“FETÖ” operasyonları neden bitmek bilmiyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İzmir merkezli 50 ilde yürütülen son operasyonda 295’i muvazzaf asker 304 kişi FETÖ gerekçesiyle gözaltına alındı. Hâlâ bu kadar yüksek sayıda kişinin gözaltına alınabiliyor olması birbiriyle alakalı birçok şeyi düşündürtüyor.

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler. Bugün İzmir merkezli 50 ilde bir “FETÖ operasyonu” daha yapıldı. “FETÖ” tâbirini devlet böyle kullandığı için kullanıyorum, aslında benim tercih ettiğim bir kullanım değil. Onun için genellikle tırnak içine alarak kullanıyorum. Fethullahçılık demek bana daha doğru geliyor; ama unutmamak lâzım, “Fethullahçı Terör Örgütü” tâbiri aslında “Ergenekon Terör Örgütü” tâbirinden türedi. Zamanında Fethullahçılar Ergenekon operasyonlarını meşrulaştırmak için buna bir terör örgütü tanımı eklemişlerdi. Sonra kader kendilerinin aynı şekilde damgalanmasına yol açtı. Her neyse, bu yapılan operasyonda 304 kişi gözaltına alınmış, bunun 295’i muvazzaf asker. Çok yüksek bir rakam. 193’ü Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı, 111’i Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı 5 albay, 1 yarbay, 1 binbaşı, 10 yüzbaşı, 53 üsteğmen, 5 teğmen, 221 astsubay, 7 uzman çavuş ve bir de askeriyede sivil memur. 304 kişinin sadece 9’u aktif görevde değil. 295 görevde olan asker, daha doğrusu subay ya da astsubay. Bu çok büyük bir rakam. Daha önce de büyük rakamlar oldu; ama aradan geçen bunca zamandan sonra hâlâ bu kadar büyük rakamlarda operasyonların yapılabiliyor olması birçok açıdan düşündürücü. Biliyorum, bu konu kamuoyunun çok fazla ilgisini çekmiyor. İlk başlarda birazcık ilgisi vardı, ama çok fazla ilgisini çekmiyor, kamuoyu bunu pek de duymak istemiyor. Bu arada iktidar yanlısı medya da bu “FETÖ” dedikleri olayı alabildiğine kullana kullana iyice itici hâle getirdiler. Ama bu son operasyonun bizi düşündürmesi gerektiği kanısındayım.

Bazı şeyler söylemek istiyorum: Bunca zaman geçtikten sonra hâlâ bu kadar kişinin orduda operasyon sonucu göz altına alınması –muhakkak içlerinde serbest bırakılanlar, tutuklananlar olacaktır, dava açılacaktır; bunları bilmiyoruz ama– operasyonun yapılmış olması, 304 kişiyi kapsayan bir operasyon başlı başına çok önemli bir olay. Bu bize bir kere Fethullahçılar’ın orduda nasıl sistemli bir şekilde örgütlenmiş olduklarını bir kere daha gösteriyor. Ve bu sistemli örgütlenmenin yapılan bütün müdahalelere rağmen nasıl kalıcı bir örgütlenme olduğunu da gösteriyor. Her seferinde sürekli operasyon haberleri gelyor; ama bitmiştir herhalde diye düşündüğünüz anda bitmiyor. Bu arada özellikle darbe girişimiyle ilgili davalar sonuçlanmaya başladı teker teker. Ve buralarda çok yüksek cezalar da veriliyor darbeye karıştığı iddia edilen çoğunluğu asker olan kişilere. Buna rağmen bütün bunlar caydırıcılık etkisi de yaratmıyor. Hâlâ ordu içerisindeki birileri Fethullahçılığın şebekesi içerisinde illegal yeraltı faaliyetleri sürdürerek –ki daha önce Bylock vardı biliyorsunuz, daha sonra ankesörlü telefonlar diye bir şey çıktı–, cep telefonları kullanılmadan yapılan irtibatların devletin istihbarat birimleri tarafından ortaya çıkarıldığı anlaşılıyor. Ve bir anda birileri illegal bir şekilde örgütlenmeye çalışırken istihbarat da aynı şekilde onları takip etmeye çalışıyor ve dönem dönem böyle operasyonlar oluyor. 

Ama bu sonuncusu çok çarpıcı bir operasyon: 304 kişi.  Bu bize her iki tarafın da aslında nasıl ısrarcı olduğunu gösteriyor. Bir tarafta Fethullahçılar, bir tarafta devlet, yani devletin güvenlik ve istihbarat birimleri. Birileri faaliyetlerini –neyse o faaliyetler bunları pek anlamak da mümkün değil– en azından birbirleriyle temas halinde bir şeyleri bekliyorlar herhalde. Yoksa yaptıkları bir eylem, aktivite olduğunu sanmıyorum. Bu aktivite birbirleriyle temas halinde olmak. Örgütsel ilişki içerisinde olmaktan ibaret herhalde — ki bu başlı başına önemli bir konu. Bunu bilâhare ele almak istiyorum. Diğer tarafta da devlet, devletin güvenlik birimleri hâlâ çok ciddi bir şekilde geri kalanların –demek ki kalmış olduğunu biliyor– hâlâ izini sürmeye ve operasyonlar yapmaya devam ediyorlar. Cezaevlerinde çok sayıda, yüzlerce binlerce insan var. Bunların bir kısmı asker, ama bir kısmı da devletin değişik birimlerinde çalışan kişiler. Çok sayıda kadın ve çocuk var. Bunlar aynı zamanda çok ciddi insan hakları sorunlarını da beraberinde getiriyor. 

Ve bu arada ilginç bir olay –ilginç derken olumsuzluk ya da olumluluk atfetmiyorum çok farklı bir olay– Fethullahçılar kendi insanlarına Türkiye’de yasal yollardan sahip çıkmıyorlar, çıkamıyorlar. Bu başlı başına bir soru işareti. Türkiye’de yakın geçmişe baktığımız zaman mesela radikal sol gruplar ya da Kürt grupları, bir yerde illegal faaliyetler olmakla birlikte hep yasal alanda, özellikle insana hakları alanında çok ciddi bir şekilde varlıklarını, aktivitelerini, faaliyetlerini sürdürdüler. Ve hak savunuculuğunu da paralel bir şekilde yapageldiler. Burada genel olarak İslâmî hareketin bu konudaki tecrübeleri çok daha yeni. Özellikle 28 Şubat’la beraber belli ölçülerde yaşanmıştı. Ama Fethullahçılar bu kadar çok ciddi bir zemin varken, cezaevlerinde yüzlerce binlerce insan varken, bunların farklı farklı şikâyetleri, mağduriyetleri varken, süren davaları varken, buralardan bir sivil örgütlenme çıkmadı — çıkacağa da benzemiyor. Herhalde bundan çekiniyorlar. Öncellikle devletin buna izin vermeyeceğini düşünüyorlar — ki herhalde izin vermeyecektir. Ama buradaki sivil faaliyet devletin insafına bırakılacak bir faaliyet değildir. Bunca zamanda yaşanan bu olaylar bize sivil alandaki Fethullahçıların Türkiye’de tamamen ortadan kaybolmuş olmaları, hiçbir şekilde varlık gösterememeleri ve başkaları üzerinden, bazı milletvekilleri ve hak savunucularının çabaları üzerinden birtakım taleplerini dile getirmeye çalışmalarını ciddi bir şekilde not etmek gerekiyor. 

Fethulahçıların sivil bir örgütlenme olmadığı benim çok öteden beri öne sürdüğüm bir tezdi. Ve zamanında onlar çok güçlü olduğu zamanlarda onlarla bir şekilde doğrudan ya da dolaylı bunu tartıştığımız çok olmuştur. Bu hareket sivil bir örgütlenme olsaydı, bu hareket yasadışılığı ve devleti ele geçirme perspektifini önceleyen bir hareket olmasaydı, gerçekten toplumun iyiliğini hedefleyen bir hareket olsaydı, kendilerine göre sivil alanda her şeye rağmen bir şekilde varlık gösterirlerdi, ortaya çıkarlardı, seslerini çıkarırlardı. Şimdi bir bakıyoruz: Tek tek birtakım fevrî anneler var mesela — Harp Okulu öğrencilerinin anneleri. Tek başlarına çok iş yapan, çok ciddi mücadeleler veren, tek tek bireyler var. Ya da bir şekilde kaybolan, kaçırıldıkları söylenen kişilerin aileleri var. Ama onun dışında Türkiye’de şu âna kadar Fethullahçılar sivil alanda Türkiye’de bir şey yapmadılar. Arada sırada yurtdışında birtakım hak temelli faaliyetler yaptıklarını görüyoruz, ama bunların bir anlamı yok. Bunun sonucunda ne oluyor? Hak temelli bir mücadele yürütme iddiasıyla ortaya çıkmadıkları zaman, kendileri bizzat bunu istemedikleri zaman, o zaman kamuoyunun geri kalan kesimleri de bunların başına gelenleri bir nevi umursamıyor, önemsemiyor, hatta destekliyor. 

Bu olayda tüm olaylarda olduğu gibi devletin güvenlik konseptiyle yaptığı bütün faaliyetler, soruşturmalar, uygulamalar, gözaltılar, yargılamalar, tutuklamalar, cezaevleri, infaz koşulları şunlar bunlar, hele Türkiye gibi ülkelerde hep sorunları da beraberinde taşır ve çok ciddi sayıda hak ihlâlini de beraberinde getirir. Ama bu hak ihlâlleri kendi başlarına bırakıldığı zaman öyle devam ederler. Burada önemli olan mağdurların ve mağdurlara destek olan birtakım çevrelerin bunları dile getirmeleri ve kamuoyu oluşturmalarıdır. Böyle bir şey yapmıyor Fethullahçılar. Yapamıyorlar, yapmak da istemiyorlar. Ve bu bir yanıyla Fethullahçılık realitesini göstermekle beraber, bir diğer yanıyla da sorunların çok daha fazla birikmesine ve ileride tüm Türkiye olarak yaşayacağımız travmanın giderek daha büyümesine yol açıyor. Burada neyi kastediyorum? Çok büyük bir temizlik operasyonu yapıyor devlet. Ve burada çok fazla bir ayrım gözetmiyor. Mesela 28 Şubat dönemiyle kıyaslandığı zaman, 28 Şubatçıların İslâmî kesime yaptıklarının bin katı bir uygulama söz konusu. Bin katı lâfın gelişi olabilir, ama hiç kıyaslanamaz bile. Ve böyle bir ortamda çok ciddi travmalar, bizzat bunun mağdurlarında, bunların çocuklarında, yakın çevrelerinde çok ciddi mağduriyetler ve kırılmalar yaşanıyor. Şunu kastetmiyorum: Bu kişilerin çocukları vs. daha sert Fethullahçı olacaklar diye bir şeyi kastetmiyorum ve sanmıyorum da. Ama burada hep kırık, küskün vatandaşlar olacak. Ve bu da tüm Türkiye’nin bütününe çok ciddi bir şekilde zarar verecek. Devleti yönetenlerin böyle bir perspektifi yok; geri kalanların da zaten çok fazla alanı yok. Çünkü Türkiye giderek her geçen gün daha otoriterleşen bir ülke ve temel hak ve özgürlüklerle hukuk talepleri konusunda devletin çok ciddi baskıları var. Ve herkes kendi derdine düşmüş durumda; onun için bu konuyu ciddiye alan, önemseyen ve buradan tüm topluma gelen ve gelebilecek zararları en aza indirgemeye çalışan çok fazla insan ve kurum yok. Sonuçta şöyle bir şey olacak, birçokları bunu umursamayacaktır biliyorum, ama yarın öbür gün bu fatura hepimizin önüne çok ciddi bir şekilde gelecek. Şu anda devletin “FETÖ” ile mücadele adı altında yürüttüğü tek yönlü strateji Türkiye’de çok ciddi travmaları beraberinde getirecek.

Devletin dayattığı nedir? Devletin dayattığı itirafçılıktır. Onun dışında herhangi bir şey yok. En son iktidara yakın bir medya kuruluşunda görmüştüm, rakamları hatırlamıyorum ama, yakalanan 40 kişinin 40’ının birden itirafçı olduğu gibi bir haberdi. Doğru da olabilir, bilmiyorum; ama itirafçı olmak hiçbir şeyi çözmüyor. Onları belki birazcık koruyordur, ama insanları itirafçılığa dönüşmekten başka seçenek sunmayan bir mücadele anlayışı Türkiye’ye hiçbir hayır getirmez. Daha önce değişik konularda benzer perspektifleri uyguladı devlet ve buradan hiçbir şey elde edemedi.

Şimdi düşünüyorum, Türkiye’de ilk başta darbe sonrasında birtakım itirafçılar vardı. İsimlerini biliyorsunuz, bunlar televizyonlara çıkar, gazetelerde kendilerine köşeler ayrılırdı. Makbul birer insanmışlar gibi her türlü haltı en üst düzeyde zamanında yemiş ve sonra birden pişman olmuş, elini yıkayıp, neyse yıkıyorsa temizlendiğini sanan ve ondan sonra da herkese ama herkese yafta yapıştıranlar… Kendileri mesela diyelim ki Fethullah Gülen’in her zaman yanında olmuş kişiler, ama hayatında Fethullah Gülen’i rüyasında göremeyecek kadar kendi halinde olan, diyelim ki Anadolu’nun ücra bir köşesindeki Fethullahçı sempatizanın mağduriyetlerini az bile bulan insanlarla devlet bir strateji yürüttü. Ya da bu insanları kullanarak bir strateji yürüttü. Şimdi bu insanlar çok fazla ortada yoklar. En azından onları görmekten kurtulduk. Ama devlet bunun yerine herhangi bir başka stratejiyi karşımıza çıkartmadı, çıkartmayı da pek düşünmüyor. 

Çünkü Fethullahçılık –onların tâbiriyle “FETÖ”– çok kullanışlı bir şey. Her başları sıkıştığında bunu bir tehditmiş gibi kullanmayı tercih ediyorlar. Fethullahçılık hâlâ bir tehdit mi çok emin değilim. Yurtdışındaki varlıklarını büyük ölçüde sürdürmeye çalışıyorlar. Kendi içlerinde birtakım tartışmalar ve kopmalar yaşıyorlar; ama bu tartışmalar ve kopmalar ilk başlarda biraz vardı, sonra rutine bindi, şimdi etkisini yitirmişe benziyor. Yani kopanların da şevki kalmadı, sorgulayanların da şevki kalmadı. İşin ilginç tarafı, örgütün içerisinde kalanların da fazla bir heyecanı olduğu söylenemez. Ama burada şöyle bir husus var. Buradaki insanların, hayatta gözlerini çok küçük yaştan itibaren bu yapının, şebekenin içerisinde açmış kişilerin büyük bir kısmının hayatında başka bir şey yok. Bir seçenek yok; dolayısıyla bunların gidebilecekleri, bulabilecekleri çok fazla bir şey yok. Yaratamıyorlar. Yaratabilen, mesela doktoralı vs. olup yurtdışında bulunan birtakım isimler, özellikle sosyal bilimlerde çalışan birtakım isimler şu ya da bu şekilde kaçabiliyor, kurtulabiliyor, kendi başlarının çaresine bakabiliyorlar. Ama büyük bir kısmı bunu yapamıyor. Şunu diyecektir insanlar: “E ne yapalım? Kendileri seçti. Ne halleri varsa görsünler.” Bu yaklaşımın çok doğru olduğu kanısında değilim. Türkiye’nin bu meseleyi bir şekilde hesaplaşarak çözmesi gerekiyor. Ama şu hâliyle baktığımız zaman bugünkü operasyon haberi, 50 ilde İzmir merkezli operasyon 295’i muvazzaf 304 kişi gözaltında haberine baktığımız zaman, her iki tarafın da büyük ölçüde aynen kaldığını, birbirleriyle bir kaçmaca kovalamaca olayı içerisinde olduklarını görüyoruz. Ve Türkiye’nin büyük bir kısmının da bunlara çok da fazla ilgi göstermediğini görüyoruz. Ama bu yaranın iltihabı çok kötü birikiyor. Yarın öbür gün bunun sonucunda hepimiz çok ciddi faturalar ödeyeceğiz. Ne kadar uzak olursak olalım. “Bizi ilgilendirmiyor, bana ne Fethullahçılar’dan, FETÖ’den ya da AKP’den, polisten, yargıdan?” deme şansımız yok; çünkü bu bütün Türkiye’nin meselesi. Ama insanların bunu bütün Türkiye’nin meselesi olarak görme perspektifinin olmadığını açıkça görüyorum.

Sonuçta, dünkü yayında da söylemiştim, bugün de söylediklerim bir anlamda boşuna olabilir. Daha önce de yaptım benzer yayınlar. Israrla bunu söylemeye çalışıyorum. Zamanında Fethullahçılık konusunda söyledikleri yazdıkları ortada olan ve başta Fethullah Gülen’in kendisi olmak üzere Fethullahçılar tarafından sevilmeyen, nefret edilen bir gazeteci olarak, o zaman da meseleyi anlamanın şart olduğunu söylüyordum. Bugün de anlamanın şart olduğunu söylüyorum. Anlamak asla hak vermek anlamına gelmez. Ama bu tür sadece ve sadece güvenlik endeksli polisiye yöntemlere dayalı bir savaş konseptiyle gidilebilecek çok fazla bir yer yok. Gidilebilmiş olsaydı bugün yine 50 ilde bu operasyon olmazdı. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus