Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (49): Selçuk Özdağ ve Orhan Uğuroğlu’na saldırı, MHP’nin HDP inadı, Cumhur İttifakı’nın geleceği & aşılama ve güven sorunu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış” ile karşınızdayız. Yine, her cuma olduğu gibi Kemal Can ile haftanın olaylarını konuşacağız. Merhaba Kemal.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: Haftanın dedik, ama günün olayları bayağı bir yüklü. Biraz önce haber geldi, Yeniçağ gazetesi Ankara Temsilcisi Orhan Uğuroğlu saldırıya uğramış. Hastaneye kaldırılmış diye duyduk. Onun öncesinde de, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ saldırıya uğramıştı. 

Can: Gelecek Partisi Başkan Yardımcısı.

Çakır: Özür dilerim, Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı. Bir ara İYİ Parti’deydi, karıştırdım. Aslında ilginçtir, Selçuk Özdağ ülkücü kökenli. Sonra Büyük Birlik Partisi ve Muhsin Yazıcıoğlu ile hareket ediyor. Daha sonra, AK Parti’den Manisa Milletvekili oldu ve AK Parti’de Genel Başkan Yardımcılığı’na kadar çıkmıştı. Sonra bir İYİ Parti durağı var. Ama esas olarak Gelecek Partisi’nin kuruluşunda yer aldı ve bayağı da öne çıkan isimlerden biriydi. 

Orhan Uğuroğlu’nun çalıştığı ve temsilcisi olduğu Yeniçağ gazetesi de İYİ Parti’ye yakınlığıyla biliniyor. Daha önce Yeniçağ’ın başka yazarlarına yönelik birtakım saldırılar da olmuştu. Gazetecilere yapılan bu saldırılardan hiç kimseye bir ceza gelmedi, değil mi Kemal? Tutuklanan, gözaltına alınan, mahkûm olan kimseyi görmedik; yapanların yanına kâr kaldı. Orhan Uğuroğlu olayı çok yeni olduğu için detaylarına çok hâkim değilim. Ama Selçuk Özdağ olayında, MHP’nin üst düzey yöneticileri, mesela Genel Sekreter İsmet Büyükataman ve Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, Selçuk Özdağ’ın adını anarak, sosyal medyada çok geniş paylaşımlar yaptılar. Selçuk Özdağ’ın, Devlet Bahçeli’ye yönelik sosyal medyada sert eleştirilerine cevaben yapılmış paylaşımlardı. Ona saldırı yapıldıktan sonra da, hemen bunlar hatırlandı zaten. Şu aşamada, bir tür “Hedef gösterildi ve saldırıya uğradı” görüşü hâkim gözüküyor. Yeniçağ gazetesi İYİ Parti’ye yakın olduğu için, Orhan Uğuroğlu’nun saldırıya uğramasını da benzer bir çerçevede düşünebiliriz herhalde. 

Aslında bizim bugün konuşmayı düşündüğümüz, Cumhur İttifakı meselesi. Erdoğan-Bahçeli ilişkisi AK Parti-MHP ilişkisini yeni bir boyuta taşıyor. Yakın zamanda ne olmuştu? Alaattin Çakıcı’nın özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik peş peşe ve ısrarla tehditleri oldu ve hiçbir şey yapılmadı, hiçbir tepki de almadı. Ciddi bir soruşturmaya da konu olmadı. Şimdi de bunlar oluyor. MHP çizgisinin hâkim olduğu ve işin içerisine çok ciddi bir şekilde şiddetin girdiği bir politik atmosfer var. Aslında bu, siyasetin alanını iyice dar bir alana taşımak gibi geliyor bana. Her türlü eleştirinin, muhalefetin sindirildiği ve buna da Cumhurbaşkanı ve iktidarın ana ortağı AK Parti’nin sessiz kaldığı tuhaf bir duruma doğru evriliyoruz. Aslında bu çok ilginç bir eşik. Diyelim ki, bugün Selçuk Özdağ olayının ardından Cumhurbaşkanı bir açıklama yapsa. Normalde, demokratik bir ülkede, muhalefette de olsa, bir partinin genel başkan yardımcısı, gündüz gözüne evinin önünde arabasına binerken saldırıya uğruyorsa, ülkenin yöneticilerinin kalkıp en azından üzüntülerini belirtmeleri ve fâillerin yakalanacağını açıklaması gerekir. Mesela Cumhurbaşkanı bu normal davranışı sergilemiş olsa –ki sergilemedi ve sergilemeyecek gibi duruyor– herhalde Cumhur İttifakı çatırdar. Böyle garip bir ikilem durumu söz konusu, ne dersin?

Can: Sen de durumu tarif ederken, zaten “normalde olması gerekenler”i söyledin, ama normalde değiliz. O normal, çok uzun zamandır unuttuğumuz bir şey; ya da normalleşme diye kabul edilen şeyler, o normalin de çok vasat seviyeleri. Dediğin gibi, bu tür saldırı benzeri hâdiseler, yapanın yanına kâr kalıyor; ama zaten asıl bu saldırıların özelliği, o saldırıyı yaptıkları insanlar üzerinde bir etki yaratmak değil. Bu tür saldırılar, bunun yapılabilir olduğunu herkese gösteren bir zemin yaratmak için yapılıyor. Senin dediğin gibi, bir ülkede, muhalefetteki bir partinin genel başkan yardımcısına saldırı yapıldığında, devlet yetkililerinin hemen bir şey söylemesi icap eder. Ama bu ülkede, ana muhalefet partisinin genel başkanına linç düzenlendi ve bu ülkenin yöneticileri bu konuya “Orada ne işi vardı?” diye cevap verdiler. Görüntüleri net ve fâili açıkça tespit edilmiş meselede bile, bir tür, o fâili açıktan ya da örtülü şekilde sahiplenen bir tutum alındı. 

Bu tür vakalarda, saldırıyı yapanlar genellikle çok bilinen birileri olmuyor; birkaç genç ve isimsiz birileri. Daha önceki gazeteci saldırılarının bazılarında –mesela Murat İde’ye de bir saldırı olmuştu–, isimler tespit edildi. Çoğu zaman da, eğer yakalanırlarsa, “Biz onunla trafik tartışması yaptık” filan deyip, kendilerinin politik rollerini öne çıkartmayan, bazı görevlendirilmiş ya da kendine görev bilmiş insanlar var. Ama biliyoruz ki, asıl olarak bu meselelerin hepsinde, bunun arkasındaki siyasî motivasyon önemli. Orada saldıranlar çok önemli değil. Bu saldırıya neden olan zemin ve bu saldırıyı mümkün kılacak tavırlar. Ve daha önemlisi, senin de söylediğin gibi, böyle saldırılar gerçekleştiğinde buna karşı gösterilen ya da gösterilemeyen reaksiyon. Aslında siyasî alanı etkileyecek olan bunlar; tek tek saldırıların kendisi değil. 

Anladığım kadarıyla bu iki saldırıda da bir yaralanma var. Ama bunun asıl etkisi, siyasî zemine ilişkin. Saldırıların yapılmış olmasından çok, saldırılara verilen ya da verilmeyen tepki bu durumu çok net ortaya koyuyor. Bu, sistematik bir biçimde, bir süredir artan bir ivmeyle önümüze geliyor. Hatırlanacağı gibi, daha öncesinde, siyasî alanda bu tür şiddet gösterilerinin oldukça geriye gittiği, zayıfladığı ve hatta hatırlarsın, bir zamanlar Devlet Bahçeli de medyadan büyük takdir görüyordu. Bir tür şiddetten uzaklaştırma, özellikle ülkücü gençlerin ve ocakların daha fevrî çıkışlarını engellemekte büyük maharet gösterdiği ve bu konuda takdir aldığını da hatırlıyoruz. Ama şimdi, bu tür olaylarda, doğrudan bir adresleme yapmak mümkün değil, ama saldırılan kimselere ve genellikle saldırının gerçekleşmesinin hemen öncesinde yaşanan tartışmalara bakınca, bunların siyasî içeriği çok net biçimde görülüyor. Zaten Ahmet Davutoğlu da, saldırının net bir biçimde bir siyasî gerekçesi olduğunu iddia etmiş; kendisinin ilk açıklaması böyle. Bütün bunları bir araya koyduğumuzda, senin de dediğin gibi, çok sıkıntılı bir tabloyla karşı karşıya olunduğu ortada. Ama bu sıkıntı, sadece saldırıya uğrayanlar açısından değil, bu saldırının arkasında olacağı iddia edilen ya da bu saldırıya neden olacak hedef göstermeleri yaptığı iddia edilen kişiler üzerinde de bir tartışma yaratıyor kaçınılmaz olarak. Bu tür olaylara tepki verilmemesi, gereğinin yapılmaması, bir tür tolerans gösterilmesi de, dediğin gibi siyasî bir tartışmanın konusu oldu.

Çakır: Bunun bir faturası varsa –ki bence var–, faturanın esas muhatabının MHP’den ziyade, AK Parti ve Bahçeli’den ziyade, Erdoğan olduğu kanısındayım. MHP’nin ve Bahçeli’nin zaten bir profili var. Burada, en azından geçmişte sürekli hukuk devletine vurgu yapan bir hareket olarak bir Adalet ve Kalkınma Partisi var ve iktidarın esas sahibi de onlar. Eğer kesilecek olursa, buradaki fatura özellikle AK Parti ve Erdoğan’a kesilecektir. Ben öyle düşünüyorum. Tabii ki MHP’ye de olacaktır. Fakat, “Ayrılmış olabilir; ama o da bir zamanlar ülkücü olan bir siyasetçi. Bu kadar da olmaz ki kardeşim” deyip, MHP’yi eleştiren çok MHP’li çıkacağını sanmıyorum açıkçası.

Can: Evet, ama şunu da unutma: Hürriyet’in, Doğan Medya’nın basılması, şimdi Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni olan Ahmet Hakan’ın yumruklanması gibi hâdiseleri hatırlarsak, tamam, bu iktidarın hoşlanmadıklarına dâir, iktidarın doğrudan ya da onun destekçileri tarafından üste vazife olarak alınıp yapılan hamlelere baktığımız zaman, AK Parti bunun sadece ve tek mağduru gibi durmuyor açıkçası.

Çakır: Eyvallah.

Can: Bunun yol olmasında…

Çakır: Onu bir şeyden âzâde etmek için söylemedim. Bu son olay üzerinden konuşuyorum.

Can: Sen öyle söylüyorsun diye söylemedim. Bu yol daha önce açılmış oldu. Bazen “hukukî ya da yargısal” imkânlar kullanılarak bunun hesabı soruluyor. Biri istenmeyen bir şey söylediğinde, bir şeyi tartışmaya açtığında ya da “zararlı” olduğu düşünüldüğünde, bazen yargı yoluyla ya da emniyet güçleri eliyle, “Bunun hesabı sorulacak” talimatlarının verildiği bir siyasî zeminde, kendiliğinden sivil hesap sorma ya da sivil güvenlik görevlisi çıkışları da meşru hâle geliyor. İşte bu tolerans meselesi. Cevapsız kalması.

Çakır: Hürriyet gazetesi baskınını hatırlatınca aklıma geldi: Doğan Medya Center’ın basılmasının tarihi 2015’ti yanılmıyorsam. Medyascope’un ilk yıllarıydı. Baskıncılar Periscope uygulamasındancanlı yayın yapmışlardı. Periscope’un adı henüz Scope’a dönmemişti. Biz de o yayını indirip Medyascope’ta sayfaya koymuştuk. Sonra kendileri, yaptıklarının ne kadar saçma olduğunu anlayıp, Periscope yayınını iptal ettiler. Ama biz indirmiş olduğumuz için o yayın kaldı ve herkes izledi. Ne kadar rahat bir şekilde orayı bastıkları filan görülmüştü. O kadar cüretkârdı ki, canlı yayında bunu kendileri yayınlamışlardı. Mesela ben gazeteci olarak baskıncıların arasına girip o yayını yapamazdım. Kibarca söyleyeyim, herhalde beni dışarıya atarlardı.  Ama yayını kendileri yapmıştı ve biz de onu yayınladık. 

Neyse, MHP üzerinden devam edelim. Devlet Bahçeli, sosyal medyada uzun uzun Cumhur İttifakı’nın ne kadar önemli olduğunu, ne kadar sahip çıktıklarını söyledi. Buradaki temel mesele, Erdoğan’ın DSP, HÜDA-PAR, Oğuzhan Asiltürk, sonra Büyük Birlik Partisi gibi görüşmelerine atfen, Bahçeli, “Bu görüşmeler Cumhur İttifakı’nın zeminini geliştirmek için yapılabilir. Biz bunlara karşı da çıkmıyoruz” deyip Cumhur İttifakı’nı sahiplendi, bunu gördük. Daha az görülen, sadece meraklısının görebildiği bir başka metin var: Devlet Bahçeli’nin, Etik Haber sitesinde yayınladığı, “Neden Cumhur İttifakı? Neden başkanlık sistemi?” diye uzun uzun anlattığı bir yazı var. Sen de okudun diye biliyorum. Uzunca anlattığı için aslında insanı yoruyor, ama içinde birtakım mesajlar olduğunu anlamak hiç de zor değil. Bir kere, Cumhur İttifakı’na Erdoğan’dan daha fazla sahip çıkan bir Bahçeli var. Bu arada metnin Bahçeli tarafından yazıldığı belirtiliyor. Yani MHP değil, Bahçeli metni. Bir kere böyle bir boyutu var. İkincisi, MHP-AK Parti ittifakından beri yaşanan bütün önemli olayların hepsini sahiplenme durumu var. Sanki MHP’li değil de, bir AK Partili’ymiş gibi bütün yurt dışı ve yurt içindeki hamleleri ve hatta ekonomiyi bile bir şekilde sahiplenme var. Yazıda, Başkanlık Sistemi’nin güçlendirilmesi için birtakım önerileri var; ama bu önerilerin hepsi Siyasî Partiler Yasası, Meclis İç Tüzüğü gibi çok teferruatlı öneriler. Bence en önemli hususlardan birisi, yüzde 10 barajının indirilmesi talebi. Onun kritik bir talep olduğu kanısındayım. Bahçeli niye yüzde 10 barajında ısrar ediyor ve bunu yazma ihtiyacı duyuyor? Belli ki Tayyip Erdoğan ile de bunu görüşüyorlar. 

KONDA’nın en son açıklamasını görmüşsündür: Araştırma sonucunda, kararsızlar dağıtıldıktan sonra, Cumhur İttifakı yüzde 50’nin altında, MHP de yüzde 10’un altında gözüküyor. Burada şöyle bir seçenek var: “Zaten ittifakla giriyorlar. MHP, AK Parti’nin listesinden girsin ve daha önce de yaşandığı gibi, sonra tekrar partilerine dönsünler.” Ama böyle bir şey, MHP’nin razı olacağı bir şey gibi gelmiyor bana, ne dersin? Bu yüzde 10 tartışmasının Bahçeli ile Erdoğan arasında geçtiğini varsayabilir miyiz? Sanki kritik bir eşikmiş gibi gözüküyor.

Can: Olabilir. Ama öncesinde, o metinle ilgili bir şey ekleyeyim. O metnin özelliği şu aslında: Bu içinde yaşadığımız Cumhurbaşkanlığı Sistemi ya da bu rejimin adı her neyse, aslında o metinde Bahçeli, ittifakın bütün evveliyatını, niçin kurulduğunu anlatırken, bu iktidar kombinasyonunun bir koalisyon olmadığını, bir milli birlik beraberlik projesinden çok, bir milli güvenlik meselesi olduğunu ve bundan dolayı Başkanlık Sistemi’nin önemli olduğunu anlatıyor. Aslında “Biz Başkanlık Sistemi’ne destek olurken, AK Parti’nin iktidarına değil, yeni bir şey kurmaya destek olduk ve kurulacak şeyi korumakta da kararlıyız” diyor. Bir kere bunun çerçevesini çiziyor. Burada şöyle bir alt metin de var: Erdoğan’a “Bu senin iktidarın değil. Cumhur İttifakı ile kurulan bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, dışarıdan MHP’nin desteklediği bir AK Parti iktidarı değildir, bu başka bir şeydir. Bunun eşit sahibi ve bir tür gözetmeni rolündeyiz” görüşünün altını çiziyor. Kendinin de neden bu pozisyonu seçtiğini, daha önce bir milli güvenlik sorunu olarak işaret ettiği Erdoğan’ı neden desteklediğini ve neden şu anda da Cumhur İttifakı’nın devamını istediğini söylüyor. Bütün tanzimin de bu yeni modele göre yapılmasını, hatta meslek örgütlerinin de bir kamu kuruluşu olarak tanzim edilmesi gerektiğini söyleyerek, aslında Baro ve TTB meselelerini de onun içine sokuyor. “Kamu imkânı kullanan her şey, öncelikli olarak kamu güvenliği penceresine göre biçimlenmelidir” görüşü. 

Bu yüzde 10 barajı meselesi, daha önceki dönemde AK Parti içerisinde de, bir tür muhalefeti bozmak için bir formül olarak düşünülmüştü. Hatırlarsan, 2018 Seçimi öncesinde de, “Baraj düşürülebilir, böylece muhalefet ittifakının önü kesilebilir” tartışmaları vardı. Hatta bunun içinde, HDP’yi kendi başına bırakma ve belki yüzde 10 barajı düşerse onun oyunun da düşeceği varsayımının da bunun içinde olduğu iddiaları gündeme gelmişti. Ama Bahçeli’nin yüzde 10 barajının düşürülmesi ve ittifak yapsalar bile, partilerin yüzde 10 değilse bile yeni indirilen barajla sorumlu olmaları fikri, bir yanıyla, kendi oy düşüşüyle ilgili. Ama bence bu, Cumhur İttifakı’nın devamını zorunlu kılacak modeldeki ısrarıyla da ilgili. Çünkü eğer AK Parti’nin daha yakın göründüğü –ki ona da itiraz ediyor– dar bölge seçim sistemine doğru bir değişiklik yaşanırsa, MHP’nin oyunun belirli alanlarda yoğunlaşmamış ve çok dağınık olması gibi oy düşüşünden çok daha temel bir problemi var. Yani seçim merkezleri itibarıyla dezavantajlı konumda. Şu anda özellikle AK Parti ile benzer coğrafyalar içerisinde yoğunlaştığı, eskinin “kalesi” denilebilecek alanların hepsinde son derece zayıflamış durumda ve herhangi bir yerde bir siyasî üstünlük sağlayamıyor. Sayısal düşüş elbette ki problemli bir mesele; ama aslında MHP için büyük tehdit, oy tabanının özellikle Orta ve Doğu Anadolu’ya sıkışmakla birlikte, Türkiye nezdinde de çok dağınık hâle gelmesi.

Çakır: Dar bölgede az milletvekili vaat ediyor.

Can: Evet. Bu çok temel bir mesele. Onun için, Seçim Yasası değişikliği konusunda kritik davranıyor. İkinci bir özellik, özellikle muhalefetin kıyı hatlarında yoğunlaşıyor olması ve İYİ Parti’nin de orada olmasıyla birlikte, bir tür bütün siyasî kesimleri toplayan ama aynı sosyo-ekonomik tabloda olan, daha gelişmiş, daha eğitimli, gelir düzeyi daha yüksek bölgelerin yoğunlukla muhalefete geçmesi riskiyle, HDP’nin çok daha toparlanmış ve kristalize oy depolarının bulunması riskini ortadan kaldırmak istiyor.

Çakır: HDP’yi de biraz konuşalım. Bahçeli’nin ısrarı, MHP’nin HDP’yi kapatma davası için başvuracağı meselesini sen yazdın, değil mi? Şu an tam emin olamadım. “Buradan bir şey çıkmaz, AK Parti zaten buna yanaşmıyor” demenin çok bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Tıpkı af meselesinde olduğu gibi. İnfaz Yasası denilen aslında aftı. Erdoğan, Çakıcı’nın çıkmasına da ilk başta karşı çıkmıştı; ama sonrasında gerçekten buna razı olmak durumunda kaldı. Burada da, sanki HDP’yi kapatma diyerek, bir formül bulup, Hazine yardımı almasını engellemek, çıtayı kapatmaya doğru çekip, sonra sanki daha altına razı oluyormuş gibi bir strateji hayata geçirmek isteniyor gibi geliyor bana. Hani “Kapatmadık, ama aynı zamanda da onu cezalandırdık” gibi bir stratejiyle, AK Parti de buna dâhil olabilir gibi geliyor. 

Bir de tabii ilginç bir şey var: HDP ile ilgili bu ısrara karşılık, HDP’liler tabii ki doğal olarak açıklama yapıyorlar, ama muhalefetten de doğru dürüst kimseden “Olur mu böyle şey” açıklaması gelmiyor, çok acayip. Zaten HDP söz konusu olduğu zaman hep yaşanan bu oluyor. MHP’ye destek vermiyorlar, ama HDP’ye de destek vermiyorlar. Sanki bu olay, iktidarla HDP arasında bir meseleymiş, Türkiye’nin genel bir meselesi değilmiş ve muhalefetin de hiç meselesi değilmiş gibi yapıyorlar.

Can: Evet.

Çakır: Diyelim ki bu bir yere kadar anlaşılır. Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, geçenlerde Ergun Özbudun’la yaptığımız yayında kendisi çok net söyledi: HDP’nin olmadığı hiçbir seçenekte, muhalefet yüzde 50+1 oyu alamaz. Hem böyle kritik bir durumda, HDP konusunda “Bizi ilgilendirmiyor, yorum yok” diyorsunuz. Ama yarın öbür gün seçim aşamasına gelindiği zaman da, ister belediye başkanlığı için ister genel seçim için HDP’nin oylarını istiyorsunuz. Önümüzdeki seçimde diyelim ki muhalefet ortak bir aday belirledi. Mesela aklıma ilk gelen isim, Ekrem İmamoğlu. Ekrem İmamoğlu çıkacak, HDP’lilerin de oyunu isteyecek. Ama HDP’liler “Bizim için bunlar bunlar dendiği zaman ne yaptınız?” diye sorduğunda, konjonktür denecek. Böyle acayip ve gayri âdil bir durum var. 

Şunu da özellikle söylemek istiyorum: Yarın öbür gün bir seçim olması durumunda, iktidar aktörleri, HDP’ye yönelik bu hamleleri ve diğer muhalefetin partilerinin HDP konusunda sessiz kalmasını hatırlatacaklar. En azından HDP seçmenine, “Bu adamlar sizi en zor zamanınızda yalnız bırakmıştı, siz şimdi bunlara niye oy veriyorsunuz?” diye ellerindeki bütün geleneksel ve sosyal medya imkânlarını kullanarak onun propagandasını yapacaklar. Dönüp dolaşıp, merkezinde HDP’nin olduğu, iktidarın ve özellikle MHP’nin saldırgan, HDP’nin ise kendini savunma durumunda olduğu ve diğerlerinin topa girmediği garip bir süreçten geçiyoruz.

Can: Zaten muhalefet partilerinden kim konuşmaya başlasa, sürekli, “Bu iktidar gidiyor. Yüzde 50+1’i alamıyorlar. Yüzde 50+1’i alamadıkları için oraya buraya saldırıyorlar” temel argümanını kullanıyor. “İktidar yüzde 50+1’i kaybetti.” Bunu İYİ Partililer de, CHP’liler de söylüyor. Peki, güzel de, HDP’yi yok farz ederek, HDP’yi flu görerek, HDP’lilere Türkçe isim bile lâyık görmeyerek, senin yüzde 51’in nerede? Tamam, iktidar yüzde 50+1’i bulamıyor, çok zorda. Peki, buna inandık. Çatlakları var, buna da inandık. O çatlak büyüyecek. Peki, bu taraftaki çatlağı ne yapacağız? Yani bu tarafta yok farz ettiğin, “Bir arada görünmem” dediğin, yan yana çıkmadığın HDP, yerel seçimde bütün bunları sineye çekip büyükşehirlerde adayları desteklediler. Desteklemelerinin nedeni de şuydu: HDP, daha sonra kayyum ile ellerinden alınan bölgedeki bütün belediyeleri zaten kendi başlarına kazanabiliyordu. Büyükşehirlerde zaten tek başlarına kazanma imkânları olmadığı için, Millet İttifakı adaylarını desteklediler. Belki yine HDP seçmeninin önemli bir kısmı, iş seçim sath-ı mâiline geldiğinde tabii ki Cumhur İttifakı’na destek vermez. Ama Millet İttifakı tarafında güçlü bir motivasyon yaratması için, HDP’yi yok saymaktan başka bir şey yaratmak gerekiyor. “Türkiye için, iktidar çatlağının büyümesinden mi sonuç çıkacak, yoksa muhalefetteki çatlakların ortadan kalkmasından mı bir sonuç çıkacak?” diye baktığımızda, cevap biraz daha karmaşıklaşıyor. Muhalefetteki birtakım aktörler, bir kolaycılıkla, “İktidar 50+1’i bulamıyor” diyor. Tamam, bulamıyor da, “Sen nasıl buluyorsun?” sorusunun cevabının hâlâ verilemediği bir tablo var. 

Üstelik buradaki kritik mesele de HDP. Dolayısıyla, Bahçeli’nin HDP meselesini aynı zamanda hem muhalefeti hem de iktidarı sıkıştıracak önemli bir koz olarak kullanması, AK Parti tarafının da çok güçlü bir biçimde buna itiraz etmiyor ve daha sonraki dönemde de edemeyecek olmasının nedeni bu. Çünkü bu çok kritik bir mesele. “Bu, senelerdir kullanılıyor. HDP’yi hep muhalefeti bozmak için kullanıyorlar” meselesi, tamam, şimdiye kadar bunun geçici formülleri bulundu. Ama bu, tamamen, güçlendirilmiş parlamenter sistem inşasına doğru gidecek bir muhalefet ittifakı olmadan sonuç alınamayacak bir durum. Dolayısıyla, bu tarafta bu problemi çözemedikleri, bu cesareti gösteremedikleri sürece, sürekli kendilerine bir rahatlatıcı olarak, “İktidar yüzde 50+1’i kaybetti” diye tekrar etmelerinin hiçbir anlamı yok. Bu çok net. Şu anda MHP de, benim gördüğüm kadarıyla Erdoğan da –çok ilkeli bir ittifak partneri olduğu için değil, başka bir formül bulamadığı ve buna mecbur olduğu için ve aslında başından da bunu zaten kabul ettiği için– bu ittifakla devam edecek. Benim fikrim bu. Bu hâlâ değişmedi. Dolayısıyla bu, özellikle seçime yaklaşıldığında çok güçlü bir argüman olarak önümüze gelecek.

Çakır: Erdoğan’ın yaptığı görüşmelere bakıyoruz. Mesela, Oğuzhan Asiltürk ile yaptığı görüşmeyi, önce terörle mücadeleye destek, ardından ittifakın genişlemesi olarak, iki ayrı aşamalı cevapladı. Saadet Partisi’ni çağırırken de, onu HDP’den kurtarmak istiyormuş gibi yapıyor. Sonra Demokratik Sol Parti ile görüşüyor. Abdulkadir Selvi, Demokratik Sol Parti’nin genel başkanına “Cumhur İttifakı’na dâhil olabilir misiniz?” diye soruyor. O da meâlen, “Bizim hiçbir ittifakla ilgimiz yok, ama HDP dışında herkesle görüşürüz” diye cevap verip, kapıyı aralıyor. HDP burada anahtar oluyor. 

Bugün İsmail Saymaz, Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin de aralarında olduğu üç vekilin CHP’den kopacağını ve Muharrem İnce’nin partisine geçeceklerini yazmış. Bu üç vekil, CHP’nin İkinci Cumhuriyetçi çizgi tarafından ele geçirildiğini iddia ederek, “Bunlar ‘29 Ekim ruhu’ değil, HDP ile ittifak kurmayız” gibi parti yönetimine çok sert eleştiriler yazan bir mektup sunmuşlardı 10 Aralık’ta. Bu neyi gösteriyor? Erdoğan’ın, güçleri ne olursa olsun, yeni birilerini katabilmesinde, HDP hep yine bir eksen oluşturuyor. Mesela, HÜDA-PAR. HÜDA-PAR, yıllarca HDP ile bölgede yıllarca gerginlik ve rekabet yaşayan bir yapı ve tabii ki HDP ile baş edemiyor. Kıyas bile kaldırmaz, ama olabiliyor. Öte yandan DSP, HDP dışında herkesle görüşeceğini söylüyor — ki onu özellikle öne çıkartıyor. Sonra başkaları çıkıyor. Belki yeni bir Kürt partisi tartışmalarında da, HDP dışında bir Kürt partisi düşünülebilir. Bahçeli’nin deyimiyle Cumhur İttifakı’nın zeminini geliştirmek ve oylarını artırmak için kullandıkları en önemli argüman da, HDP ya da Kürt sorunu oluyor. Bunun üzerinden giden bir dil var. Muhalefet de bu konuda tamamen kayıtsız kaldığı için, iktidar bunu yürütebiliyor. Tabii şöyle bir durum da var: CHP, HDP konusunda açık ve net bir şekilde duruş sergileyecek olsa, bu konu iktidar tarafından çok ciddi bir şekilde kullanılacak. Bu da, CHP içerisinde ciddi bir çatlak yaratmak için onlara elverişli bir fırsat olabilecek. 

Can: Evet, sürekli iktidarın çatlağından medet umarken, iktidarın kullanabileceği çatlağın öne çıkması böyle oluyor. HDP’ye kapatma yapıldı ya da yapılmadı, ama böyle bir dava açıldı diyelim. Bu davanın sürüncemede devam ettiği, şimdi 6-8 Ekim iddianamesi büyük ölçüde pek çok HDP yöneticisini de içeren yargılamaya dönüşebilir. Yine Bahçeli’nin ısrarları içerisinde, “Dokunulmazlık fezlekelerini Meclis’e getirin” var. Daha önce, muhalefetin, CHP’nin de dâhil olduğu bir biçimde bir dokunulmazlık defosu var. Kapatma olsun ya da olmasın, dediğin gibi, bazı ara formüllerle Hazine yardımını kesmek, birtakım yeni milletvekillerinin dokunulmazlığını düşürmek, bazılarının dokunulmazlığı düştüğünde yine gözaltı ve tutuklamalara tâbi olmaları… Hatırlarsan, aynı şeyi AK Parti yaşamıştı, 2007 Seçimi böyle bir konjonktüre itilmek istenmişti. Ama AK Parti iktidarda olduğu için, bundan avantajla çıkmıştı. Bütün bunlar, 2021 siyasetinde, Türkiye’nin altı-yedi ayını meşgul edecek, aslında iktidar çatlağını değil, muhalefetin çatlağını gördüğümüz ve yaşadığımız bir gündem zeminine iter. Ve kaçınılmaz olarak, şu anda her alanda kaybettiği düşünülen iktidar, kendi yenilgisi ya da kendi kayıplarını konuşturmayıp, ciddi olarak muhalefetin çatlakları üzerine bir siyaset inşa edebilir. Bahçeli bir yandan Erdoğan’ı kuşatırken, aslında 2021’in siyasî gündeminin zeminini de oluşturmuş durumda. Erdoğan bu zeminde hareket etmeye karar verirse, o zaman, önümüze HDP ile ilgili pek çok benzer adımın gelebileceğini görüyoruz. Çünkü çok açık biçimde, ne kadar “Merkeze çekmek istiyor” görüşleri olsa da, çok temel bir mesele olarak, muhalefet tarafındaki önemli aktörlerden biri olan İYİ Parti’ye yapılan davetler, İYİ Parti’yi Cumhur İttifakı’na taşımadı. Ama İYİ Parti’deki bu muhalefet cephesinde, HDP’ye mesafeli durma direncini kuvvetlendirdi, bunu da görmek lâzım. Aslında bu davetler, Akşener’in durumunu zorlaştıran şeyler. 

Çakır: Muhalefetin bu konuda herhangi bir hazırlığı olduğuna dâir de hiçbir işaret yok. Söylediğin olay, Türkiye’nin altı-yedi ayını meşgul edecek bir gündem. “HDP’yi kapatacaklar mı, kapatmayacaklar mı?” konusunu konuşuyor olacağız ve muhalefetin de “Türkiye’nin gerçek sorunu ekonomi, bunlar sun’î gündemdir” demenin dışında yapabileceği çok fazla bir şey yok. En azından şu aşamada yok. Yapabileceği çok şey vardır da, yapmaya hazırlandığı bir şeyler olduğunun işaretleri yok. Belki orada birazcık Batı’yı düşünüyor olabilirler. Amerika’da yönetimin değişmesi, Türkiye’nin tekrar ekonomik açıdan Avrupa Birliği’ni gözetmek zorunda kalması gibi bir şey olabilir. Ama kendi güçleri değil de, belki dış güçlere atfen oralardan bir denge bekleyebilirler. 

Kemal, son olarak aşı meselesini de konuşalım. Nihayet aşılar başladı. O kadar çok soru var ki ortada, bu soruları uzmanlar da, başkaları da konuşuyor. Ama iş dönüp dolaşıp, güven meselesinde düğümleniyor. Mesela şunu çok merak ediyorum. Tabii ki iktidara çok sâdık olan insanlar güveniyordur; ama özellikle koronavirüs döneminde, bir sürü konuda yapılanlar iktidarın güvenilirliğini o kadar aşındırdı ki, insanlar, en basit ve çıplak gözle görülen şeylere bile artık kuşkuyla bakıyorlar. Güveni nasıl tesis edecek? Edemeyecek. Ama bir şekilde bunun bir alternatifi olmadığı için de buradan çok fazla bir şey çıkmayacağı gözüküyor. Mesela, aşı süreci başladı. Herkesin kafasında bin tane soru var. Ama iş dönüp dolaşıp, “Hangisi olursa olsun, bir an önce şu aşıyı vurduralım da rahatlayalım”a geliyor. Tabii aşı karşıtlarını ve “Ben kesinlikle aşı yaptırmam” diyenleri saymıyorum; ama bütün eleştirilere rağmen, insanların diyebildiği bu oluyor. Vatandaşta garip bir çaresizlik hâli oluştu, farkında mısın? Birçok şeyin yanlış gittiğini görüyorsun ve bunlar bizim hayatımızı birinci dereceden etkiliyor ve etkileyecek. Ama şikâyet, endişe ve kaygılarını dile getirmek bile istemiyor insanlar. “Bir an önce ne olacaksa olsun” gibi garip bir kaderciliğe doğru yöneldik gibi geliyor bana.

Can: Çünkü siyasî iktidar, daha ilk andan itibaren bu işin bütün sorumluluğunu insanların boynuna asıp çekildi. “Mesafenizi koruyun, hasta olmazsınız.” “Borç alın, kredi alın, bizden para çıkmaz. Döndürebiliyorsanız onunla döndürün.” “Boğazınızdan kısın, çocuğunuzun eğitimini de biz halledemeyiz, siz ne imkân bulursanız onunla idare edin.” “Maskenizi biz vereceğiz” deyip, sonra, “Veremedik, gidin kendiniz alın.” Bilgiyi bile, “Kendi kendinize toplayın, bizden bilgi alamazsınız.” Bütün bunları bir araya koyduğunda, buradan bir güven inşa edilmesi zaten imkânsız. Zaten böyle bir güven inşa etmeye çalışan kimse de yok. Tam tersine, birinci andan itibaren insanlara, “Başınızın çaresine bakın, dikkat edin, hasta olmayın” dediler. Sağlık Bakanı her gün çıkıp, tekerleme gibi, “En büyük silahımız mesafe” dedi. Tamam, insanlar bunu kendi kendilerine yapacaklar da, senin sağlık bakanı olarak en büyük silahın, insanların ne yaptığı olabilir mi? Üstelik bilgi bile saklanarak, gerçek durumu anlayıp insanların endişe etmesini ve uyarılara uymasını bile dikkate almayan bir tutum sergilendi. 

Bu güvensizlik, aşı meselesinde de aynı biçimde devam ediyor. Söylenen bilgilerin hiçbiri gerçekleşmiyor. Canlı yayınlarla aşıya başlandı, ama hesapta bu beş hafta önce başlayacaktı. Canlı yayınlara çıkıp “İşte başladık” diyen Cumhurbaşkanı, Aralık’ın başında, bunun bir hafta sonra olacağını söylemişti. Beş haftalık bir gecikme yaşandı. Herkesin de bu örneği dikkate alarak, bu yıl kendisinin ne zaman aşı olacağıyla ilgili endişe duyması çok normal. Ayrıca, Türkiye’de iddia edildiği ölçüde yüksek bir aşı karşıtlığı olduğu fikrinde de değilim. Tam tersine, insanlar bu bir tür “Her koyun kendi bacağından asılır, başının çaresine bak” düşüncesine düştükleri için, tek güvence olarak, “Bu aşıya bir an önce ulaşıp, aşımı olayım. Çünkü benim için başka bir önlem düşünen ve bir şey hazırlayan kimse yok. Hem ekonomik olarak hem sağlık açısından kurtulmanın yolu bu” fikri kendiliğinden oturmuş durumda. Cumhurbaşkanı’nın imaj için öncü olup, aşı yaptırmasında bir beis yok; ama diğer parti yöneticilerinin ve iktidar partisi yöneticilerinin aşı olmasıyla, aşı karşıtlığı açısından bir PR faaliyeti yapıldığı doğru değil. Çünkü şu anda ortada, dağıtılmaya çalışılan ve birilerinin direnç gösterdiği bir aşı yok. Neyin reklamını yapıyorsun? Olmayan malın mı? Sanki depolarda milyonlarca aşı var da insanlar gelip aşı olmuyorlar ve devlet büyükleri de onlara örnek oluyor. Bunu anlarım. Ama böyle bir şey yok ki. Örneği gördük işte. Tamam, haydi ben gidip aşı olayım. Ama aşı yok. Böyle bir şey yok ki, neyin önünü açıyorsunuz? Üç ay sonra gelecek aşı için insanlar, “Cumhurbaşkanı da olmuştu” mu diyecek?

Çakır: Biliyorsun, son dönemlerde çok kullanılan “yönetişim” diye bir lâf var. Mesela, Türkiye gibi büyük bir ülkenin, bu kadar büyük bir sorun karşısında, bu olayı bütün boyutlarıyla çalışıp hazırlanması gerekirdi. Özellikle bunun halkla ilişkiler ayağı çok önemliydi. Halkla ilişkiler ayağında ne yapıyorlar? “Nasıl olsa bütün medya bizim denetimimizde. İtiraz edenlerin de sesini kısıyoruz” deyip, idareten açıklamalardan ibaret bir şey yapmaya çalışıyorlar. 

Bir de, biliyorsun örnekleri de oldu, Fahrettin Koca’nın sosyal medya hesabından yaptığı, bazen insanlara “Bu kadarı da fazla” dedirten birtakım buluşlarla bu işi götürmeye çalıştılar. Halbuki bu olay, çok profesyonel ve stratejik bir düşünceyi gerektiriyordu. Hadi diyelim ki, bugüne kadar koronavirüsle mücadele konusunda başarısız olundu. Aşı yeni bir süreç, değil mi? 2021’e aşı damgasını vuracak. Bunun ilk günden çalışılmış olması lâzım. Önce Fahrettin Koca ve Bilim Kurulu üyeleri aşıyı oldu. Sonra Cumhurbaşkanı oldu. AK Parti MKYK’sının da olduğuna dâir ortaya bir lâf çıktı. Ardından apar topar diğer parti başkanlarına da çağrı yapıldı. Benim anladığım kadarıyla, bunlar tamamen anlık gelişiyor. Tamam, hangi sırayla kimlere aşı yapılacak tablolarını çıkarmışlar, internetten girip görüyorsun. İnternetten kaç kişiye aşı yapıldığını görebileceğin siteler ve uygulamalar da var. Ama bunun halkla ilişkileri, pazarlanması ve duyurulması, hele bunun şeffaf bir şekilde yapılması konusunda hiçbir şey yok, ya da çok az şey var veya olanlar başarısız. Zaten bakan da aşı konusunda, “Âdil ve şeffaf olacağız” dedi. Niye bunları söylüyor? Çünkü bütün bu süreçte gördük ki, iktidar bu süreci şeffaf ve âdil bir şekilde yürütmedi. Şimdi, aşı konusunda âdil ve şeffaf olunacağını gösterebilmesi ve kamuoyu ile vatandaşın güvenini kazanabilmesi için stratejiler uygulaması lâzım. Benim gördüğüm kadarıyla, böyle bir strateji yok. Yine kervanı yolda düzecekler ve tabii insanlar da hop oturup, hop kalkacak. Benim tanıdığım pek çok insan, şimdiden, “Beş aydan evvel aşı olursam iyidir” gibi şeyler söylüyor. Tabii ki başlamış olduğu için, “Başlaması iyi oldu” diyoruz; ama sorduğun zaman, insanlar çok büyük bir beklenti içinde değiller. “Bir an önce aşı olup rahata ereceğiz” gibi bir duygu ortada henüz yok.

Can: Zaten hatırlarsan, dünyada, aşıların ilk denemelerinin iyi sonuçlar verip, “Aşılar beklendiğinden daha hızlı gelebilir” fikri doğduğu andan itibaren, iyi hazırlanmaya çalışan bütün devletlerin ilk refleksi, mümkün olduğu kadar kendi toplumlarını hızla aşıya kavuşturacak stok ve anlaşmalar üzerine kuruluydu. Şu anda Türkiye’nin oldukça geriden gelmesinin ötesinde, hâlâ muğlâk olan tarafları var. Diğer aşıları bıraktım, “Çin aşısı gelecek” vaadi ile birtakım rakamlar ileri sürülüyor. Ama bunun anlaşmasının yapılıp yapılmadığı net ortada değil. Pek çok ülkenin, hangi ilaç firmasından ne kadar aşı alacağını, bunun ön anlaşmalarının ne olduğunu biliyoruz. Türkiye’de bilmiyoruz. Demin söylediğim gibi, “Bir hafta sonra gelecek” denen aşı, beş hafta sonra geliyor. “Herkesin evine göndereceğiz” dedikleri maskeler, eczaneden alınmak zorunda kalınıyor. Bunları bilenlerin de tabii ki, “Bir-iki aya kadar aşımızı olur ve normale döneriz” diye düşünmemeleri çok normal. 

Ama ne oluyor?  Dediğim gibi, bir iletişim stratejisi olmadığı gibi, şöyle idare ediliyor: Bugün Mahir Ünal çıkmış, “Biz dünyada en iyi yöneten beş ülkeden biriyiz” demiş. Peki, bu hangi listede söyleniyor? “Öyle işte. İster inan ister inanma.” Bütün dünyanın bizi kıskandığı gibi, ekonomide en müthiş ivmeyi yakalayan ülke olmak gibi, demokraside çağ atlamış olmak gibi. İşte, söylüyoruz. Bu kadar. İletişim stratejisi, inandırıcılık ya da güven meselesi böyle, “Ben dedim oldu” ile kurgulanıyor. Bu işte de öyle. Daha önceki Aralık’ta başlanacağı vaadi yerine getirilmediği gibi, şu anda vaat edilen ve geleceği söylenen aşının takvimini de bilmiyoruz. Birtakım listeler var da, o listelerin hangi takvimle aşılanacağını da zaten bilmiyoruz. Onu bilsen ve onda gecikmeler olsa anlayacağım, o da bir şey. Çünkü enflasyon hedefleri, şunlar bunlar, hiçbir hedef tutmuyor ve hepsinde sarkma oluyor. Ama şu anda hedef de yok. “Bu tarihte şu kadar aşı gelecek ve şu kadar aşı yapılacak” diye bir tarih de yok.

Çakır: Bir yanıyla olumlu olan bir şey de var: İlk günden çok sayıda aşı yapıldı. Biliyorsun, hızlı bir şekilde yapılıyor. 

Can: Sağlık çalışanlarına olduğu için.

Çakır: Evet, ama Türkiye’nin bu anlamda altyapısı sağlam. Aşı konusunda tecrübesi var. Ama aşı hızlı yapıldıktan sonra, eldeki stokların bitmesinin ardından yenilerinin gelmesi lâzım ki, aralıksız bir şekilde bütün o aşamalar gerçekleşsin. O konuda, inşallah aksamadan, dediğimiz gibi hangisi olursa olsun aşı yapılır. Çeşitleme imkânımız gözükmüyor, ama en azından o aşıyı da bütün insanlar sırayla olsun diyelim ve artık yayını noktalayalım Kemal.

Can: Tamam.

Çakır: Haftaya buluştuğumuzda, aşılarımız yapılmamış olacaktır herhalde. 

Can: Herhalde. Tahmin etmiyorum. 

Çakır: Ama yine kendimize dikkat edelim. Neydi o cümle? “Temizlik, maske, mesafe.” Evet, “Haftaya Bakış”ı burada noktalıyoruz. İzlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus