konsept. Bu konseptin ideolojik sınırlarını denetleme görevi Bahçeli’de. Ama bu görünürlüğü, bu konulardaki itişmelerden dolayı onun ne kadar baskın olduğunu herkesin anlaması biraz zaman almış olabilir. Ama başlangıçtan itibaren, bu fikriyatın kabulüyle bu süreç işledi. 

Şöyle kabaca bölebiliriz: İlk dönemde, AK Parti’nin “muhafazakâr demokrat” kimliğini kullandığı dönemde, ittifak ortakları ile aradığı şey, kendini kabul ettirme süreci olarak bahsedilebilir. Cemaat’le yaptığı şey ise, eskinin tartışmasının kavramı olan eski vesâyetle bir tür kapışmanın ittifakıydı. Cemaat onun adına bir vekâlet savaşı yürüttü. Bundan AK Parti dahil olmak üzere herkes büyük hasar aldı. Şimdi Erdoğan’ın Bahçeli ile girdiği yeni aşama ise, artık doğrudan devletin kendisi hâline gelen bir iktidar kombinasyonuna dönüşme çabası. “Bugün Türkiye’nin geleceği benim iktidarda kalmam” lâfını Erdoğan’a dedirten şey, aritmetik olarak “Onun yüzde 10’u var, bunun yüzde 45’i var”dan başka bir şey. Bahçeli’nin Erdoğan’a açtığı kapı, sağladığı oy desteğinden daha fazla. Onun, yargıda, orduda, bürokraside ve o bildiğimiz siyâseti de, toplumu da, Türkiye’nin kırmızı çizgilerini de belirleyen, o güçlü ve yeniden üretilen vesâyetin bir tür denetmeni. Ama orada Bahçeli’nin kefilliği, Erdoğan’a oy desteğinden daha fazla şey açmış durumda. Bence bu çok temel bir mesele. Cumhur İttifakı’nın çimentosunu da, oy desteği ya da onların siyasal tabanlarıyla ilişkisi değil, asıl olarak bu belirliyor. Üstelik sanılanın aksine, şimdiki oy kaybı –evet, ikisi beraber oy kaybetmeye başlıyorlar, belki birazdan ona değiniriz; hani bu formüller ve sistem değişikliği olasılığı meselelerinde de gündeme geliyor–. AK Parti tabanındaki dinamik, iktidardan koparak bir gri alana, kararsızlara doğru kayıyorlar. Ama bir yandan da bu süreç, aslında sadece son beş yılda değil, daha uzun bir süredir, Kürt coğrafyasını hariç tutarsak, AK Parti tabanının büyük ölçüde MHP reflekslerine yaklaşması… Bugün, MHP’nin ideolojik olarak iktidarı yönetiyor olması kadar, AK Parti tabanını da yönetiyor olduğunu unutmamamız lâzım. 

Çakır: Ama bunlar iki ayrı hareket olarak, Osmanlı’nın son döneminden beri birbirine rakip olmuş, tarihi olan ve birbirleriyle, işbirliğinden daha fazla, rekabet ve kavga etmiş hareketler. Bir hareketin diğerine bu kadar aleni tâbi olması, çok da sürdürülebilir bir şey olamaz. Bir de, ekonomik kriz olmasa, yine Türkiye’ye bol miktarda para geliyor olsa ve Erdoğan bunu da dağıtıyor olsa, insanlar bir yere kadar bunu tolere edebilir. Ama şu anda, bir yoksunlaşma, yoksullaşma ve bir ekonomik mağduriyet durumu var. O ideolojik ve politik şeyler bununla üst üste binince, iş bir kriz hâline geliyor. Birçok insan, meselâ Bülent Arınç da, İhsan Arslan da doğrudan böyle demeseler bile, MHP ile yan yana durmanın daha fazla tahammül edilemez olduğunu dile getiriyorlar.

Can: Sen de birkaç yayında dile getirdin. Hatta geçen gün Murat Yetkin’le yaptığınız yayında, ve daha önce Burak Özpek ve Osman Sert ile yaptığın yayında da söylediğin gibi, İhsan Arslan’ın ya da Bülent Arınç’ın söylediklerinden daha ileri şeyler söyleyen AK Partililer var aslında. Ama sessiz kalıyorlar. Ama ben şunu düşünüyorum, temel dinamikleri açısından gri alana, kararsızlığa geçmeyen ya da iktidar cephesinden kopmayan kemik tarafta, bunun o kadar güçlü bir eğilim hâlinde olmadığını düşünüyorum. Tavanda evet; muhtemelen parti elitleri arasında, hâlâ İslamcı hesapları olan birtakım çevrelerde, bu rahatsızlığın büyük olduğunu, Kürt coğrafyasında da çok bâriz bir hâle geldiğini, kentlerde bunun işaretlerinin daha pragmatik seçmen içerisinde görüldüğü, ama iktidarın hâlâ dayandığı kemik seçmende, MHP alerjisinin o kadar yüksek olmadığını düşünüyorum. Bu sadece bir hissiyat da değil. Dün Özer Sencar Twitter’da paylaşmıştı: MetroPOLL’ün son araştırmasında, MHP ve AK Parti seçmenlerinin, diğer ortakların liderleri hakkındaki kanaatlerine baktığımızda da bunu görüyoruz. AK Parti’nin kemik tabanında, Bahçeli’nin, ne politikalarına ne de kendisine ilişkin yüksek bir alerji yok. Beş yıllık süreçte, Bahçeli, sadece hükümet politikalarını belirlemekle kalmadı, AK Parti tabanını da büyük ölçüde kendi reflekslerine çekti… Mesela bunu sosyal medya süreçlerinde de görüyoruz: Daha önce son derece liberal lâflar etmiş ve İslâmcı bilinen insanların, şimdi iktidarla yakın durmak için, ne yükseklikte hamaset çıkışları yaptığına tanık oluyoruz. Ya da zaman zaman ırkçılık sınırına varan saldırılara kolayca girdiğini görüyoruz. Aynı şekilde, tavanda bile bu kadar çok benzer düşünen insan olmasına rağmen, Bülent Arınç’ın, neredeyse sıfır seviyesinde, “Onu çok severiz, ağabeyimizdir”i geçtim, “Acaba mı?” seviyesinde bile bir destek alamadığını gördük. Bunların hepsi, MHP’nin sadece üst politik belirleyiciliğinin dışında, tabanı biçimlendirme açısından da daha kuvvetli bir pozisyona geldiğini bana düşündürüyor. 

Çakır: Ben öyle olduğuna çok emin değilim. Tanıdığım ve bana ulaşan insanlardan bildiğim kadarıyla, sanki bir seçeneksizlik, “Aslında bunu yapmazdık ama…” tepkisi hâli var. 1991 yılında, Erbakan Türkeş’le bir ittifak yaptığı zaman –barajı aşmak için yapılan ve 52 günde biten bir ittifaktı– o dönemde, özellikle Kürtler, protesto ederek Refah Partisi’nden kopmuşlardı. Ama büyük bir kısmı kalmıştı. Benimsemiyorlar, ama bunlar geçici taktik gibi düşünüyorlar. Yoksa MHP’nin ideolojik politik duruşunu sindirerek benimseme olayının, kadro düzeyinde çok yaygın olduğunu düşünmüyorum. Mesela şu son süreçte, Bülent Arınç’a alenen saldıran birtakım eski milletvekili ve eski belediye başkanı gibi isimler oldu. Bunların büyük bir kısmı, benim bildiğim kadarıyla Erdoğan tarafından bir şekilde tasfiye edilmiş, en azından kenara konulmuş ve “Tekrar geri gelebilir miyim?” diye düşünen, bir iki istisna dışında çoğu da İslâmcılık’tan, Milli Görüş’ten gelmeyen kişiler. Ama şunu biliyorum: MYK’da İhsan Arslan’ı oybirliğiyle disipline yollama kararı verildi. Ömer Çelik başta olmak üzere oradaki MYK üyelerinin, İhsan Arslan’ın söylediklerinden çok daha fazlasını hissettiklerini ve yaşadıklarını, ama iktidarın bir parçası olarak kalmayı istedikleri için sessiz kaldıklarını düşünüyorum. Burada kurulan ilişkinin, görüşleri benimseme ilişkisi olduğunu düşünmüyorum. İktidarın parçası olma. Ama bu kopuşlar, Arınç ve İhsan Arslan olayı, bence en çok DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin işine yarar.

Can: Evet, doğru.

Çakır: Böyle bir boyutu var. Birçok insanın, “Kol kırılır, yen içinde kalır” tavrından uzaklaşması, gidecek insanların sayısını artırır. Tabii ki kalanların sayısı daha fazla olacaktır, ama bu hareketin ürettiği siyasî ve kültürel birikimi yabana atmamak lâzım. Tamam, birçok insan pragmatizmde birleşiyor, iktidarı koruma refleksi çok belirleyici. Ama bütün bu süreç içerisinde, birçok insan, MHP’nin ideolojik, politik perspektiflerini hak etmediklerini düşünüyorlar. Onlara göre çok geri. Düşün, AK Parti’nin ilk kuruluş sürecinden itibaren, Kuruluş Beyannâmesi’ne, programına, tüzüğüne bak; bunların hepsi Devlet Bahçeli tarafından suç unsuru olarak gösteriliyor. İnsanların buna razı olması önemli, ama bu aslında bir intihar.

Can: Ama intiharda da çeşitli yollar seçilebilir biliyorsun. Evet, tabii ki böyle bir cenah da var. Ama “Hatayı gördüğü yere göre” diye tartmaya kalktığımızda, evet, şu anda “MHP’ye çok râm olduk, bundan zarar görüyoruz” diyenler olduğu çok açık. Ama aynı ölçüde, “Daha önce çok liberal şeyler söyledik, bu tür şeyler yaptık, aslında o galiba hataydı, biz zaten burada olmalıydık” diyenin de az olmadığını ve kemik kitle içerisinde bunun ağırlığının arttığını düşünüyorum. AK Parti tabanında, Erdoğan’dan sonra en çok dikkat çeken ve destek bulan insanın Süleyman Soylu olması, bence bir şey anlatıyor.

Çakır: Süleyman Soylu meselesi başlı başına ağır bir konu.

Can: Tamam, onun şahsıyla ilgili bir şey söylemiyorum. Bir eğilim belirlemesinden bahsediyorum. Bahçeli, çeşitli pragmatik nedenlerle, daha önce Batı ile ilişkiler meselesinde başka türlü davranmaya ikna olmuş bir şeyin, tekrar dışa vurulmasını açan bir kapı da oldu. Sadece, yarattığı bir tür cendereyle Erdoğan’a her dediğini yaptırabilmesinin ve onu o kıskaçta tutabilmesinin dışında, iktidar blokunun taban dinamiklerine de konuşan temel hassasiyetleri büyük ölçüde ele geçirdiğini söylüyorum. Çünkü Erdoğan da onun dilini kullanıyor. En önemlisi bu. Aşağıda, kadro içerisinde, bunları çok geri bulanlar, Bahçeli’nin söylediklerinden çok rahatsız olanlar olabilir. Ama son kertede, Erdoğan o dili kullanıyor.

Çakır: Şu anda görüyorum, bir izleyici, “İttifak bozulursa, MHP’ye giden çok olur” yorumunu yapmış.

Can: Katılıyorum.

Çakır: Peki, öyle olsun.

Can: Bu vesileyle, aslında o pasa da gelmiş olalım. “Olasılıklar neler olabilir? Erdoğan bundan dönebilir mi?” meselesine bir girelim. Ben konuya şöyle bakıyorum: Erdoğan’ın başka bir seçeneğe yönelmesinde, vazgeçmesi gereken ya da vermesi gereken şeyleri bir kefeye koyup, diğer kefeye de şu anda Bahçeli ile devam ettiği için uğradığı zararı koyduğunda, son tavrında da gördüğümüz gibi, net bir biçimde, başka seçeneklerin kendisinden alabileceklerinin daha fazla olduğunu görüyor.

Çakır: Yani, bu “ehven-i şer” diyorsun.

Can: Evet. Zarar analizi bu. Kâr analizine bakalım: Diyelim ki yolunu değiştirdi, başka bir seçeneği kullandı ve Cumhur İttifakı’nı bozdu. İzleyicimizin dediği gibi, bunun siyasî bir karşılığı olur. Demin söylediğim dinamikten dolayı, gri alandaki bir kesim ve AK Parti’nin kendi hanesinde tutabildiği ama 20 yıl içerisinde MHP’den oraya kaymış önemli ölçüde oyu kaybeder. Sanıldığının aksine, ittifak çatladığında, oy oranı itibariyle AK Parti daha büyük zarar görür. Diğer muhalefet partilerine oy kaybedebileceği gibi, MHP’ye de oy kaybeder. Bu, işin bir tarafı.

İkincisi, diyelim ki kendi elindeki imkânlardan bir kısmını paylaşmaya razı oldu. Bazı şeylerden vazgeçerek iktidarını korumak istedi, başka seçeneklere yöneldi ve Bahçeli’den de “kurtuldu”. Peki, bu ona ne getirecek? Bugüne kadar, vazgeçtikleriyle siyasî avantaj sağlamış ya da oy artırmış biri yok. İktidarını birazcık gerilettiği için, daha azına razı olduğu için büyümüş herhangi bir siyasî yapı da yok. Bunu çok net biçimde biliyor. O gittiği anda, seçeneği değiştirdiği anda ne olacak, ne kazanacak? Bütün ekonomik sorunlar çözülecek mi? Gene her şey onun üstünde kalacak. Üstelik daha çok soru soran, daha çok problem çıkartan ve daha çok şey isteyen ortaklarla hareket etmek zorunda kalacak. Bahçeli temel çizgilerini çok net koyuyor: “Buralara dokunma!” Ama ondan sonra, “Katarlılar’a mı satacaksın? Ekonomiyi damadınla mı yöneteceksin? O beceremedi başkasını mı getireceksin? Hepsini beş müteahhide mi vereceksin? Sendikaların çanına ot mu tıkayacaksın?” bunların hiçbirine bir şey demiyor Bahçeli. “Trump’la bilmem ne mi yapacaksın?” Buna da bir şey demiyor. O sermaye grubuna bir şey yaptığında da sesini çıkarmıyor. Çok temel birkaç kırmızı çizgisini ortaya koyuyor. “Bunları geçme, ne yapıyorsan yap” diyor. Erdoğan’ın böyle bir ortak bulması mümkün değil. Herkes “Bahçeli Erdoğan’ı ne kadar sıkıştırdı. Ona hiçbir şey yaptırtmıyor” üzerinden bakıyor. Ama baktığın zaman, diğer seçeneklerin daha fazlasını vaat eden bir tavrı olacağının bir garantisi asla olmayacak.

Çakır: Burada sen şöyle bir tablo çiziyorsun: Her iki tarafın da büyük ölçüde kazandığı ve memnun olduğu bir ittifak bu. Ama bu ittifakın çökmesi veya ilk yapılacak seçimde iktidarını koruyamaması hâlinde, Erdoğan, yine bu ittifakı ölümüne savunacak mı? Şu anda “kazan, kazan” meselesinin sonuna gelmiş olamaz mı?

Can: Tabii olabilir. Ben zaten bunu, niye bunu yaptıklarının açıklaması olarak söylüyorum. Böyle bakıp, böyle yapıyorlar. Ama bu, başarı garantisi getiren bir şey değil. Getirmedi, getirmiyor da. Aşamalı olarak zarar görüyor. Ama şu anda kötü seçeneklerden birini, “kırk katır mı, kırk satır mı?”yı seçecekse, şu andaki pozisyonunu sürdürüp, 2023’e ya da mümkünse biraz daha erkene çekilmiş bir zamana, Bahçeli ile birlikte varma ihtimalini daha yüksek görüyor. Ha, bu olmayabilir. Bu seçeneğe böyle bakıyor olmaları, bunu tercih ediyor olmaları, bir başarı garantisi içermiyor. Çünkü bildiğimiz gibi, çok ciddi sıkıntıları var. İktidarın hem dışarıya karşı, hem de kendi içinde sıkıntıları devam ediyor. Bu dengenin nasıl işleyeceği, bir sürü başka parametreye de bağlı.

Çakır: Bu arada, Ahmet Davutoğlu’nun Corona testi pozitif çıkmış.

Can: A! Bu yeni bir haber galiba, daha önce görmedim.

Çakır: Yeni geldi açıklama. Herkes sırayla atlatıyor. Ali Babacan da olmuştu. Çok aktif bir şekilde çalışıyordu. Hatta biz kendisiyle yayın yapmak istedik, ama online yayınyapmak istemiyordu. Bizim de stüdyomuz açık olmadığı için yapamamıştık. 

Can: Zaten, ilk başta konuştuğumuz Corona hikâyesinden bildiğimiz gibi, bu kadar kongre, toplantı filan dolaşırken, şu anda olmamaları sürpriz. Söz konusu rakamlar –artık aşikâr olduğu için söyleyebiliriz– o rakamlar söz konusuysa, zaten bu hareketlilikte, olmamaları şaşırtır. 

Çakır: Ahmet Davutoğlu’na çok geçmiş olsun diyelim. Bu arada, Yılmaz Vural yoğun bakımdaymış. O, daha önce atlatmıştı, ikinci kez yakalandığı söyleniyor. İkinci kez yakalananların durumunun daha zor olduğu konusunda bilgiler var. Umarım o da bir an önce sağlığına kavuşur. Fakat durum hakikaten çok vahim. Ortada çok büyük bir fatura var. Erdoğan ve Bahçeli yine bu faturayı ödemeyip, bizlere ve…

Can: Bilim Kurulu’na ödetecek.

Çakır: Zaten Bilim Kurulu da, Türk Tabipleri Birliği de “terörist”. Böyle böyle gideceğiz herhalde. Allah sonumuzu hayretsin.

Evet, programı bitirelim artık Kemal. Bugünkü yayınımız bayağı hararetli oldu. Cumhur İttifakı var olduğu müddetçe bu tartışmaları yapacağız gibi görünüyor.

Can: Ama anlaşılan, bu tartışmaların bitmesini kimse istemiyor. Birtakım tavırlar netleşse bile, nihâî hâle gelmiyor. Herkes, hep bir şeyi görmek ihtiyacını taşıyor. O yüzden de bu konuyu daha epeyce konuşacağız bence.

Çakır: Bir gazeteci olarak şunu söyleyeyim: Televizyonlarda sürekli oturup bir şeyler tartışıyorlar; ama bu konuyu, “Cumhur İttifakı” meselesini hiç tartışan, konuşan yok. Meselâ CHP içerisindeki en ufak bir şey üzerinden kıyamet kopartıyorlar, ama bu meseleyi konuşan yok. Onların konuşmuyor olması, bu meselelerin daha sahici olduğunu gösteriyor. “Ne konuşulmuyorsa, orada bir sorun var” demek lâzım. Allah bilir şimdi Bilim Kurulu’nun ne kadar yetersiz olduğu konusunda yayınlar başlar.

Can: Evet, olabilir.

Çakır: Peki,artık noktayı koyalım. İzleyicilerimize de teşekkür ederiz.

Can: İyi günler.

Çakır: Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus