Aranan rektör bulunmuştur!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İktidar yanlıları tarafından “elitist” Boğaziçi Üniversitesi’ne “yerli ve milli” rektör olarak alkışlanan Prof. Melih Bulu, atanır atanmaz aslında ne kadar “elit” olduğunu kanıtlamak için güvendiği yayın kuruluşları ve medya çalışanlarına söyleşiler veriyor. Bütün bunlar da Prof. Bulu’nun siyasi iktidar tarafından neden tercih edildiğinin ipuçlarını veriyor.

Yayına hazırlayan : Hande Sena Kandemir

Merhaba, iyi günler. Eskiden Sovyetler Birliği döneminde, Sovyetler Birliği kapalı bir kutu iken, Batı dünyası, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri, orada yaşananları anlamak için fotoğraflara bakarmış; servis edilen çekilmiş fotoğraflara bakarmış ve “kremlinolog” denen kişiler varmış. Bunlar o küçük küçük ipuçlarından Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri anlamaya çalışırlarmış. Benzer bir olay Türkiye’de yaşanmaya başladı. O da Devlet Bahçeli ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kısa sürede üç kez buluşup konuşmuş olması. En son Bahçeli’nin evinde gerçekleşti bu — bir saati aşkın bir süre. Bir şeylerin olduğu muhakkak; ama ne olmuş olabilir? Burada da artık Türkiye tam bir kapalı toplum olmaya doğru gidiyor. Fotoğraflara bakarak –ki bunlardan birisini bugün Murat Yetkin, Yetkin Report’ta yazdı, “Gözler yalan söylemez” diye– böyle irdeleme noktasına vardık. Bu iyi bir şey değil tabii. Açık toplum olmaktan kapalı topluma doğru evrilmek… normal şartlarda bugün ben de bu konuyu ele alacaktım, kafamda bu vardı. Bahçeli ve Erdoğan ne konuşmuş olabilirler? Elimizde sızdırılan bir bilgi yok, ama akıl yürütmeler var — ki bunu Murat da yapmış, başkaları da yapıyor; mecburen birtakım işaretler ve olgulardan hareketle bu önemli buluşmaları anlamaya çalışılıyor. Belki yarın yaparım, ya da en ideali cuma günü Kemal ile yapacağımız “Haftaya Bakış”ta herhalde başlıklardan birisi bu olacak. 

Bunun yerine yine Boğaziçi Üniversitesi konusunu konuşma ihtiyacı hissettim. Bunun birçok nedeni var. Dün değerlendirdim ve bunun AKP ve Erdoğan iktidarının çoktan kaybetmiş olduğu bir kültürel savaşın yeni bir safhası olduğunu anlattım. Dünkü yayında da söylediğim gibi, ben de okulu bitirmemiş bir Boğaziçi Üniversiteli’yim; ama anladığım kadarıyla kendisinden, yani rektörden fazla hayatım orada geçti. Lisans öğrencilerinden, ama askere gitmemek için sürekli uzatan bir öğrenciydim ve orada gazeteciliğim nedeniyle de en az sekiz yıl kaldım Boğaziçi’nde ve sevdiğim bir okuldur; Galatasaray Lisesi esas okulum, ama Boğaziçi de benim hep okulum olarak gördüğüm bir yerdir.

 Böyle bir atamanın, bir kişinin böyle paraşütle indiriliş şeklinin başlı başına bir sorun olduğunu düşünüyorum ve bunun aynı zamanda bize iktidarın durumunu gösterdiğini düşünüyorum. Dün bunu anlatmaya çalıştım ve bir Melih Bulu bombardımanına tutulduğumuzu fark ettim. Yayını yaptıktan sonra. Önce Habertürk‘te Veyis Ateş’e çıktı — açıkçası çok fazla izleyemedim, sonradan baktım ama. Sonra bugün Hürriyet’te Nuran Çakmakçı ile çok geniş bir röportaj var — onun tamamını okudum. Daha sonra Cüneyt Özdemir’e çıkmış. Ona da bayağı bir baktım; hatta o sırada, yayın sırasında o rektörlükten bağlanıyor, öğrenciler kendisini yuhalayıp istifa etmesini istiyor, o da onlara el sallıyor. Bunları görmüşsünüzdür. Tam yayına girerken Nagehan Alçı’nın da yazdığını gördüm ve tabii ki Nagehan Alçı da kendisiyle konuşmuş. 

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Melih Bulu burayı hak etmediğinin farkında, Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörlüğüne AKP ile ilişkisi sayesinde geldiğini biliyor ve kendisini göstermeye çalışıyor. Göstermeye çalışırken de nispeten güvenilir mecralardan yürümeye çalışıyor. Kendisini çok fazla zorlamayacak, tabii ki soruları soracak ama üstüne gitmeyecek yerlere gidiyor. Kendisiyle kibar röportajlar yapılıyor. Bu arada kendisiyle görüşmek istediğimiz için biz de başvurduk ve tabii ki olumlu cevap almadık. Umarım daha sonra belki kabul eder. Emin değilim. Bizzat ben de kendisine bir mesaj ilettim; doğrudan Boğaziçi Üniversitesi’nin kurumsal iletişim yöneticilerine ulaştık. Dün de ulaştık, bugün de ulaşmaya çalışıyoruz. 

Burada şöyle bir şey var: Ne denildi? İlk günden iktidar yanlıları, “Burası elitist bir yerdi ve milli olacak” dediler ve bu bir tartışma başlattı ve insanlar –ben dâhil– Boğaziçi’nin hiç de elitist bir yer olmadığını, seçkin bir üniversite olduğunu ama burada büyük çoğunlukla halk çocuklarının olduğunu, toplumun her kesiminden, alt kesiminden, alt orta sınıflardan, yoksul burslu okuyan çok sayıda öğrencinin olduğunu, burada seçkin olanın üniversitenin geleneği, kadrosu vs. olduğunu söylemeye çalıştık. Şimdi kamuoyuna şöyle bir hava yaratılmaya çalışıldı: “Boğaziçi yabancı bir yerdi, kendi toplumuna yabancı bir üniversiteydi; bunun ‘yerli ve milli’ olması lâzım” ve bize, “Aranan rektör bulunmuştur; alın, size ‘yerli ve milli’ bir rektör” dediler; ama sonra ne gördük? İki gün içerisinde bu “yerli ve milli” rektör kendisinin ne kadar elit, hatta elitist olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. İşte, ne diyor mesela? “Ben heavy metalciyim; hard rock, Metallica dinlerim; okuldayken de çalmıştık zaten” dedi. Sonra, Hürriyet’e bakıyoruz: Yamaç paraşütçü, bisikletçi, yarı maraton, basket… “Boyum kısa, ama çok iyi üçlük atarım”dan model uçaklara kadar kendisinin ne kadar seçkin, ne kadar –biz solcuların deyişiyle– “burjuva alışkanlıkları” olan birisi olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

Garip bir olay. Yani ülkeyi yönetenler, “Biz burayı ‘yerli ve milli’ yapacağız” derken, o da aslında kendisinin nasıl Boğaziçi’nin aslına uygun birisi olduğunu bize kanıtlamaya çalışıyor. Ama biliyoruz ki burada onun tercih edilmesinin esas nedeni –kendisi bunun böyle olmadığını anlatmaya çalışıyor, ne kadar başarılı bir öğretim üyesi ve yönetici olduğunu anlatmaya çalışıyor– ama biliyoruz ki esas olarak kendisinin iki dönem, 2009’da Ataşehir‘de belediye başkan adaylığı bir de 2015’te İstanbul’da milletvekili aday adaylığı ve AKP kuruculuğu var — bir de tabii ilginç bir şey var: 2008 yılında galiba, “Sanal Akıncılar” diye, internet ortamında AKP iktidarı için örgütlenmiş bir genç grubunun yöneticiliğini yaptığını kendisi anlatmış. 

İlginç bir background; ama o bize neyi anlatıyor? “Ben üniversitedeyken, ODTÜ’de iken aslında SHP’liydim, Ali Dinçer‘e danışmanlık yaptım, ardından Liberal Demokrat Parti’nin gençlik kollarında –Genç Yunuslar’mış adı– orada çalıştım.” Nitekim Besim Tibuk da bunu doğrulamış. Ve Besim Tibuk bize diyor ki: “Kendisi çok liberaldir” — ki bunu Nagehan Alçı’nın yazısından öğreniyoruz; ama burada insanlar ona değil Erdoğan’ın atama şekline karşı çıkıyorlar. Şimdi bu ikisi ayrı ayrı. Gerçekten burada esas itiraz, bu atama şekline itiraz, üniversiteden olmamasına itiraz — ki dokuz kişi başvurmuş Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü için. Birisi kendisi, bir diğerinin bir önceki rektör Mehme Özkan olduğunu biliyoruz — 2016’da Gülay Barbarosoğlu Hoca %86 oy almıştı, ama Erdoğan Mehmed Özkan’ı atamıştı. Neden Mehmed Özkan’ı atamıştı? Çünkü kızkardeşi Prof. Emine Nur Günay da Eskişehir AKP milletvekiliydi. Yani %86 oy almış kişiye rağmen, AKP kontenjanından atanmıştı. Şimdi ondan da memnun olmayan bir iktidar var. Yani kızkardeşi AKP’den milletvekili olan bir rektörü istemeyen, daha fazlasını isteyen bir iktidar var. Ve bu kişi –Melih Bulu– bulunuyor. 

“Neden?” diye soruyor Nuray Çakmakçı, “Neden sizi seçtiler?” diye soruyor. O da diyor ki: “Benim Boğaziçili olmamdan herhalde” diyor. Boğaziçili olup olmaması tartışmalı bir mesele. Tabii ki yüksek lisans yapanlar da Boğaziçi’nin bir parçası, ama buradaki sorun Boğaziçi’nde aktif olarak öğrenci olup olmaması meselesi. Biliyoruz ki iki kişi, kendisi dışında iki kişi –diğerinin adını bilmiyoruz, belki yakında çıkar–, ama birisi bir önceki rektör, hâlâ Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Mehmed Özkan, bir başkası daha başvurmuş, mülâkata girmiş, buna rağmen Bulu seçilmiş. Şimdi neden seçildiği sorusuna verdiği şöyle bir cevap var — aslında itiraf edeyim, benim bugün bu yayını yapmama neden olan bu cevap olabilir. Diyor ki: “İstinye Üniversitesi’ni kurdum. Dört sene içinde dünyanın en iyi 400 üniversitesi arasına soktum.” Haliç Üniversitesi’ni de bilâhare söylüyor. 

Şimdi bu “İlk 400 üniversite arasına giren İstinye Üniversitesi” cümlesi gerçekten çok şaşırtıcı. Çok bildiğimiz konular değil; ama en azından gazeteciliğin nasıl olduğunu biliyoruz, araştırıp baktığımda dünyada farklı farklı üniversite endeksleri var. Bir tanesinde İstinye Üniversitesi 7219’uncu gözüküyor. Bir başkasında 7525’inci gözüküyor. Bir başkasında 8653’üncü. Onun kastettiği 400 nedir açıkçası anlamadım. Türkiye endeksinde de bir endekse göre 147, bir endekse göre 155 vs.. Yani burada bir ilginçlik var. Kaldı ki Türkiye’de bu endekslere göre en başarılı olan üniversiteler 600’den başlıyor; Çankaya Üniversitesi, Bilkent gibi üniversiteler altı yüzden daha aşağıya doğru gidiyor. Burada bir yanlışlık var; belki 400 değil de 4000 demişse bile bu rakamlara göre 4000 de olmuyor, ama bir iddia var. Bir iddia var ve bu iddiada diyor ki: “Ben bu işi iyi yaparım, yaptım.” 

Tabii diyelim ki İstinye Üniversitesi ve Haliç. Onun öncesinde tabii –bu da ilginç–, Şehir Üniversitesi’nde kurulduğu andan itibaren İktisadi ve İdari Bilimler galiba, tam adı hangisi ise bilmiyorum, ama işletmenin ve diğer bölümlerin olduğu yerin kuruluşunda yer almış; 2009-2016 yani İstinye’ye geçene kadarki süreçte burada yer almış. Şehir Üniversitesi’ni biliyoruz, mâlûm, Ahmet Davutoğlu ve arkadaşlarının kurduğu bir üniversite ve iktidar tarafından da kapatıldı. İlginç: Bir üniversite kapatılıyor, ama onun kuruluşunda yer alan birisi sırf tercihini hâlâ Erdoğan’dan yana yaptığı için, yukarıdan ülkenin en önemli, en gözde üniversitelerinden birisinin başına geçiriliyor. 

Burada sürekli söylediği bir şey var: “Ben iyi bir insanım, görecekler; hocalar da öğrenciler de görecek.” Yani çok klişe bir lâf vardır: “Tanısanız seversiniz” lâfı. “Beni tanıdıkları zaman sevecekler” diyen birisi var; ama söz konusu olan yer bir İstinye Üniversitesi ya da Haliç Üniversitesi değil. Bu üniversiteleri küçümsüyor değilim; ama Boğaziçi Üniversitesi ile aynı ligde olmadıklarını hepimizin bildiği üniversiteler. Ve bu üniversiteye, üniversite câmiasına rağmen, oradaki öğrencilere rağmen –örneğin Cüneyt Özdemir ile yaptığı yayın sırasında YouTube’da yorumlar akıyor; yorumların %99’u istifa etmesi yönünde–, bunlara rağmen orada kalıyorsanız bir iddianız olması gerekiyor; o iddianın da buraya lâyık olduğunuz olması lâzım. Lâyık olduğunuzu göstermek için de nedir? Bir öğretim üyesinin Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olmak, benden iyisini kimse yapamaz demek için söyleyebileceği şey, “Bana şans verin görün, gösteririm” demek değil. 

Ya da intihal iddiaları hakkında söylediği, “Ya, birkaç tırnak koymayı unutmuşuz, o zaman kural yoktu” — ki burada çok bâriz, birazcık üniversite okumuş olanlar bilir. Yani lisans öğrencileri bilir, özellikle sosyal bilimlerde çalışanlar bilir; bu kural üniversiteler kurulduğundan beri vardır. Sonradan konulmuş bir şey değil. Ben kendisinden yaklaşık sekiz yaş büyüğüm. Ben de Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum ve ekonomi bölümündeydim; bitirmedim, ama orada da biliyorum ki bir şeyi alıntıladığın zaman tırnağı koyarsınız, aldığınız kaynağı verirsiniz ve sayfasını belirtirsiniz. Olay bu kadar basittir. İzleyicilerimizden de bu konunun uzmanı, mesela Almanya’dan bir izleyicim kendisinin Almanya’da üniversitede akademik makale yazma dersi verdiğini söyleyerek şu notu düşmüş: “Lisans birinci sınıf öğrencisinin ilk sömestrinde belki hoş görebilirsiniz, ama ikinci sömestrden itibaren bu yaptığının yanlış olduğunu ve not kırılması gerektiğini kendisine söylersiniz” diyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktorada bunların yapılması bizim zamanımızda kurallarda yoktu diye açıklamasının, hele Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olan birisinin, çok akıl alır bir şey değil. Bir de tabii o tarihteki danışman hocalarının da bu olayda bir sorumluluğunun olduğu da muhakkak.

Bu olay maalesef bize çok şey gösteriyor ve dün yayında söylemeye çalıştığım gibi gösterdikleriden biri de şu: Bu kurumların içi boşaltılıyor, o kurumlara yazık ediliyor. “Tanısanız seversiniz, zaman verin tanıyın, durun bir dakika, nereden çıkıyor?” vs.. Sonra öğrencilerin evlerine uzun namlulu tüfeklerle polisler özel timler giriyor. Bunların videoları servis ediliyor. Örgüt isimleri bilmeden alfabenin harflerini yan yana getirip sağda solda şu örgütten bu örgütten diye öğrencileri teröristlikle suçlayanlar var — iktidarın sözcüleri, Devlet Bahçeli de onlara katıldı. Bütün bunlar aslında Türkiye’nin çok değerli bir kurumuna yönelik çok ciddi tahripkâr eylemler. 

O üniversitenin kapısına kelepçe takılması… Kendisine sorulduğu zaman hiçbir şekilde buna itiraz etmedi. Bunun kapının tutturulması için bulunmuş bir çözüm olduğunu söyledi. Sonra Hürriyet gazetesinde gördük ki polis bile rahatsız olmuş. Polis şefleri, yani düşünün, polis şefinin bile sahiplenemediği bir olayı gayet normal bir şeymiş gibi anlatabilen birisi Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör oluyor ve kendisinin özgürlükçü olduğunu söylüyor. “Gözaltına alınanların sadece ikisi Boğaziçi Üniversitesi’nden” diyor — ki öyle olmadığı belli. Olsalar bile, başka üniversitelerden gelseler bile, burada kanunen yanlış bir şey olmadığı da ayrıca belli; çünkü anayasal olarak tanınmış bir haktır bu. Ülkenin böyle bir kurumunu durup dururken, sırf ülkeyi yönetenler hoşlanmadığı için başına bir şeyler geliyor ve birileri burada, Melih Bulu adlı yeni rektör burada bunun aktörü olarak, başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. 

Neye güveniyorlar? Türkiye’de bugüne kadar yapılmış birçok şeyin, pekâlâ olmaz mı denen şeyin olmasına güveniyorlar. Ama bir de diğer önemli husus da şu — işte bu bence bam teli: Boğaziçi Üniversitesi de Türkiye’nin böyle birçok saygın, köklü kurumunda olduğu gibi. Çok güçlü câmialar bunlar ve bu câmialarda birbirinden farklı insanlar, farklı görüşlerde insanlar var; değişik yaşlarda dünyanın dört bir tarafına dağılmış. Ama bu insanlar her şeyden önce o kurumun geleceğini ve daha iyi olmasını önceleyen insanlar. Ve burada da, bu olay söz konusu olduğunda da en çok buna güveniyorlar bence. Boğaziçililer kuruma çok da fazla zarar gelmemesi için birtakım şeyleri nasıl olsa sineye çekerler diye güveniyorlar.

Muhtemelen böyle olacak. Oldu bitti olacak, Boğaziçi Üniversitesi dün de söylediğim gibi varlığını sürdürecek; ama bugünün, bu olayın aktörleri ve figüranları vs. yarın öbür gün ortalıkta pek gözükmeyecekler; çünkü bu kurumlar kolay kolay inşa olmuyor, çok kolay tahrip edilebiliyorlar, ama bütün bu yaşanmışlıklar, deneyimlerle ona sahip çıkanlar sayesinde Boğaziçi Üniversitesi’nin bu yaraları bir şekilde saracağına inanıyorum ve umuyorum tabii ki. Bu da burada bir parantez olarak, ne kadar süreyle açılmış bir parantez olacak tamamen Türkiye şartlarına bağlı, fakat bunun Boğaziçi Üniversitesi gibi bir kurumun doğal akışı olmadığını en iyi bilenlerden birisinin de Melih Bulu olduğuna eminim; çünkü o da yüksek lisansını ve doktorasını orada yapmış. En çok sevdiği şeylerden birisini Kennedy Lunch’ta öğretim üyeleri ile yemek yemek olduğunu söylüyor; oradaki öğretim üyelerinin bu yaşananlardan ne kadar rahatsız olduğunu herhalde bilecek kadar onlarla beraber yemek yemiştir. Evet, umuyorum Boğaziçi Üniversitesi bu vartayı en kısa zamanda en az zararla atlatır. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus