Gomaşinen (20): ABD başkentinde otuz ay gazetecilik

Gazetecilik anılarımın 20. bölümünde, Vatan Gazetesi adına Kasım 2004 ile Mayıs 2007 arasında ABD’nin başkenti Vaşington’da yaptıklarımı, yapamadıklarımı, yaşadıklarımı ve izlenimlerimi anlattım.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe’nin dışında Fransızca ve İngilizce’yi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazca’yı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibâret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…”

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 20. bölümüyle karşınızdayım. İlk başta, bu hafta Boğaziçi Üniversitesi’nden biraz bahsetmeyi düşündüm. Mâlûm, Boğaziçi Üniversitesi’nde uzun süre okudum, mezun olamadım. Boğaziçi Üniversitesi’ne girdikten birkaç yıl sonra gazeteciliğe başladım — ki bunu geçen hafta Nokta dergisi anılarımı anlattığım bölümde söylemiştim. Aslında Boğaziçi üzerine söylenecek çok şey var; tam gündemde olduğu için de söyleyip anlatabilirdim. Fakat gazetecilik dışı yönü çok daha fazla olacaktı. Bereket imdadıma Donald Trump yetişti ve Washington’da yaşananlardan dolayı, yaklaşık iki buçuk yıl, belki biraz daha fazla Washington’da yaptığım gazetecilikle ilgili birtakım hatıralarımı anlatmak istiyorum. Aslında bu konuda çok uzun boylu bir hazırlık yapmadım. Zira o dönem, benim iki buçuk yıl Washington’daki gazetecilik dönemim kendimi çok başarılı bulduğum bir dönem değil. 

Şöyle söyleyeyim: Türkiye’de Vatan gazetesinde bayağı bir iş yapıyordum. Bayağı haberler, köşe yazıları, yazı dizileri yapıyordum. Yani kaba tâbiriyle istim üzerindeydim. Fakat gözüm yurtdışındaydı. Benim beklentim Brüksel’di, frankofon olduğum için Avrupa Birliği merkezinde çalışmak istedim. Fakat gazetenin sahibi ve her şeyin yöneticisi olan Zafer Mutlu bundan hiç heyecanlanmadı. Onun yerine bana bir gün Washington’a gitmek isteyip istemediğimi sordu. Ben de tereddütsüz bir şekilde, “Olabilir” dedim. Evle de konuştuk ve Washington maceram 2004 sonlarında başladı. Orada bir başka muhabir vardı, onu zaten istemiyorlardı, onun yerine gittim. 

Daha önce Washington’a gitmişliğim vardı, ama çok da fazla bilmediğim bir ortamın içerisine düştüm, iyi de oldu. Ortamdan kastım, Washington’daki Türk gazeteciler ve aynı zamanda Washington’da bir şekilde çalışan Türkler… Bunların bazıları düşünce kuruluşlarında çalışıyordu. Bazıları üniversitelerdeydi ve bir de büyükelçilik, büyükelçiliğin etrafında, içinde, etrafında sürekli bir hareketlilik vardı. Yani yalnızlık çekmiyorduk. İlk günden itibaren, gazeteci olarak faaliyete başladığım andan itibaren oradaki meslektaşlarımın bayağı bir yardımını gördüm. Ve gazetecilik süresince de tabii ki rekabet ettiğimiz oldu. Ama birçok konuda –yeni olduğum için– bana yardımcı oldular. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. Washington’da bana ilk sahip çıkan, hep minnetle hatırlarım: Abdullah Akyüz’dü. Abdullah Akyüz, Galatasaray Lisesi’nde benden bir dönem yukarıda olan ve TÜSİAD’ın o sırada Washington temsilciliğini yapan birisiydi. Şu anda, uzun süredir TÜSİAD’da çalışmıyor. Ama bir ayağı hâlâ ABD’de; orada üniversitede hocalık yapıyor. Bir ayağı da Türkiye’de; danışmanlık yapıyor. Abdullah, bana ilk günden itibaren gerçekten sahip çıktı. Bana ev buldu, eşyalarımın taşınmasına yardımcı oldu vs.. 

Ondan sonra da, ilk başta ben tek gittim; zira oğlumuz Ali Deniz o sırada ilkokulda okuyordu ve okulu vardı. Ben Washington’da Dupont meydanına, Dupont Circle denen yere yürüme mesafesinde, Azerbaycanlı birisinin bodrum katında kirada oturdum. Tek bir odası olan, büyük bir odası olan bir yerde; imkânlarım da çok geniş değildi; gazetenin bana sunduğu imkânlar çok olağanüstü değildi. İnternet için yürüme mesafesindeki Starbucks’ı kullanıyordum; oranın internetini kullanıyordum bilgisayarımla beraber. Orası benim bir tür ofisim olmuştu. Daha sonra evde daha çok çalışmaya başladım. Ardından yeni yıl başlayacağı zaman, yeni okuma yılı başlayacağı zaman Müge’yle Ali Deniz de geldiler. Ve biz de banliyöde, Maryland eyaletinin Montgomery county’sinde, Kensington’da bir ev kiraladık — bahçeli, büyük bir ev.  Onu da çok sağ olsun, o sırada Brookings’de aktif olarak çalışan Ömer Taşpınar yardımcı oldu. Onun evine yakın bir yerdeydi; orada ailecek yaşamaya başladık. Oğlumuzu da yine eve yürüme mesafesinde bir ilkokula kaydettirdik. O da 2 sene orada okudu. 

Ne oluyordu? Sabah ilk başta kendim yürüyerek her yere gidiyordum. Bazen metro kullanıyordum. Zaten arkadaşlarla buluşuyorduk. Meslektaşlarla hemen hemen aynı haberlerin peşine düşüyorduk. Haberler de büyük ölçüde Türkiye’den gelen heyetler oluyordu. Bu heyetlerin faaliyetleri oluyordu. Daha sonra bu heyetlerin büyükelçilikte yaptıkları basın toplantıları oluyordu. Amerikalı yetkililerin Türkiye’yi ilgilendiren birtakım açıklamaları oluyordu. Ama en büyük kısmı, en azından benim en çok önem verdiğim kısım, en de hoşlandığım kısım, birbirinden farklı düşünce kuruluşlarında sadece Türkiye değil, birçok konuda, Ortadoğu, Asya, her türlü konuda sürekli yapılan, genellikle de öğle saatlerinde yapılan basına açık tartışmalar, paneller, tek: kişilik konferanslardı — bunları izliyorduk, daha çok ünlü Brookings’de ya da daha zayıf bir yer olan Center For Amerika Progress’te. Sağcıların, Neo-Con’ların Amerikan Enterprise Enstitüsü vardı. O da ikinci derede bir yerdi. Council on Foreign Relations; yani uluslararası ilişkiler… Dış ilişkiler konseyi. Orası en şık yerlerden birisiydi. Esas merkezi New York’taydı. Ama Washington’da da vardı yeri. Orayla ilgili bir anımı anlatmak isterim. Çünkü Türkiye’de bir arkadaşımın, komplo teorileri üzerine kitaplar yazan arkadaşım Atilla Akar’ın Türkiye’de çıkan Derin Dünya Devleti kitabında Council on Foreign Relations’ı bir tür “derin dünya devletinin merkezi” olarak tarif etmişti. Ben de orada izlediğim ilk bir basına açık toplantı sırasında, cep telefonundan Atilla’yı arayıp, “Seni derin dünya devletinin merkezinden arıyorum” diye şakalaşmıştım. 

Buraların en önemli özelliği, her türlü önemli olabilecek insanların bu toplantıları izlemesiydi: Öncelikle gazeteciler, Amerikalı gazetecilerin dışında bizim gibi Washington’da çalışan başka ülkelerden gazeteciler, birtakım devlet kurumlarından isimler — ki  bunlar en üst düzeyde isimler olmayabilir. Fakat bazı durumlarda daha alt düzeyde de olsa, Dışişleri Bakanlığı’ndan, Savunma Bakanlığı’ndan, istihbarat örgütlerinden isimler de bu toplantıları izliyorlar, soru soruyorlar. Ve daha önemlisi, hem oraya gelen katılımcılar hem de izleyiciler arasında bir tür tanışıklık kuruluyordu, kartlar alınıp kartlar veriliyordu. Oralarda çok şey öğrendim; fakat İngilizcem çok olağanüstü değildi, hâlâ da öyle. Birçok meslektaşıma kıyasla bu konularda çok da başarılı olduğumu açıkçası sanmıyorum; ama bayağı bir çalıştık, çok çalıştık. Oradaki faaliyet derken, Washington gazeteciliğinin bir diğer ayağı da oradaki Amerikan medyasının takip etmek. 

Sabahları Washington Post ve New York Times kapıya geliyordu, abone olmuştum. Ben onları okuyup, onlar içerisinden bir şeyleri İstanbul’daki arkadaşlara internetten önerdiğimde, onlar bana bunların bir kısmını zaten çoktan sayfaya koymuş olduğunu söylüyorlardı. Saat farkı nedeniyle; yani Amerika Birleşik Devletleri’nde Washington saatinden  yedi, kimi durumda sekiz saat fark oluyordu. Ben sabah kalktığımda Türkiye’de öğleden sonra bir saat oluyordu ve gazeteye abone olmak gerekmiyordu. Herkes oturduğu yerden, Türkiye’den de her türlü kaynağa artık internet üzerinden ulaşabiliyordu. Bizden önce, internetin olmadığı dönemlerde Washington’da gazetecilik yapan meslektaşlarımızın büyük bir kısmı sadece medyayı takip ederek bile etkili bir gazetecilik yapabiliyorlarmış. Bizim öyle bir şansımız kalmamıştı. 

Bu iki buçuk yıl içerisinde Türkiye’den gelen çok sayıda kişiyle görüşme imkânımız oldu. Ben zaten İslâmî hareketler ve ardından Refah Partisi, Fazilet ve AK Parti’yi çalışmış olduğum için çok sayıda kişiyi zaten tanıyordum Türkiye’den. Bunların önemli bir kısmı Washington’a geldiler; milletvekilleri geldi, bakanlar geldi başbakan geldi. Bunları sürekli orada görüyorduk. Benim çalıştığım dönemde başbakan, Recep Tayyip Erdoğan’dı. Abdullah Gül başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanıydı. Ahmet Davutoğlu da danışmandı; büyükelçilik statüsü kazanmıştı, danışmandı. Onların birçok faaliyetini izledik. Kendileriyle kimi zaman ayaküstü kimi zaman daha uzun konuşma imkânımız oldu. Ama daha alt düzeydeki isimlerle çok daha geniş sohbet etme imkânlarımız da oluyordu. Ahmet Davutoğlu ile, bir geldiğinde beraber eski kitap satan yerleri dolaştığımızı hatırlıyorum. Hoca tam bir kitap tutkunu olduğu için ona ayak uydurmak gerçekten çok zordu. Ben büyük bir kısmında artık kitabevinin dışında kendisini beklemeyi tercih ettiğimi hatırlıyorum. 

Takip ettiğimiz çok olay oldu; çok değişik vesilelerle çok şey oldu, ama tekrar söylüyorum: Orada eskiden beri çalışan gazeteciler, mesela bir Yasemin Çongar, Kasım Cindemir gibi isimler tabii ki bizden çok daha geniş haber kaynaklarına ve ilişkilere sahipti. Onlar birçok konuda çok daha hızlı ve kolay bir şekilde habere ulaşabiliyorlardı ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin değişik kademelerinden birtakım haberler aktarılmak istendiğinde ya da sızdırılmak istediğinde, genellikle o tür eski, deneyimli isimler tercih ediliyordu. Ben de bu açığımı kapatmak için, Washington’da oturduğum yerden Türkiye’yle ilgili haberler yapmaya başladım. Aynı zamanda bu da işin ilginç bir tarafıydı. Mesela Hizbullah’ın yeni dönemine girişini oralardan takip ettiğimi hatırlıyorum. Onların Diyarbakır’da düzenledikleri ilk Mustazaflar mitingini ben Washington’dan görüp haberleştirmiştim ya da Fethullahçılar içerisindeki tartışmaları, Fethullahçılar’ın AKP’ye yönelik eleştirilerini, mesela Hüseyin Gülerce’nin adını vermeden üst üste yazdığı yazılarla Tayyip Erdoğan’ı çok ciddi bir şekilde eleştirdiğini yazmıştım, gazete manşetten vermişti. Yani oturduğum yerden diyeyim, Türkiye’yle ilgili şeyleri Washington’dan yazdığım ve arayı kapatmak istediğim oldu açıkçası, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. 

En ilginç olaylardan birisi de şuydu: Londra’da bombalama olmuştu. Meşhur Londra metrosundaki patlamalar, El Kaide’nin üstlendiği… Bunların Pakistan’daki medreselerde yetişmiş intihar eylemcileri tarafından yapıldığı söylenmişti. Ve gazete benim Pakistan’a gitmemi istedi. Bu olayı takip etmemi istedi. Ben Washington’dan Pakistan’a gittim; ama İstanbul üzerinden gittim. Foto muhabir arkadaş benden biraz daha sonra gelebildi ve ben orada “El Kaide’nin arka bahçesi Pakistan” yazı dizisini yaptım. Bayağı da iyi bir yazı dizisi olmuştu. Onu çok iyi hatırlıyorum. Epey kişiyle görüşmüştük, medreselere girmiştik, radikal İslâmcı birtakım liderlerle konuşmuştuk vs.. Washington’da yaptığım en önemli işlerden biri, Pakistan’a gidip yazı dizisi yapmak oldu. 

Tabii bunun dışında çok sayıda, farklı farklı hatıralar da var. Örneğin Abdullah Gül Türkiye’de cumhurbaşkanı adayı olduğunda ve ordu tarafından bu post-modern bir şekilde engellenmek istendiğinde –Yaşar Büyükanıt Genelkurmay Başkanı’ydı, hatırlanacaktır: “Sözde değil özde laiklik” çıkışları–, Büyükanıt o olaydan kısa bir süre önce Washington’a gelmişti.  Washington’da bir akşam ona bir resepsiyon verildi büyükelçilikte. Orada, başka bir toplantı için oraya gelmiş olan Fehmi Koru, Murat Yetkin gibi Türk gazeteciler de vardı. Ve çok sayıda, Türkiye’den gelip Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşmiş, büyük bir kısmı laikliğe kökten bağlı vatandaşların da katıldığı bir resepsiyonda, orada yaptığı konuşma bayağı alkışlanmıştı. Ben de o tarihte büyükelçi kimdi, şimdi çok emin olamadım. Ona, 28 Şubat’ı kastederek –çünkü o da Şubat ayındaydı yanılmıyorsam, 27 Nisan Bildirisi’nin öncesi– “Bugün şubatın kaçı?” diye sormuştum. O da, “O kadar da değil canım!” demişti. Ardından o-post modem, internet sitesine konulan olay yaşanmıştı. 

Bir diğer yaşadığım olay, bizzat tanık olduğum olay; Cüneyt Zapsu’nun gelip American Enterprise Institute’te –Amerikan Girişimcilik Enstitüsü diye çevriliyor–, Neo-Con’ların güçlü olduğu düşünce kuruluşunda yaptığı toplantı. Aslında normalde basına kapalı olurdu o toplantı. Çünkü bir konferans gibi değildi; bir masa etrafında American Enterprise’ın yöneticileriyle yapılan bir sohbetti. Orada Türkiye’de sonra çok meşhur olan Michael Rubin denen kişi de vardı. Nedense Cüneyt Zapsu’nun bu toplantıyı yapacağı duyulmuştu ve özellikle birtakım ulusalcı çevreler onu hedef göstermeye başlamıştı. Bunun üzerine o da toplantıya gazetecilerin gelmesini istedi. Yani gizli saklı bir şey yok dercesine, onu göstermek için biz de izledik. Ve teybe de aldık, hatta kaydettik konuşmasını. O meşhur “Erdoğan’ı tasfiye etmeye çalışmayın, onu yok etmeye çalışmayın, onu kullanın” konuşmasını orada yapmıştı. Ama Cüneyt Zapsu çok fevrî birisidir, çok değişik birisidir. Çok da iyi İngilizce konuşan birisi… kendini kaptırıp, “Bunları delikten süpürmeyin” gibi bir lâftı. Evet, kendini kaptırıp bunları söylemişti. Sonra tabii bu sözleri teyplerimizde de vardı. Yani kaydetmiştik. Ondan sonra çok da büyük olay olmuştu. Bu tabii en çarpıcılarından birisi, ama özellikle Türkiye’den gelen konukların yapıp ettikleriyle ilgili değişik küçük çaplı olaylar olmadı değil.

Bülent Arınç’ın Meclis Başkanı iken geldiğini hatırlıyorum mesela. Onu Arınç’la ilgili “Gomaşinen”de anlatmıştım. O da Washington’da çok memnun kalmıştı. Ardından Chicago’ya gitmişti, ben de peşinden Chicago’da onun oradaki temaslarını izleme imkânı bulmuştum. Sonuçta Washington bana çok şey kattı. Oğlumuz orada çok canavar gibi İngilizce öğrendi. İlk sene çok zorlandı; ama ikinci senesinde takdirname aldı ilkokulda. Mahalle ilkokulu ama çok iyi, kaliteli bir ilkokulda okudu. Güzel günlerdi, eğlenceli günlerdi, çok şey yaşadık gördük. Çok daha detay var; ama çok da fazla uzatmak istemiyorum. Fakat şunu söyleyeyim ki bütün bu süre içerisinde, Trump yanlısı aşırı sağcıların girdiği Kongre’ye ve o tür yerlere, devletin bu federal binalarına girmenin hiç de kolay bir şey olmadığını en iyi bilenlerdeniz. Çok sıkı güvenlik önlemleri alınır. Ve oralarda belli yerlerden ötesine geçemezsiniz falan… Buralar biz gazeteciler için ulaşılmaz olmasa bile çok zor yerlerdi. Dolayısı bu görüntüleri izlerken gerçekten çok şaşırdım. Bu kadar kolaymış demek diyor insan. Fakat hiç bu kadar kolay olduğunu sanmıyorum. Belki ki geçen “Transatlantik” özel yayınında Ömer ve  Gönül’ün de söylediği gibi, polislerin, güvenlik güçlerinin bir toleransı vardı muhakkak. 

Son olarak bir Beyaz Saray anısıyla noktalamak istiyorum: Benim bulunduğum dönemde oğul Bush’tu başkan. Başbakan Erdoğan geldiğinde biz de bir grup gazeteci Oval Ofis’e girdik ve soru sormak söz konusu olduğunda ben de bir şekilde aradan sıyrılıp Başkan Bush’a bir soru sormuştum. Soruyu hayal meyal hatırlıyorum. O tarihlerde yine Irak’ın kuzeyinde Türkiye’nin operasyon yapma ihtimali söz konusuydu ve Washington’dan anlık istihbarat talebi vardı Ankara’nın ve bu bir tartışma konusuydu.  Her dönem böyle tartışmalar olmuştur. Ben de orada, “ Eğer Türkiye’ye yeni bir saldırı olursa anlık istihbarat verecek misiniz?” meâlinde bir soru sordum. Bush’un cevabını hiç unutmayacağım; daha doğrusu, cevabının girişini — siyasetçiler, özellikle ABD’de siyasetçiler varsayım sorularını sevmezler. “Şayet”, “eğer”, yani İngilizcesiyle “if” diye başlayan… O da öyle başladı. “Bu tür hipotetik sorulara cevap vermem; ama…” deyip cevap vermişti. Orada verdiği cevap da anladığım kadarıyla Erdoğan’ın arzu ettiği bir cevaptı. Evet, iki buçuk yıl sonra ne oldu. Türkiye’de o meşhur post-modern darbe girişimi ya da neyse internet andıcı oldu.  Ve AKP 2007 Temmuz ayında erken seçim kararı aldı. Bu da benim, artık kendimi iyice pasif hissettiğim, yeterince üretken hissetmediğim ABD’den ayrılmamı tetikleyen şey oldu. Müge ve Ali Deniz de itiraz etmeyince, oğlumuzun okulu biter bitmez Türkiye’ye döndük. Ve ben döner dönmez Vatan gazetesinden foto muhabir arkadaşlar –kimi zaman Burak, kimi zaman İlker’le– bütün o aradaki hasretimi giderircesine, abartmıyorum en az 30 tane falan AKP mitingini Türkiye’nin dört bir tarafında izleyip, “Nerede kalmıştık?” demiştim. Evet, “Gomaşinen”i burada noktalayalım. Çok şeyi atladım. Belki hatırladığım, önem verdiğim bazı şeyler olursa, onları ilerideki bölümde tekrar söylerim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler…

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus