Boğaziçi direnişi: Bu da mı iktidarın işine yarıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Birçok toplumsal olayda yaşandığı gibi Boğaziçi direnişinde de, kendilerini muhalefet saflarında gören kişiler gerilimin tırmanmasının iktidara yaradığı ön kabulünden hareketle sükûnet telkin ediyor. Ne derece haklılar?

Yayına hazırlayan: Hande Sena Kandemir 

Merhaba, iyi günler. Türkiye’nin önde gelen siyaset iletişimcilerinden Necati Özkan dün sosyal medyada bir paylaşım yaptı. Kendisi son seçimde Ekrem İmamoğlu’nun kampanyasını da yürütmüş önemli bir halkla ilişkiler uzmanıdır diyelim. Şöyle dedi: Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olaylarla yapılmak istenen, yeni bir toplumsal çatışma çıkartmak. Amaç, popülist iktidar bileşenlerinin %40 seviyesine gerilemiş olan seçmen desteğini bu çatışmayla tahkim etmek, mümkün olursa muhalefet blokunu bölmek ve ardından erken seçim.” Ben de kendisine cevaben tek bir kelime ile “Değil” dedim. Birçok kişi de, “Değilse ne o zaman?” diye sordular. Ben de bu yayında, “Değilse ne o zaman?” sorularına cevap vermiş olayım. 

Burada, Türkiye’de dönem dönem yapmış olduğumuz bir tartışma bu; ama şimdi yine elverişli bir zemin var. Bu tartışmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Elzem olduğunu düşünüyorum. O da, yayının başlığına çektiğim gibi, Türkiye’de kendini genellikle muhalefette tanımlayan kesimlerin içerisinde yaygın bir şey var; iktidara yönelik herhangi bir alanda herhangi bir itiraz göstergesi protestonun, bir şekilde iktidarın kutuplaştırma stratejisine yardımcı olduğu, ya da basitleştirirsek “ekmeğine yağ sürdüğü” önermesi. Necati Özkan’ın söylediği de böyle bir şey: Popülist iktidar zor durumda, %40’lara düştü, gerginlik çıksın istiyor ve bu gerginliğin üzerinden muhalefeti de çatlatarak erken seçime giderek iktidarı tekrar güçlendirmek istiyor. Tabii bu akıl yürütmenin doğru gibi gözüken yönleri var; ama bir bütün olarak baktığımızda bence yanlış bir akıl yürütme. 

İzleyenler bilir, siyasette özellikle muhalefetin sâkin bir çizgi izlemesinin çok isabetli olacağını söylemiş birisiyim. “Sâkin olan kazanır” diye yayın yaptım, hatta birden fazla yayın yaptım. İzleyenler onu da hatırlayacaktır. Fakat sâkin olmak, sâkin bir strateji yürütmek, ses çıkarmayıp her şeyi kabullenerek bağrına taş basmak anlamına gelmiyor. Hele Boğaziçi Üniversitesi olayında gördüğümüz çok açık bir sorun var ve bu soruna karşı çok açık bir duruş var; haklı bir duruş var ve çok başarılı yürüyen bir direniş var. Direniş, dünkü yayında da söylediğim gibi, Melis Bulu adındaki kayyum rektörün istifası olmadan da başarıya ulaşmış durumda. Dolayısıyla bu direnişin iktidara nasıl bir fayda sağlayabileceği bence gerçekten çok soru işareti barındırıyor. Hiçbir şekilde işine yarayacağını sanmıyorum. 

Bir kere öncelikle şunu vurgulayalım: Bu bir sokak hareketi değil; bu esas olarak kampüste yürüyen bir hareket. Boğaziçi Üniversitesi kampüsünde yürüyen, esas olarak Güney Kampüs’te yürüyen bir direniş — çünkü rektörlük binası orada, Boğaziçi’nin ilk kurulduğu yer orası, daha sonra Kuzey Kampüs eklenmişti, ama esas, ama Boğaziçi denince o Boğaz manzaralı yer gelir akla: Güney Kampüs. Güney Kampüsü’nde yürüyen, hocaların rektörlüğe sırtlarını döndüğü, öğrencilerin değişik yaratıcı faaliyetlerle sürekli rektöre karşı itirazlarını dile getirdikleri bir direniş. Bu direnişin sokağa sirayet etmesinin sorumlusu esas olarak devlet; çünkü en son olaylarda da gördüğümüz gibi, sokağa yansıdığı zaman da aslında anayasal bir hak olan protestoyu her yere taşıyabilirsiniz. Boğaziçi Üniversitesi’nden olmayanların da onlara destek verme hakkı var. Böyle bir çıkartılan spekülasyonların falan hiçbir anlamı yok. Burada şiddet söz konusuysa, şiddeti icra eden sadece ve sadece devlet. Bu şiddetten, şu âna kadar şu yaptıkları, sokaktaki tutuklamalar, gençlerin sadece İstanbul’da değil Ankara’da ve İzmir’de, Eskişehir’de başlarına gelenlerin o görüntüleri AKP tabanını kendi etrafında konsolide ediyor, sağlamlaştırıyor önermesi bence artık bir klişe. Bu, her şiddet görüntüsünün, sokakta polis ve vatandaş arasındaki gerginliğin iktidar lehine işlediği önermesini bir kenara bırakmak lâzım; çünkü burada, sınırları belli, talebi belli bir olay var. 

Bazı insanlar, “Rektör hak etmiştir, kalsın” diyebilir. Bazıları da “Neden olmasın?” diyebilir. Ve buradan yürüyen yaklaşımların tamamı, toplumu pasifize etmek, tamamen apolitikleştirmek ve siyaseti sadece sandığa indirgemekten ibaret bir şey. Halbuki muhalefetin, hele Türkiye gibi ülkelerde sadece sandıktan ibaret bir muhalefet yapması diye bir şey söz konusu olamaz. Fakat şu anda görüyoruz ki muhalefet partilerinin büyük bir kısmının yaptığı da — en son Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamada da bunun çok ipuçları vardı, ipucu da değil bâriz bir şekilde gözüküyordu: Hep bir sâkinleştirme. Halbuki burada sâkinleşmesi gereken Boğaziçililer değil. Burada sâkinleşmesi gereken devlet. Bir mesaj varsa, devlete mesajın iletilmesi lâzım; bu anlamda bakıldığında, Mansur Yavaş‘ın doğrudan Melih Bulu’ya yönelik istifa çağrısının çok anlamlı ve isabetli olduğunu düşünüyorum. Burada öğrencilere, öğretim üyelerine, onların anne-babalarına seslenmenin pek bir anlamı yok. 

Burada bir sorun var ve bu sorunun sorumluları belli: İlkin, ülkeyi yönetenler; ikinci olarak ise, onların bir parçası olduğunu hızlı bir şekilde kanıtlayan, konuştukça sivillikle alâkası olmadığını, sivil bir şahsiyet olmadığını, Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğünü hiç hak etmediğini gördüğümüz Melih Bulu — daha önce, biliyorsunuz, atama şekline bir itiraz vardı ve Melih Bulu’nun kendisi hakkında fazla bir şey söylenmiyordu, intihal suçlamaları vs. vardı; ama sonuçta esas olarak burada atama şekli ve üniversite dışından olması sorgulanıyordu. Ama kendisi konuştukça, o kaba tâbirle: “Konuştukça batıyor”. Zaten kime konuştuğuna da baktığınız zaman, tercihinin Boğaziçi câmiası ve sivil toplum olmadığı, Boğaziçililer’i ikna etmek olmadığı, tam tersine devlete nasıl lâyık, ülkeyi yönetenlere nasıl lâyık birisi olduğunu göstermeye çalıştığını görüyoruz. Şimdi ne diyor? “Altı ayda geçer diye düşündüm, öyle de olacağına eminim. Bunlar geçecek” diyor.  

Bu, “Nasıl olsa buradan bir şey çıkmaz” mantığı. Ne olacak? Boğaziçi. Zaten Boğaziçililer geçmişinde de çok büyük radikal bir öğrenci hareketi geçmişi olan bir yer değil. Öğrencilerin Türkiye ortalamasının üzerinde olması nedeniyle daha bir temkinli olacaklarını varsayıyorduk, buradan bir şey çıkmaz, zamanla yatışır mantığıyla hareket ettik. İşte olayın bence kilit noktası burası. Şimdi bu olayın, Boğaziçi direnişinin iktidara yaradığını düşünenler sanıyorlar ki bunu iktidar başlattı. Yani tabii ki iktidar başlattı, ama bilinçli bir şekilde toplumsal kutuplaşmayı artırmak için böyle bir atama yaptı, bu “Buna tepki olacak ve biz bunları bastıracağız, böylece de %40 seviyesine gerilemiş olan seçmende desteğimizi artıracağız, muhalefet blokunu çatlatacağız, ondan sonra da erken seçime gideceğiz”. 

Böyle bir şey olduğunu sanmıyorum, baştan beri öyle düşünmedim. İktidar bunu böyle beklemiyordu. Buradan pek bir ses çıkacağını sanmıyordu. Yanlış hesap yaptılar. Daha önceki, bir önce atanan AK Parti milletvekilinin kardeşi Prof. Mehmet Özkan’a yönelik itirazlar vardı, ama o çok büyümemişti; zira Mehmet Özkan eninde sonunda üniversitenin bir öğretim üyesiydi. Bir şekilde itiraza rağmen, öğrenciler ve öğretim üyeleri Mehmet Özkan ile çok da memnun olmayarak yollarına devam ettiler. Bu sefer de yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi’nde yapmış olduğu için Melih Bulu’nun da fazla tepki görmeyeceğini düşündüler bence; Boğaziçi’yle ilgili yaptıkları hesabı tutturamadılar. Yani baştan bu yaklaşım, “Bu da iktidarın işine yarıyor” yaklaşımının başlangıç noktasının yanlış olduğu kanısındayım. Sonradan, bu kriz çıktıktan sonra iktidar bu krizi kendi lehine çevirmeye çalıştı mı? Çalıştı, ama beceremedi. İlk olarak, hatırlayalım, ne dedi? Bunlar terörist, DHKP-C vs.. Evlere girdiler. Acayip özel timler şunlar bunlar. Yuvarlak olmayan rakamlar, 49 tane bilmem ne, 13 tane bilmem ne; rakamları açıklandı, ama sıfıra sıfır elde var sıfır. Olay bir şekilde sâkinleşti o ilk baskınlardan sonra. Sonra bir Kâbe fotoğrafına LGBTİ bayrağı iliştirildiği üzerinden bir kriz çıkartmaya çalıştı yine iktidar. Bu da tutmadı. Bâriz bir şekilde tutmadı. Tabii bununla beraber LGBTİ meselesini katmaya çalıştılar, bu da tutmadı. 

Şimdi bir sosyal medya paylaşımı gördüm; hatta bunu oğlum paylaştı benimle. Şöyle diyor anonim bir hesapta: “Ekonomi yüzünden AKP’den uzaklaşan seçmen, kutsal gördüğü polisle düşman olarak tanımladığı LGBT üyelerinin karşı karşıya gelmesinde ister istemez ekonomiyi unutup AKP saflarına geri dönüyor; muhalefet liderlerinin olayı büyütmeme isteğinin altında yatan neden bu.” Şimdi başta, böyle, “Haklı galiba” diyenler olabilir; ama baştan aşağı klişelerle ilerleyen bir akıl yürütme diyelim. Öncelikle kutsal gördüğü polis. Kutsal mı görüyor bilmiyorum, insanlar polisini seviyor olabilir, ama unutmayın, Fethullahçılık olayından dolayı Türkiye’de özellikle Fethullahçıların poliste örgütlenmiş olmasından dolayı çok büyük bir kırılma yaşandı, onu da bir kenara bırakalım: Diyelim ki polisini seviyor, ona güveniyor. Ama “düşman olarak tanımladığı LGBT üyeleri” diye bir şey yok. Türkiye’de insanların LGBTİ’leri, eşcinselleri ve heteroseksüel olmayanları düşman olarak görmesi büyük bir şehir efsanesidir.

Dün Süleyman Soylu çıkmış, Haber Global’de, “Nereden çıktı? Bizde böyle bir şey yoktu. Batı getiriyor bize bunu.” Bu da bir dış mihraklar, dış güçler oyunu olarak sunuluyor — ki herhalde o da, sağdan gelen bir politikacı olarak Türkiye’nin tarihini, Osmanlı tarihini biliyordur ve bunun hiç de öyle bir yerlerden enjekte edilmiş bir şey olmadığını, bunun aslında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaşanan bir olay olduğunu, bir cinsel yönelim olduğunu bilir ve her ne kadar bazı durumlarda insanlar bunları dışlıyor olsa da, ayrımcılık yapanlar olsa da, bu cinsel yönelimlerin Türkiye’de bir düşmanlık meselesi olmadığını da biliyor olması lâzım. 

Tabii ki bunu böyle göstermeye çalışanlar, buradan yürüyerek birtakım ayrımcılık yapmaya çalışanlar ya da Boğaziçi Üniversitesi direnişini karalamaya çalışanlar olabilir; ama buradan da bir şey çıkmadı. Çıktığını hiç sanmıyorum, yani polis LGBT üyelerini copladı vs. böyle bir şey olmadı. Ya da Kâbe fotoğrafı infial falan yaratmadı. Ama öyle bir yaklaşım var ki, iktidarın o zar zor bulup ürettiği, çoğu kurmaca olan argümanları sanki dünyanın sonuymuş gibi gören, “Eyvah! Yine bilmem ne oldu!”. İşte tam o Gezi ile ilgili söylenen, “Gezi’yi ilk üç gün ben de destekledim, ama…” diye başlayan cümlelerin benzer versiyonlarını yaşayabiliriz. Buradaki terör örgütü LGBTİ’ler mesela Melih Bulu’ya sormuşlar “LGBTİ kulübünü neden kapattınız?” diye. “Aslında kapatmadım, ben de onların haklarına saygılıyım, ama odalarında PKK bültenleri mi belgeleri mi ne bulundu” demiş. Öyle bir şey bulunmuş olsaydı çoktan zaten gözümüze sokulmuş olurdu. O da alışmış artık bu dezenformasyon furyasına ve öğrencilerini savunacağı yerde, olmayan şeyler üzerinden öğrencileri suçluyor. 

Bu tür dezenformasyon var, manipülasyonlar olacak; tarih boyunca her yerde hak arayışlarının önüne devletlerin çıkarmak istedikleri şeyler vardır. Çıkarttıkları şeyler vardır, ama bu olayda olduğu gibi eğer insanlar haklı bir pozisyonda iseler, çok çok büyük bir hata yapmadıkları müddetçe bunların hepsi geçersiz olur. Lâkin burada sorun büyük ölçüde, normal şartlarda bu direnişi desteklediklerini söyleyen kişilerden çıkıyor. Bu üretilen argümanların –işte LGBT, yok terör vs. – şu bu argümanlarının iktidarın işine yaradığına iktidar savunucularından ziyade kendini iktidar karşıtı olarak tanımlayanlar inanıyor. 

Bunu çok abartmamak lâzım; Türkiye’deki iktidarın gücünü hiç abartmamak lâzım. Sürekli hata yapan, sürekli çaresizlik içerisinde bocalayan, ülkenin en iyi üniversitesinin başına doğru dürüst bir rektör bile atayamayan, rektör bile bulamayan bir iktidar söz konusu. Bu iktidarın çaresizliği sonucu bir gayret içerisinde yapmaya çalıştıklarını, yani çok kullandığım bir cümle tekrar söylüyorum: “İktidarın güçsüzlüğünden kaynaklanan hamlelerini iktidarın gücünü gösteren hamleler olarak görme alışkanlığı”ndan, Türkiye’de kendisini muhalefet olarak konumlandıran, hatta en sıkı muhalefet olarak konumlandıranların artık uzaklaşması gerekiyor. Tam tersine, işte, “Polisle düşman olarak tanımlanan LGBT üzerinden saldırdığı zaman tabanını konsolide ediyor” argümanı yerine, pekâlâ şunu söyleyebiliriz: Polisin bu görüntüleri AKP içerisindeki rahatsızlıkları daha da artırıyor — ki öyle oluyor, ama buradan siyaseten istifade etmesi gerekenler artılarla eksilerin yerlerini böyle karıştırınca, bundan en çok iktidar memnun oluyor.

Sonuç itibariyle Boğaziçi Üniversitesi’ndeki direniş çok iyi gidiyor. Sorun gibi gözüken şeylerin hepsi devletten kaynaklı ve devletin çaresizliğinden kaynaklı sorunlar. Devletin çaresizliğini devletin gücünün göstergesi olarak okumaktan vazgeçildiği zaman daha serinkanlı bir şekilde olayları anlamak ve siyasî sonuçlar çıkarmak bence mümkün olur. Melih Bulu, “Altı ay sonra her şey biter” diye düşünüyor. Kendisi şu anda, “Mektepler olmasaydı Maarif’i ne kadar iyi idare ederdim” demiş olduğu varsayılan eski maarif bakanı ile aynı kulvara girmiş durumda. Altı ay sonra dediği olay, herhalde şu anda tam hesabını yapamıyorum ama, okulun tatile girdiği zaman olacak. Fakat şu âna kadar yapıp ettiği ve yapmadıklarıyla, Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihinde çok uzun olmamasını temenni ettiğimiz bir parantez olarak kalacak. Ve sonuçta Boğaziçi Üniversitesi görüldüğü kadarıyla bütün bir câmia olarak buradan da alnının akıyla çıkacağa benziyor. Tabii ki burada, “Yapmayın etmeyin, durun seçimi bekleyin!” diye feryat edenlere itibar edilmemesi hâlinde. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus