Gomaşinen (24): Fethullah Gülen ve Fethullahçıların izini sürmek (1985-1995)

Gazetecilik anılarımın 24. bölümünde Fethullah Gülen ve hareketi üzerine ilk araştırmalarımı, Nokta Dergisi’nde yayınlanan askeri okullara sızma haberinin öyküsünü, Gülen’in kamuoyunun karşısına ilk kez çıktığı anları ve ABD’ye gitmeden önce kimler tarafından ve nasıl sahiplenildiğini anlattım.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe’nin dışında Fransızca ve İngilizce’yi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazca’yı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibâret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…”

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 24. bölümünde Fethullah Gülen ve Fethullahçılıktan bahsetmek istiyorum. Aslında bu, bu konu üzerine yapacağım ilk kayıt olacak. Bundan sonra kaç bölüm daha yaparım bilmiyorum, ama Fethullahçılık ve Fethullah Gülen’in kendisi, benim gazetecilik hayatımda en çok ele aldığım konulardan birisi. Dolayısıyla bu konuda söylenecek çok şey var. Anlatacak çok şey var, yaşanmış çok şey var. 

“Gomaşinen”in bu 24. bölümünde, Fethullah Gülen’in hakkında okuyup yazmaya başladığım 1985’i –aynı zamanda gazeteciliğe başladığım yıl oluyor bu–, 1985’i bir başlangıç kabul edip, on yıllık bir zaman dilimini ele almak istiyorum. O on yılda, Fethullah Gülen 94’te ilk kez kamuoyunun karşısına çıkmıştı, ben de kendisini ilk kez görmüştüm. 1995 ise onun Türkiye’de açık toplantılara katılmaya başladığı yıl. Kısa bir süre sonra (1999), biliyorsunuz Türkiye’yi terk etti. Ben de bir ilk on yıllık dönemi, Fethullah Gülen ve Fethullahçılığın izini sürme dönemi olarak tanımlıyorum. Çünkü Fethullah Gülen, uzun bir süre adı var kendi yok birisiydi. Örgütü Fethullahçı yapılanma da gözle görülen bir yapılanma değildi. Sonra, yıllar sonra ortaya çıktılar. Gazeteler açtılar, birtakım vakıflar kurdular, bankalar kurdular, daha doğrusu finans kurumu kurdular, okullarının sayıları giderek arttı vs.. 

Her neyse, 1985 benim için Fethullah Gülen’in adını ciddî bir şekilde ilk duyduğum zamandır. Onun öncesinde de bir şekilde gözüme çarpardı, ama çok da fazla önemsediğim bir olay değildi. Gazeteciliğe başladıktan sonra Nokta dergisinde ve İslâmcılık çalışmaya başlayınca, ister istemez Fethullah Gülen’in adı her yerde karşıma çıktı. Fakat kendilerini herhangi bir yerde görme imkânı açıkçası olmadı. Böyle bir imkânı yakalayamadık. Çünkü yoktu, görünmüyordu. Adı var kendi yoktu. Ve dolayısıyla efsânevî birisiydi. O tarihlerde bir tek vaaz videoları vardı. Onlar çoğaltılıyordu, onlar dolaşıyordu. Oradan da birtakım görüntüleri görmüşlüğüm var. Bir keresinde bir yerde o vaaz videosunun tam deşifresini okuduğumu hatırlıyorum. Tabii bunlar ilk yıllar, bu söylediklerim. Fakat her yerde karşımızdaydı. Özellikle, İslâmcıların ve Türkiye’de laikliği çok sert bir şekilde, güçlü bir şekilde savunanların dilindeydi. 

Çok ilginç bir durumdu. İslâmcılar kendisinden çok bahsediyordu ve genellikle sevmiyorlardı. İslâmcı karşıtları da bu ortada gözükmeyen kişiden, esrârengiz kişiden ve onun örgütlenmesinden çok kötü bahsediyorlardı. Yani bir tür “bir numaralı düşman”dı diyebiliriz. Birçok İslâmcının onu, Türkiye’de “gerçek” İslâmî hareketin önünü kesmek için yaratılmış, özellikle de Batı’nın, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve birtakım gizli servislerin bir organizasyonu olarak görme eğilimi çok yüksekti. Bu konuda çok ciddî komplo teorileri dile getiriyorlardı ve işin ilginç tarafı o zamanlar –85, 86, 87 yıllarında– Fethullahçılık hakkında bana bunları anlatanların hepsi olmasa da bir kısmı, daha sonra bir şekilde Fethullahçıların faaliyetlerine de katıldılar, onların gazetelerinde yazı da yazdılar, televizyonlarına da çıktılar vs.. Böyle de ilginç bir durum oldu. 

Benim Fethullahçılıkla ilgili yaptığım –onların o tarihte bilinen, Sızıntı diye bir dergileri vardı, ama o dergide siyâsî pek bir şey yoktu– onu satır satır okumaktı. Orada Abdülfettah Şahin ismiyle bir başyazı yazılırdı. Onun Fethullah Gülen olduğu kesindir. Onu takip ediyordum. Daha sonra o yazılar kitap hâline de getirildi. Bir tanesinin adı, Asrın Getirdiği Tereddütler olsa gerek. Fethullahçılık ile ilgili yaptığım ilk ciddî haber, en önemli haber, bunların askerî okullara, askerî liselere sızması ve askerî liselerde Fethullahçılara yönelik yapılan operasyon. Bu çok çarpıcı bir haber oldu, çok büyük bir ilgi gördü. İlginç bir şekilde bu haber, Nokta’da kapak olmadı. Tam değerini anlayamadık — öyle diyelim. 28 Aralık 1986 tarihli Nokta dergisinde kapak dosyası değildi diye biliyorum; çünkü bir sonraki yapılan, Hıdır Göktaş’ın yaptığı, astsubay okullarındaki operasyon kapak oldu. Bunu içeriden vermiştik. Kapak başka bir konuydu. “Orduya Sızan Dinci Grup Fethullahçılar” başlığı altında ve muhabir arkadaşım Can San ile birlikte yapmıştık. Bu haberi yıllar sonra Medyascope’ta olduğu gibi yayınladığımda çok ilgi gördü. Arada sırada tekrar paylaşırım. 

O tarihte, 1986 Aralık ayındaki, Fethullahçılık ile ilgili bu dosya, Türkiye’de sonra yaşanan birçok şeyin, tabii ki özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ipuçlarını bize çok bâriz bir şekilde veriyordu. Ve Fethullahçıların genellikle beni sevmemelerinin de nedenlerinden birisiydi. Bunun ilginç bir öyküsü var. Bu dosyanın hazırlanmasının ilginç bir öyküsü var. Tamamen tesâdüfen olmuş bir şey. Şöyle ki: Nokta dergisi, Gelişim Yayınları bünyesinde çıkıyordu. Ve Gelişim Yayınları’nın, Larousse diye o tarihte Fransızca’dan çevrilen ansiklopedileri vardı. Gelişim Yayınlarının sâhibi Ercan Arıklı en büyük geliri bu ansiklopedilerden elde ediyordu. Ansiklopediler, bizim tam karşımızdaki bir binada yapılıyordu, ama orada çalışan arkadaşlarla çok sık görüşüyorduk. Orada çalışan bir arkadaş –adını hatırlamıyorum, yıllardır görmedim kendisini– askerliğini asteğmen olarak yaparken, Fransızca bildiği için Kuleli Askerî Lisesi’nde Fransızca dersine hoca olarak gidiyor. Kendisi İstanbul’da yaşayan birisiydi ve Kuleli de İstanbul’da. Dolayısıyla hafta sonları çıkabiliyordu. Hafta içleri de çıktığı oluyordu diye hatırlıyorum. Bir gün bana geldi dedi ki: “Ya, sen bu konularda yazıp çiziyorsun: İslâmcılık vs.. Bizim okulda acayip bir şeyler oluyor. İlgini çeker mi? Araştırayım mı senin için?” dedi. Ben de, “Nedir?” dedim. Yarım yamalak bir şeyler söyledi ve anlaşıldığı kadarıyla Fethullahçılık söz konusuydu: Fethullahçı birtakım öğrenciler saptanmış. O tarihte Kuleli Askerî Lisesi’nin müdürü de Yaşar Büyükanıt. Bu dediğim olay 1986’da, Yaşar Büyükanıt daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’na kadar geldi ve Erdoğan’a o meşhur e-muhtırayı da veren kişidir. Sonra, sonrasını hepiniz biliyorsunuz. 

Ondan sonra, o arkadaşın verdiği bilgilerle, orada bir şekilde yaptığı araştırmalar, başka hocalarla ve yöneticilerle herhalde konuşarak bize getirdiği bilgiler sonucunda, biz aslında bunun sâdece Kuleli’de değil üç ayrı lisede olduğunu öğrendik. Bir tanesi Bursa Işıklar Askerî Lisesi, birisi İzmir Maltepe Askerî Lisesi, birisi de Kuleli Askerî Lisesi. Burada toplam 66 öğrencinin okullarla ilişiklerinin kesildiğini öğrendik. Can San İzmir’i araştırmıştı. Ben Kuleli’yi ve Bursa’yı araştırdım. Bursa’da aslında çok fazla bir şeye ulaşma imkânımız olamadı, çünkü çok fazla tanıdığımız yoktu. Denedik birilerini bulmak için. Hattå hiç unutmuyorum, daha sonra Refah Partisi’nden milletvekili olan bir tanıdığım, bana oradaki bir tanıdığı subayın adını vermişti. Fakat operasyon nedeniyle okulda olağanüstü önlemler alındığı için, Işıklar Askerî Lisesi’nde görevli o subaya ulaşma imkânım olmamıştı. Yaşları 14 ilâ 16 yaş arasında 66 öğrencinin buralardan atıldığını öğrendik ve bu haberi yaptık. Ardından yine Nokta dergisinde, Ankara’da astsubaylıktan ayrılma –daha doğrusu atılmaydı– Hıdır Göktaş çok yakın bir arkadaşımdır. O da kendi eski ilişkilerini kullanarak benzer bir operasyonun astsubay okullarında yapıldığını saptamıştı ve o daha sonra kapak olarak yine Nokta’da verildi. 

Fethullahçılara ulaşmak imkânsızdı. Her yerde kendileri konuşuluyordu ve haklarındaki yazdığımız her şeyde, onlar hakkında anlatılanlar, bir de Sızıntı’da anlatılanlar, yazılıp çizilenler ve Fethullah Gülen’in videolarından dökülenler de vardı. Oradan bir imaj çizilmeye çalışılıyordu. Fakat belli bir aşamada Fethullah Gülen artık hazır olduğunu düşündüğü bir zamanda, kendisi alenen insanların karşısına çıktı. O da hangi tarihte? İstanbul’da Dedeman Oteli, 30 Haziran 1994 günüydü. 30 Haziran 1994’te Fethullah Gülen kamuoyunun karşısına çıktı. Ancak benim Âyet ve Slogan kitabım 1990’da yayınlanmıştı ve orada Fethullahçılar ile ilgili bölüm “Gözyaşı, Sabır, Millet ve Devlet” başlığı ile yayınlanmıştı — bulabildiğim bütün bilgilerden hareketle. O bölümün son cümleleri şöyleydi: “Kadrolarını devletin hizmetine koşmayı yeğleyen –en azından şimdilik– bu cemaat aynı zamanda çok geniş mâlî olanaklara da sâhip. İleride bir gün kendine güveni geldiğinde, cemaatin siyâsî iktidara tâlip olmak isteyebileceği teorik olarak varsayılabilir. Ancak kuru ajitasyonla, spekülatif argümanlarla, kişi kültüne koyu bir bağlılıkla yetiştirilen bu kadrolarla nereye kadar yürünebileceği şüpheli” demiştim ve yürünemediği de ortaya çıktı. Geç de olsa çıktı ve Türkiye’ye faturası maalesef çok ağır oldu. 

Bu kitabın çıkmasından bir süre sonra, unutmuyorum, Hürriyet gazetesi de o tarihte Cağaloğlu’ndaydı, Ertuğrul Özkök de başındaydı. Bir tanıdığıma Fethullahçılık ve Fethullah Gülen ile ilgili bir yazı dizisi yapmasını istemişler. O da “Ben bu işlerden anlamam” deyip beni önermiş. O tarihte hiçbir yerde çalışmıyordum, serbest gazeteciydim. Ertuğrul Özkök ile ilk karşılaşmamdır. Orada, yanında yazıişlerinden başka elemanlarla birlikte bana bu siparişi verdi. Tamâmen Fethullah Gülen’e saldırı perspektifinde bir yazı dizisi yapmamı istediler sonunda. Beni de bilmiyorlardı, çok da güvenmediler anlaşılan. Hattâ sonunda şöyle bir şeye bağladılar: “Sen en iyisi getir, biz yazarız” dediler, “Sen malzemeyi getir, biz yazarız” dediler. Ben çıktım bir daha da uğramadım. 

İşin garip tarafı bu olaydan birkaç sene sonra Hürriyet gazetesinde Fethullah Gülen’i öven ilk yazı dizisi Ertuğrul Özkök tarafından yapıldı; ama Ertuğrul Özkök o yazı dizisine imzasını atmamıştı. Yıllar sonra bu yazı dizisini kendisinin yaptığını öğrendik. O yazı dizisinin öyküsü de, aslında Nuriye Akman Sabah gazetesi için Fethullah Gülen’le konuşuyor. Fakat Fethullah Gülen’e başvuru yaptığı sırada Hürriyet gazetesinde çalışıyormuş. Sabah gazetesine geçtikten sonra röportaj teklifi kabul edilince, Hürriyet, “Biz de isteriz” diyor ve onun üzerine Hürriyet’e de veriyorlar ve Ertuğrul Özkök bizzat kendisi yapıyor. Ben o röportajın çıktığı tarihte Milliyet gazetesindeydim. Beni de aradılar, o sırada Erbakan ile ilgili bir yazı dizisi için ABD’deydim. Beni de aradılar, ama beni aradıklarında, Hürriyet ve Sabah’taki yazı dizleri çoktan başlamıştı. Ve biz de kendisiyle konuşmadık, çünkü kaba tâbiriyle “nal toplamak” gibi olacaktı. 

Her neyse, 94’e gelelim: Milliyet’teydim ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kuruluş toplantısı için Fethullah Gülen’in İstanbul Dedeman Oteli’ndeki basın toplantısına katılacağı söylendi. Gazeteden bir muhabir arkadaş ile beraber gittik. O çok heyecanlı idi ve onunla röportaj yapmak istiyordu. Fakat Fethullah Gülen’in hiçbir fotoğrafını görmemişti. Hiç unutmam, salonda sakallı birisini arıyordu. Çünkü Fethullah Hoca dediklerine göre, muhakkak sakallı birisidir diye düşünüyordu. Ve ilginç bir şekilde salonda sakallı, yani “Bu hoca” denilebilecek şekilde sakallı hiç kimse yoktu. Sonra Fethullah Gülen o bildiğimiz tıraşlı hâliyle gelince, kendisine Fethullah Gülen’in o olduğunu söyledim ve çok şaşırmıştı. 

Her neyse, Fethullah Gülen ilk kez orada tüm medyanın karşısına çıktı. Ama bu arada kendisinin Zaman gazetesi, Samanyolu televizyonu gibi yayın organları vardı. O toplantıya Cem Karaca da gelmişti — atkuyruklu saçlarıyla, rahmetli. Ve birlikte fotoğraf çektirmişlerdi. Toplantının sonunda Fethullah Gülen, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın fahri başkanı olarak –başkan da, mâlûm, sonra îtirafçı olan Latif Erdoğan’dı– bir konuşma yaptı ve demokrasiyi ve bir arada yaşamayı savundu. Herkesi laik/anti-laik geriliminin yumuşatılması için göreve dâvet etti. Bir sonraki çıkışı çok daha gösterişli oldu. 

Bu olaydan bir süre sonra, yani 11 Şubat 1995’te –yani yaklaşık 9-10 ay sonra diyelim– İstanbul’da, Bakırköy’de Polat Rönesans Oteli’nde Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bir iftar verdi. Acayip bir olaydı. Kocaman bir salon, tıka basa doldu, her türlü insan vardı. Sanat dünyasından vs.’den bir sürüinsan, şu bu medyadan. Ben yine Milliyet’teydim. Ufuk Güldemir Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni’ydi. Bize özel bir dâvet yoktu. Ama ben öğrenmiştim. Ufuk’a söyledim. Ufuk’ta hemen şimşekler çaktı ve bizi bir ekip hâlinde oraya yolladı. Bizden kimse çağırılmamıştı özel olarak. Ama başka gazetelerden, Sabah’tan, Hürriyet’ten birtakım köşe yazarları şeref konuğuydu; ama en geniş olarak biz ele aldık — Ufuk Güldemir’in yaratıcılığıyla oldu bu. Hatta manşetimiz, yanılmıyorsam, “Fethullah Gülen Süper Star” idi. Birkaç sayfa, tam sayfa geniş yer verdik. Orada, Fethullah Gülen ile hayatımın ilk ve son konuşmasını da yaptım. Çok mânîdardır. Gittim, elini sıktım. “Nihâyet tanıştık” dedim. O da bana, “Zâten siz beni tanıyorsunuz” dedi. Olay ondan ibâret. Başka bir daha hayatımda Fethullah Gülen ile bir konuşmam olmadı. Röportaj yapmak için çok başvurdum. Bir keresinde Alevilik ile ilgili bir yazı dizisinde yazılı sorulara yazılı cevap vermesi dışında, benimle röportaj yapmadı. Onu ilerideki bölümlerde daha geniş bir şekilde anlatmayı düşünüyorum. 

İftardan kısa süre önce bu röportajları vermişti. Yani 23 Ocak‘ta Sabah gazetesinde yayınlanıyor. İftar ise 11 Şubat’ta. 23 Ocak’ta Sabah gazetesinde Nuriye Akman’ın söyleşisi çıkıyor. Ardından aynı gün Hürriyet gazetesinde imzasız, daha doğrusu Ertuğrul Özkök’ün yaptığı, ama imza konulmayan yazıyla Fethullah Gülen zâten kendisini iyice lanse etmişti. O iftarda, toplumun her kesiminden diyeceğim ama tabii ki Fethullahçıların oltasına gelenler demek daha doğru olabilir. Çok sayıda artist, eski artist, şarkıcı, gazeteci, akademisyen vardı. O şarkıcı, türkücü, sinema oyuncularının bir bölümü hâlâ ortadalar ve genellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dâvetlerine aynı heyecanla gidiyorlar. 

Bu olayların ardından Fethullah Gülen tam anlamıyla merkeze yerleşti. Daha doğrusu kendisini merkeze yerleşmiş sandı. Oradaki en büyük gücünü Refah Partisi’nden alıyordu. Refah Partisi’nden alıyordu derken şunu kastediyorum: Refah Partisi yükseliş içindeydi, 94’te yerel seçimleri kazanmışlardı. Ve bu iftardan sonra yapılan, 95 iftarından sonra, 95 sonunda yapılan genel seçimlerden de birinci parti çıktı zâten. İşte, Refah Partisi korkusu, birçoklarını Fetullah Gülen’e sâhip çıkmaya yöneltti ve Fethullah Gülen de bunu gerçekten çok iyi kullandı. Refah korkusuna sâhip olan sistemin merkezindeki medyası, iş çevreleri, gayrimüslimler vs. kim gelirse aklınıza, onlar, şeriatçı olarak gördükleri, radikal olarak gördükleri Refah Partisi’ne karşı ılımlı olarak gördükleri ya da ılımlı sandıkları Fethullah Gülen’i ve onun örgütünü desteklemeyi tercih ettiler. Ve zaten bu iki yazı dizisi bunun bir startı oldu. Ardından hemen hemen herkes Fethullah Gülen’i öven yazılar yazdı. Sıraya girdiler. Fethullah Gülen’in değişik yerlerdeki faaliyetlerini izlediler. Fethullah Gülen kimi zaman Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda, kimi zaman Bank Asya binasında, kimi zaman bazı dershanelerde bu tür kesimlere yönelik dâvetler verdi. Onlarla kimi zaman yemek yedi, kimi zaman sohbetler düzenletti. Aklınızın almayacağı insanlar buralara gittiler ve Fethullah Gülen’i övme yarışına girdiler. Tabii ki buradaki temel mesele Refah Partisi’ydi. Refahlılar da bunun farkındaydılar, ama doğrudan Fethullah Gülen ile açık savaşa girmeyi çok fazla istemiyorlardı. Yıllar sonra Refah Partisi’nin bir devamı gibi sayılacak Adalet ve Kalkınma Partisi, Fethullahçılarla işbirliği yaptı; ama o işbirliği sırasında da –bunu ilerideki “Gomaşinenler”de daha ayrıntılı anlatmayı düşünüyorum–, birbirlerine asla güvenmediler bu yaşanmışlıklar nedeniyle. Bir anımla bitirmek istiyorum. Bunu daha önce de bir şekilde anlattım sanıyorum, çok emin değilim, ama bir Medyascope yayınında olsa gerek.

 Radikal gazetesinde Hakkı Devrim vardı, o da hayatını kaybetti yıllar önce. Hakkı Devrim çok değişik bir insandı. Farklı birisiydi, zor birisiydi; ama çok zeki birisiydi. Ben Milliyet’te çalışırken o da Radikal’deydi ve aramızda, mesâfeli de olsa bir ilişki vardı. Bir gün beni dâvet etti odasına, “Size bir şey danışmak istiyorum” dedi. “Buyrun” dedim. “Bana” dedi, “Fethullah Gülen’i anlatır mısınız?” Belli ki o tarihte bütün Doğan Grubu’nun yazarları Fethullah Gülen övme yarışında olduğu için, yazmayanlara da telkinler geliyor yönetim katından. Hakkı Bey’e de böyle bir şey gelmiş, “Siz niye yazmıyorsunuz?” diye. O da güvenemediği için Fethullah Gülen’e, ertelemiş ve konuya hâkim birisi olduğumu düşündüğü için beni çağırdı. Ben de ona odasında baş başa, uzun uzun, bildiğim Fethullah Gülen’i anlattım. Anlattım ve en sonunda, hiç unutmuyorum, Hakkı Bey, “Ben bu konuda yazı yazmamaya karar verdim” dedi. Yani aleyhine de yazmamaya; çünkü aleyhine yazarsa sorun çıkacaktı, ama lehine de yazmamaya karar verdi ve bildiğim kadarıyla da Fethullahçılığı öven, takdir eden herhangi bir yazı yazmadan aramızdan ayrıldı diye biliyorum. Çünkü o dönemlerde büyük medyada Fethullah Gülen’i eleştirmek bir yana, övmemek bir tür dışlanma sebebiydi. Şimdi o tarihte bu kuyruğa girenlerin büyük bir kısmının, tabii ki en önde gelenlerin Fethullahçılık ve FETÖ düşmanı olduklarını herhalde takdir edersiniz. 

Her neyse bu bölümü burada noktalayayım. Fethullahçılık ve Fethullah Gülen üzerine söylenecek çok şey var. Bundan sonra Fethullah Gülen’in, Pensilvanya‘ya gitmesinden sonraki süreci –yani AKP iktidarı, Ergenekon süreci– onları bir başka bölüm olarak almak istiyorum. Bir sonraki bölümü de”Erdoğan ve Fethullah Gülen’in savaşı”na ayırmayı düşünüyorum. Tabii bütün bu süre içerisinde noktayı şöyle koymak lâzım: Sistemin önde gelen güçleri Fethullahçılığa sâhip çıkma, onu kullanma, daha doğrusu onu kullandığını sanma –ama aslında kendileri kullanıldılar Fetullahcılar tarafından– yarışına girerken, tek bir kurum buna fit olmadı, yanaşmadı — o da Türk Silâhlı Kuvvetleri’ydi. İlginç bir şekilde, dışarıdan yapılan bütün baskılara rağmen, içeriden de sızmalara rağme,n ordu Fethullah Gülen’e asla güvenmedi ve o güveni sağlayamadığını gördüğü için de Fethullah Gülen ülkeyi terk etti. O gün bugündür de gelmiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus