Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (55): AKP ve kabinede revizyon söylentileri, TBMM’deki fezlekeler & Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun duruşu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la birlikte haftanın olaylarını değerlendirmeye çalışacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: Siyasette tempo bayağı yükseliyor. AK Parti kongreleri ve spekülasyonlar var. HDP fezlekeleri konusunu sona saklayalım. İki şey telaffuz ediliyor biliyorsun. Birincisi, Kabine’de revizyon. İkincisi de AK Parti içerisinde revizyon. Hatta Erdoğan’ın AK Parti genel başkanlığını bırakıp, yerine başka birini getireceği şeklinde birbirinden farklı “kulis haberleri” çıkıyor. Bir de, Berat Albayrak’ın tekrar sahalara döneceği, parti yönetimine ya da kabineye gireceği konuşuluyor. Hatta belki Cumhurbaşkanı Yardımcısı olup ekonomiyi yönlendireceği şeklinde, birbirinden farklı ve birbiriyle çelişen haberler var. Sen bu spekülasyonları önemsiyor musun?

Can: Kabine değişikliği ve partide değişiklik meseleleri aslında daha da eski. Şimdi kongre yaklaştığı için dedikodular biraz daha arttı; ama bu konular epeyce eskiye dayanıyor. Neredeyse yerel seçime kadar götürebiliriz. Yerel seçim öncesinde bile birtakım kabine değişiklikleri yapılabileceği konuşulmuştu. Partideki değişiklik meselesi de aslında Erdoğan’ın dile getirdiği bir konu. Metal yorgunluğu meselesini gündeme getirdiğini hatırlarsın. Partinin motivasyonundan tatmin olmadığına, bunu yeterli görmediğine dâir şikâyetleri hep olmuştu. Hatta parti toplantılarında, “Bu kadar sessiz sakin olunur mu? Hiç tezahürat yok” gibi şikâyetlerini doğrudan salona bildirdiği açıklamalar yapmıştı. Bu bir ihtiyaç ve anladığım kadarıyla da Erdoğan’ın sık sık dile getirdiği bir şey. Aslında bir süredir AK Parti’nin artık bir parti olmaktan çıktığını konuşuyoruz. Bence doğrudan yine Cumhurbaşkanlığı’na bağlı bir seçim teşkilâtı, ama Erdoğan onun performansından memnun değil; kongreler sürecinde, il yönetimlerinin yarısından fazlasının değişmesini istemişti. Galiba o ölçüyü tutturamadılar. İl başkanlarının üçte biri değişti, bazıları da görevden alındı. Dolayısıyla, orada bir değişiklik yapıldığı anlaşılıyor. Ama o değişikliğin neye karşı geldiği, bir tür politik içerik olup olmadığı çok tartışmalı. Erdoğan’ın daha etkili bir seçim aygıtına ihtiyacı var. Çünkü araştırmalarda da görüyoruz; kamuoyu desteğinde düzenli bir düşüş var. Dolayısıyla onu düzeltecek, Erdoğan’ın son İstanbul Kongresi’nde söylediği gibi “kaleleri tekrar içeriden fethedecek” bir motivasyona ihtiyaç var. Bunun için de elindeki en önemli enstrüman parti teşkilâtı. Ama parti teşkilâtı, parti teşkilâtı gibi değil. Geçen gün Bekir Ağırdır da bir yayınında alandan bazı gözlemlerini aktarmıştı; AK Parti teşkilâtlarının artık kendi tabanıyla ilişkisini, yani sadece Beştepe ya da AK Parti tavanının değil, teşkilâtların da kendi çevreleriyle ilişkiyi kaybettiği ve daha çok, güç merkezi olarak oranın imkânlarının öne çıktığını ve böyle algılandığını anlatmıştı. Bu, büyük ölçüde geçerli. Üstelik kamu görevlilerinin parti temsilcisi gibi davranıyor olmasından, il teşkilâtlarının etkinliği de zayıfladı. Bütün bunların karşılığında, durumu biraz düzeltmek için Erdoğan’ın bir motivasyona ihtiyacı var. Bu yüzden, “lebâleb kongreler” tablosu önümüze geldi. Oradan bir heyecan devşirmeye çalıştı. Bütün salgın koşullarına rağmen, muhtemelen tâlîmatlarla orada bir coşku görüntüsü yaratılmak istendi. Bu, işin bir tarafı.

Bana, “Bu dedikodulara bir kıymet atfediyor musun?” diye sordun. Böyle bir ihtiyaç olduğu doğru. Ama benim de çok ikna olmadığım, yapılan işlerin bu işleri karşılayacağı konusunda tereddütler var. Değişen olarak gelenin neyi temsil ettiği, neyi değiştirmiş olduğu, daha önce yapamayanların, yeni gelenlerle neyi yapabilecekleri son derece tartışmalı. Ama daha üst meselelerdeki…

Çakır: Üst düzey meselelere gelmeden, senin ilk ele aldığın konuda ben de bir şeyler söyleyeyim. Sen de bilirsin, bu teşkilâtlar konusu benim en çok ilgi duyduğum şeylerden birisi: Refah Partisi’nden başlayarak, Fazilet Partisi ve AK Parti’nin ilk yıllarında, sadece İstanbul’da değil Anadolu’nun değişik yerlerinde yapılan çok sayıda miting ve kongrelerini izledim, çok gözlem yaptım. Geçmişe göre şu anda çok büyük bir değişim var. Bu değişim belli bir tarihte başladı. Aslında milat, Erdoğan’ın tam “tek adam” olmasıyla değil, iktidarın ellerinden gitmeyeceği anlaşıldığı andan itibaren, partililerin ve parti yönetiminin partiyle kurduğu ilişki değişti. Ben bunu hep şöyle açıklıyorum: Eskiden partililer verirdi, şimdi alıyorlar. Artık, onları bir dava etrafında hareketlendirme imkânı kalmadı. Aslında iktidar ilk başta bunu tercih etti. Yani, bir davayla bir araya gelmiş insanları daha sonra orada tutmak için, davayı yeniden üreterek değil de, belediye imkânları, devlet imkânları dağıtarak o insanları tuttu ve onu dönüştürdü. Ama onu dönüştürdükten sonra o imkânları dağıtamadığı anlaşıldığı andan itibaren de kopmalar başladı. Mesela, birkaç yıl önce İstanbul teşkilâtı, yanlış hatırlamıyorsam Çanakkale’de, Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde bir iftar yemeği düzenlemişti. Ben de gazeteci olarak izlemiştim ve çok şaşırmıştım. Bütün organizasyonu parti teşkilâtı yapıyor, hatta büyük ihtimalle organizasyon şirketlerine veriyordu; kimse elini cebine atmıyordu. Sonra öğrendik ki bütün mitinglerin düzenlenmesi, oraya getirilenler vs. profesyonel bir şekilde yapılıyormuş. 

Şimdi İstanbul İl Başkanlığı’na Saadet Partisi kökenli birini getiriyor. Erdoğan kongrede “Kaleyi içten fethedeceksiniz. Hanım kardeşlerimiz ve gençlerimiz yapacak” diyor. Bu, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’ne, hatta AK Parti’nin ilk yıllarına gönderme. Ama bunu yapabilmesinin zemini yok, çünkü artık öyle bir yerde değil. Ama bu krizden çıkabilmesi için böyle bir şey yapmaya ihtiyacı var. Bu ihtiyacı biliyor, böyle bir aşı yapmaya çalışıyor. Ama bu aşının tutabileceğini hiçbir şekilde sanmıyorum. 

Üst düzey konusunda bir not düşeyim: Aslında bütün kongrelerin ardından MKYK’de, üst yönetimde değişiklikler oluyor. Sonuncusunda da oldu, bir sonrakinde de olacak. Ama bunların pek bir önemi yok. Yani mesela sen AK Parti yönetiminden kaç kişiyi biliyorsun Kemal? Ömer Çelik’i sözcü olarak biliyoruz. Numan Kurtulmuş’u Genel Başkan Vekili olarak biliyoruz. Üçüncü bir isim biliyor musun? Bilmenin ötesinde merak ediyor musun? Mesela AK Parti Genel Sekreteri kim? Genel Başkan yardımcıları kim? Hangi işlerden sorumlu? Şimdi bize “Şu ve şu işlerden sorumlu bu ve bu kişiler giremeyecek, yerlerine bunlar bunlar girecek” diyecekler. Ne fark edecek ki? Bunların bir anlamı yok. Tabii ki Erdoğan’ın genel başkanlığı bırakması bambaşka bir şey olur, onu ayrıca konuşmak gerekir. Tabii ki Berat Albayrak parti yönetimine girerse anlamı olur. Ama onun dışında ne değişirse değişsin çok anlamı olacağını sanmıyorum.

Can: Ama şöyle bir açmaz var: Artık parti vasfını kaybetmiş, aşağıdan yukarıya doğru hem motivasyon anlamında, hem bilgi anlamında, hem talep ve beklentileri taşıma anlamında, siyaseti yönlendirme anlamında artık bir fonksiyonu yok o partinin. Çünkü parti teşkilâtları sadece liderlerinin ve yöneticilerinin verdiği tâlîmatlara ilişkin olarak yaptığı çalışmalardan ibâret değil ki. Asıl olarak parti teşkilâtlarının özelliği, o motivasyonu aşağıdan yukarı doğru taşımak, ama aynı zamanda talepleri, ihtiyaçları yukarıya yansıtarak politikaların belirlenmesinde etkili olmak. Artık böyle bir fonksiyonu yok partinin. Dolayısıyla, AK Parti diye bir şey yok. Ben bu konuda daha önce de birkaç yazı yazdım. Pek çok insan da söyledi. Şimdi aynı şeyi Erdoğan CHP için de kullanmaya başlıyor. Kendisi için, artık herkesin kabul ettiği bir hakikat olan şeyi üstünden atmak için, “CHP bir parti değil” söylemini son haftalarda kullanmaya başladı. Ama buradaki temel mesele, oluşturulan politikalarda artık partinin hiçbir etkisinin olmadığı, bunun sonucu olarak da Erdoğan’ın hep istediği fakat bir türlü olmayan motivasyon da oluşmuyor. Çünkü o motivasyon, dediğin gibi imkânlardan faydalanmaktan besleniyordu. Oradaki yerel teşkilât yöneticilerinin hepsi, birtakım imkânlara ve o imkânların dağıtımı ile ilgili bir prestije sahipler. Şimdi hem dağıtılacak bir şey yok, hem o dağıtım onlar üzerinden yürümüyor; böyle bir tıkanma var. İkincisi, o insanların ihtiyacını yukarıya yansıtarak çözmek ve dolayısıyla bir çözüm merkezi olma fonksiyonunu da kaybetti. Çünkü bu insanların sorunlarına ilişkin en tepeden verilen cevap: “Yok öyle bir şey”. İşsizlik deniyor —“Yok öyle bir şey”. Yoksulluk deniyor — “Yok öyle bir şey”. Her türlü sorun işaret edildiğinde… Sokak röportajlarında AK Partili seçmenler hâlâ iktidarı savunabilir, ama bunlar o sorunları yaşamadıkları anlamına gelmiyor. Bir kimlik refleksi olarak toz kondurmamaya çalışıyorlar destekledikleri iktidara. Ama gerçekte, sorunlarını çözemeyen bir siyasî yapıyla karşı karşıyalar. Burada Erdoğan’ın bu imkân sınırlılıklarına ve artık bu çözülmüş yapıya rağmen, istediği neticeyi alması, bunu zorlayarak istediği tatmini temin etmesi mümkün değil. Ama tek tek bazı insanların, hâlâ teşkilâtın merkezî rollerinde olmaya ihtiyaçları var. Ben, mesela kabineye dönecek bir Berat Albayrak ya da Süleyman Soylu yerine, onların parti yönetimine daha hevesli olabileceklerini düşünüyorum. Bunun nedeni de şu: Her iki aktör de, uygulayıcı olarak ve genel havanın içerisinden temsil ettikleri pozisyonla bir popülariteye sahipler. Yoksa teşkilâtta onları destekleyen, onların seçiminde rol oynadığı önemli yerel aktörler ve aşağıdan yukarı doğru kendi grubunu oluşturan bir teşkilât altyapıları her ikisinde de yok. Hatırlarsan, bir ara Berat Albayrak’ı yurt gezilerine çıkardılar. Hatta o zaman da, “Erdoğan, Berat Albayrak’ı partiye hazırlıyor” dedikoduları yoğunlaştı. Ama ondan büyük bir hareket sağlanamadı. Ama mesela Soylu’nun, bir bakan olarak ve zaman zaman güvenlikçi beka söyleminin MHP dışındaki en kuvvetli sözcüsü olarak ya da o kanadın en popüler aktörü olarak önde olmasının eksiği, şu anda teşkilât gücü. Dolayısıyla, Berat Albayrak ve Süleyman Soylu açısından partide etkili bir rol, partiye bir şey getirmesi açısından değil ama onların kendi güçlerine bir de teşkilât ayağı ekleyebilmeleri açısından önemli olabilir. Dolayısıyla, hâlâ bitmiş olan bir partide etkin olmanın ne işe yarayacağı meselesi, devam edecek bir siyasî pozisyon için eksik ayağı tamamlama ihtiyacından olabilir. Çünkü teşkilâtta ağırlığı olan bütün isimler önemli ölçüde tasfiye oldu. Aslında demin konuştuğumuz nedenlerle parti vasfını kaybetmiş bir teşkilât var. Ayrıca Erdoğan dışında, bu teşkilât üzerinde etki yaratabilecek çok önemli aktörler yok. İl teşkilâtına gidip konuştuğunda onları etkileyecek ya da orada kendi destekçisi bir teşkilât gücünü arkasına almış aktörler yok.

Çakır: Bu söylediğin önemli. Eğer birisi parti yönetimine girerse kabinede yer almıyor. Yani Süleyman Soylu hem bakan hem parti yönetiminde olamıyor. Ama Erdoğan bunu daha önceki dönemlerde çok yaptı biliyorsun: Eski sistemde bakanlarla parti yöneticilerinin, grup başkan vekillerinin yerlerini çok oynattı. Mesela, eski AK Parti’de, genel başkan yardımcısının ya da grup başkan vekilinin ağırlığı, bir bakan kadar olmasa bile olabiliyordu; yer değiştirmeler çok sorun çıkartmıyordu. Şimdi Süleyman Soylu ve Berat Albayrak gibi iki ismin ya da bir tanesinin partiye taşınması ihtimali pekâlâ olabilir, Erdoğan da böyle düşünebilir. Sen “Partiye ne getirir?” dedin ya, ben partiye bir şey getireceğini sanmıyorum. Aynı zamanda kendilerine de bir şey getireceğini hiç sanmıyorum. Bildiğim kadarıyla geride kalan hâliyle, AK Parti yapısının, örgütlenmesinin bu kişileri ayrı ayrı ya da birlikte çok benimseyeceğini sanmıyorum.

Şu anda Erdoğan başkanlıktan ayrılırsa, Süleyman Soylu, Berat Albayrak, Hulusi Akar ve belki İbrahim Kalın, –bir de tabii hiç gündemde değil, olacağını da sanmıyorum ama– önemli bir figür olarak Hakan Fidan var. Ama Erdoğan Hakan Fidan’ı siyasete bulaştırmak istemiyor. Hatta Mevlüt Çavuşoğlu bile değil bence. Bu isimlerden herhangi birisinin yer değiştirmesi dışında, önem atfedebileceğimiz herhangi bir değişiklik olur mu? Mesela, Adalet Bakanı değişebilir. Sağlık Bakanı bile değişebilir. İki gün haber olur, sonrasında gündemde çok fazla yer tutacağını sanmıyorum. Diğer bakanları sorsan, birçoğunun adını ben bile bilmiyorum.

Can: Ben de onu söyleyecektim. Sen demin AK Parti yöneticileri için “AK Parti’de bir sözcü, iki başkan yardımcısı dışında kimi biliyoruz?” dedin. Aslında bakanlar açısından da bakıldığında, güvenlikçi politika çok belirleyici olduğu için, bir de özellikle Süleyman Soylu’nun bunu çok köpürten bir tavrı olduğu ve medya görünürlüğü açısından başka bir pozisyona oynadığı için İçişleri Bakanı, kamuoyu açısından değil ama kritik ilişkiler açısından Milli Savunma Bakanı ve Ekonomi Bakanı. Sonuçta Bakanlar Kurulu ya da Kabine dediğin, hükümette yer alan insanların da bir önemi yok. Partideki şeyin benzeri burada da var. Anladığım kadarıyla, ekonomide bir süreliğine, daha güçlü aktörlerin olmadığı, daha teknik bir yönetme biçiminin devam edeceği görünüyor. Çünkü Berat Albayrak dedikoduları bile doları oynatmaya yetti. Daha reform paketi bile açıklanmadan –ki aylar geçti–, o reformun ne olacağını hâlâ bilmiyoruz. Galiba Lütfü Elvan Mart ayı içerisinde bir program açıklanacağını söylemiş. Eğer Berat Albayrak’a Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı gibi bir görev verilmeyecekse –ki bu çok riskli bir şey–, ekonomi de şu anda önemli bakanlıklar kategorisinin biraz dışına çıkmış görünüyor. Piyasanın taleplerine göre yürütülecek daha geri plan bir bakanlık gibi pozisyonlanıyor. Geriye bir tek bu güvenlikçi ve düşmanlaştırıcı, ona “canı çıkasıca dernek” diyen, Üstün Ergüder’i hedef gösteren, öbürüne bir şey söyleyen, onu asmaktan bunu parçalamaktan bahseden, yaptığı işten daha başka bir rol oynayan bir İçişleri Bakanı var. Bir de, şimdi gelen konjonktürde, ABD ile ilişkiler ve S-400 meselesinde de hayli sıkıntılı bir pozisyona girmiş olan eski Genelkurmay Başkanı, şimdinin Milli Savunma Bakanı var. Ama onlar da siyasî ağırlıkları açısından çok ağırlıklı değil. Tıpkı partideki pozisyonlarda olduğu gibi, kabinedeki pozisyonlar da son derece zayıf; çok az sayıda aktörle devam ediyor. Ama bunun yarattığı bir sorun var. Bunu çözmek için, bazılarının politik arka planı zayıf. Süleyman Soylu gibi, popülaritesi olan ama bunun teşkilât karşılığı olmayan bir aktör var elinde. Berat Albayrak için ise, geçen hafta tekrar bir itibar iadesi gibi bir hamle yapıldı: Kongrede ismini anarak ona teşekkür etti, aslında doğru şeyler yaptığını söyledi. Tabii bunu söyleyince tuhaf bir durum da ortaya çıkıyor: Çok başarılı bir ekonomi bakanı ise, niye görevde değil? Bu ayrı bir konu zaten. Ama eğer ona bir tür itibar iadesi sağlanacaksa, daha alt seviyede bir bakanlık olamaz. Büyük bir ihtimalle, ya Cumhurbaşkanı Yardımcılığı gibi bir pozisyon olur. Ama bu büyük bir risk. Ekonomi yönetiminde tutturulan dengeyi bozucu bir etkisi olur. Onun yerine parti olabilir. Çünkü parti tarafında hem parti zayıf hem bu aktörün teşkilât tarafı zayıf. Aynı şey Süleyman Soylu için de geçerli. Soylu’nun, AK Parti ile MHP arasında…

Çakır: Kemal, MHP dedin, ama sözünü keseceğim. Oraya Doğu Perinçek talip oldu. Süleyman Soylu’yu artık MHP ile anma. Orası Doğu Perinçek’in kıta sahanlığına giriyor.

Can: Evet, doğru. Daha önceki dönemde, Soylu’nun partiye çekilebileceği dedikoduları çıkmıştı. Oradaki gerilim de, Soylu’nun kendi başına politik bir aktör olması ve ağırlıklı olarak daha çok MHP’nin temsil ettiği beka söylemi, güvenlikçi, daha sert bir siyasî dilin temsilciliğine hamle etmesi. Öbür tarafta da, “Reformdan mı gidilecek, buradan mı gidilecek?” belirsizliği içerisinde, o, boşlukta kalmıştı. Şimdi çok açık biçimde, Erdoğan’ın da bu hattan yürümeye, yani Cumhur İttifakı çizgisinin, Bahçeli ile çizilen rotadan fazla sapmamaya niyet etmesi durumunda, partiye daha milliyetçi reflekslere konuşan bir motivasyonu taşımak açısından, Soylu’yu oraya itmeyi isteyebileceğini düşünüyorum. Ama bunun bir politik risk içerme ihtimali de var. Çünkü dediğin gibi, parti teşkilâtı açısından alerjik bir etki yaratma riski var. 

Çakır: “Onu oraya al, bunu buraya koy” stratejisinin artık dikiş tutmayacağı çok bâriz. Dikkat edersen hiyerarşiler alt üst oldu. Diyelim ki Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı’ndan parti genel başkanlığına yollanması, tenzil-i rütbe mi yoksa ödüllendirme mi? Sen Berat Albayrak için alt düzey bir bakanlık olmaz diyorsun ya, diyelim ki ekonomiye bulaşmadan, Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı ya da Genel Başkan Yardımcılığı görevi verilse, ne anlama gelir? Binali Yıldırım’ın adı tekrar konuşuluyor. Veya İbrahim Kalın. Şu anda çok önemli bir rolü var: ABD’deki Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın muadili görevinde. Yani ABD Başkanı’nın ikinci adamı pozisyonunda. Onun adı da epeydir Dışişleri Bakanı olarak geçiyordu. Hatta bir ara Washington Büyükelçisi olarak da konuşuldu. Diyelim ki İbrahim Kalın Dışişleri Bakanı oldu. Bu, İbrahim Kalın için terfi mi olacak yoksa tenzil-i rütbe mi? Bunlar artık belirsizleşti. Bu belirsizliğin en önemli nedeni de Başkanlık Sistemi denen garip yapı. Erdoğan’ın her şeyi tek başına kontrol ettiği bir yapıda birtakım aktörlerin oradan oraya gitmesi üzerinden siyasî olarak söylenecek çok da fazla bir şey yok.

Aslında bu haberlerin kaynağının ne olduğu çok şüpheli. Her şey Erdoğan’ın kafasında dönüyor. Ortada bir yığın kulis söylentileri var, ama eskisi gibi güç odakları yok ki oradan buradan alınsın. Sanki bunlar biraz akıl yürütme gibi geliyor bana.

Can: Evet. Diğer konuya geçmeden iki şey söyleyeyim: Birincisi, bunun derde çare olup olmayacağı meselesi ile ilgili sana katılıyorum. Ama zaten bir süredir, Erdoğan’ın derdine çare olmayan çabalamalarını izliyoruz. Bir sürü şey yapıyor, yapmaya çalışıyor, “Tamam artık bitti” diyemeyeceğine göre yapmaya da mecbur. Çare olsun olmasın, bazı şeyleri sürekli deniyor. Çare olmayacağını kendisi biliyor olsa da, bazı şeyleri deniyor.

İkincisi, pozisyonları oynayarak herkesi etkisizleştirme ve belirsizlik yaratma, yine çok uzun bir süredir sistemli yaptığı bir şey. Tek adamlığa yönelen, her tarafı merkezîleşmiş otoritenin yapması gereken bir şeyi yapıyor aslında. Hep zannedildiği gibi, tek adamlar, asla ikinci adamları işaret etmezler; bu hiçbir aşamada böyle olmaz. Çünkü zarar verir. Ama sürekli, ikinci adam olmaya aday çok sayıda ismin dolaşımda olmasını, hem birbirlerine karşı hem kendi güçlerini artırmak için kullanırlar. Burada çıkan dedikoduların bir kısmı, bu ikinci aday görüntüsünü üretmek isteyen aktörlerin kendilerinden de çıkıyor olabilir. Bu ille de Erdoğan’ın kafasındakilerini birileri okuyor değil, Erdoğan’ın kafasına bir şeyler sokmak isteyenlerin çıkardığı dedikodular da olabilir.

Çakır: “İkinci adam yok. Çok sayıda ikinci adam var” sözünü, yıllar önce Fethullahçıların en güçlü olduğu dönemde, o yapıyı çok iyi bilen birisiyle konuştuğumda telaffuz etmişti. Orada da öyle. Mesela, bir ara kendini “ikinci adam” diye kendini lanse eden Latif Erdoğan, şimdi çok tescilli bir itirafçı oldu biliyorsun. Ama daha önce zaten Fethullah Gülen tarafından kızağa çekilmişti. 

Meclis’teki fezlekeler meselesine gelelim. Daha çok HDP’yi hedef alan bir mesele olacağı kesin. Ama bu fezlekelerden ayrı olarak, Ömer Faruk Gergerlioğlu konusu var. Milletvekili olmadan önce, bir haberi Twitter’da paylaşmaktan dolayı aldığı mahkûmiyet Yargıtay tarafından onaylandı. Ben bu konuda epeyce konuştum, hatta birkaç gün önce de kendisiyle ilgili bir yayın yaptım. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Türkiye’de son dönemde, yeni Meclis’in belki de en dikkat çeken, en etkili milletvekili. “Türkiye’de iyi olan hiçbir şey cezasız kalmaz” formülü, sanki Ömer Faruk Gergerlioğlu özelinde bir kere daha devreye sokuluyor. Ne dersin?

Can: Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun, milletvekilliği öncesinde de çok etkili bir insan hakları savunucusu olduğunu ve bu konuda yoğun gayretler sarf eden birisi olduğunu biliyoruz. Ama milletvekilliği performansı açısından çok özel bir örnek oldu Gergerlioğlu. Üstelik çok değişik kesimlerde, çok değişik hak ihlâllerini gündeme taşıdı. Hep tartışılan, “Medya yok, imkân yok, ses duyurulamıyor” meselelerini aşarak, büyük bir inat, sabır ve özveriyle çalışarak, bunların nasıl aşılabileceğini, nasıl görünür hâle getirilebileceğini, son derece duyarsız kesimlerin bir farkındalığa davet edilebileceğini, nasıl dayanışarak mücadele edilebileceğini, yaparak gösterdi. Dolayısıyla burada iktidarı en çok rahatsız eden ve bu alanda neredeyse tek başına siyaset yaparak ona rahatsızlık veren bir aktör oldu. Tabii senin söylediğin gibi, böyle olumlu bir çabanın cezalandırılmaması mümkün değildi; onu cezalandırmaya kalktılar. Gergerlioğlu’nun soruşturmasına konu olan suçlama, aslında suç olarak artık tarif edilmeyen bir şey. Bunu başka olaylarda da çok gördük, bu olayda da çok net biçimde görüyoruz. Yasalarda olmayan suçları insanlara yapıştırarak onları cezalandırmaya çalışmanın bir örneği olarak yaşanıyor. Ayrıca, hiçbir usûl kuralına uyulmadığı, bir milletvekili yargılamasında gözetilmesi gereken usûl prensiplerinin hiçbirinin uygulanmadığı, burada da açıkça yasalara ve anayasaya aykırı davranıldığı görülüyor. Dolayısıyla hem gerekçesi itibarıyla, hem bulunan saçma mesnet itibarıyla, hem yapılışı itibarıyla hukukla bağlantısı olmayan bir mesele. Bunu çok sık görüyoruz. Artık pek çok yargılama ve soruşturma konusu hukukun konusu değil. Bunların hepsi siyasî davalar ve siyasî cezalandırma operasyonları. Gergerlioğlu için de böyle işliyor. Ama Gergerlioğlu bir kesimle ilişkilendirilerek, sadece dar bir çevrenin sahipleneceği biri değil. Gergerlioğlu ile ilgili belki çok büyük bir protesto direnci oluşmayabilir, ama tek tek insanların vicdanında ve çok yaygın bir kesimde, yapılanın haksızlık olduğunun gayet anlaşıldığı bir durum da var. Bunun sadece sezgisel değil, bilgi düzeyinde de olduğunu öğrendiğim şeyler var. Pek çok kesimde, Gergerlioğlu’na yapılanın haksızlık olduğunu düşünenlerin hiç de az olmadığı, kendilerine verdiği zarar için ona saldırmaya kalkmanın, tıpkı başka olaylarda olduğu gibi, yine iktidara yol, su olarak döneceğini düşünüyorum.

Çakır: Peki, bu fezlekelere ne diyeceğiz? Meclis Başkanı’nın Enis Berberoğlu, Gergerlioğlu ve fezlekeler meselesinde ne dediği tam olarak belli değil aslında. Bir de arada Yavuz Ağıralioğlu, “Fezlekeler Meclis’e geldiğinde ‘evet’ diyeceğiz” açıklamasını yaparak hemen rol çaldı biliyorsun. Önce İYİ Parti’nin resmî görüşüymüş gibi sundu, sonra “şahsî fikrimdir” diyerek toparladı. Muhalefette, özellikle İYİ Parti ile sorun çıkartmanın bir aracı olarak kullanılıyor belli ki. Burada tabii ki öncelikle HDP’lilere bir baskı uygulanıyor. Doğurduğu sonuç üzerinden bir yorum yapmanın böyle bir tehlikesi var. Fezlekeler öncelikle o milletvekilini, yani HDP’yi hedef alıyor. Bu rejimin, ülkeyi yönetenlerin, HDP’ye yönelik çok büyük hınçları var. Senin de söylediğin gibi, burada hukukla ilgisi olmayan, tamamen siyasî birtakım davalarla bu insanlar daha fazla baskı altına alınmak isteniyor. Normal olarak HDP’nin milletvekili sayısının +5 ya da -5 olması iktidarı çok da fazla ilgilendirmiyor. Zaten Meclis’in de doğru dürüst bir fonksiyonu yok. Ama tek tek milletvekillerini cezalandırmakla ilgileniyor diye düşünüyorum. HDP’yi cezalandırmanın ve hınç almanın dışında, bir de doğrudan muhalefeti çatlatma stratejisi var. Dönüp dolaşıp aynı şeyi konuşuyoruz. Ama mesela Yavuz Ağıralioğlu, “Fezlekelere ‘evet’ diyeceğiz” açıklamasını yaparken, İYİ Parti içerisindeki bazı insanlar da, “Bu onun kendi kişisel görüşü” diyebildiler. Aslında orada ters etki de yaratabilir. Çok mu iyimserim?

Can: Gare hâdisesinden sonra yine benzer bir şey düşünülmüştü: “İktidar, operasyondaki bir başarısızlığı iç politikaya taşıyıp, orada istediği bir manivela hâline dönüştürmeye kalktı” fikri vardı. Ama muhalefet partileri öyle davranmadılar. Şimdi bu fezlekeler meselesinde de Yavuz Ağıralioğlu sahneye çağrıldı. Fezlekeler gelir gelmez hemen apar topar televizyona çıkartıldı ve böyle bir çıkış yaptı. Ama dediğin gibi, sonradan kendisi de bunun parti görüşü olmadığını açıkladı. Zaten dokunulmazlıkla ilgili olarak partiler grup kararı da alamıyorlar. Anayasal olarak, dokunulmazlığın Meclis’te oylanması sırasında grup kararı yasağı var. Dolayısıyla partiler grup kararı açıklayamıyorlar. Bu, her milletvekilinin kendi iradesiyle vermesi gereken bir karar. Bu konuda Bahçeli’nin tutumunu zaten biliyoruz. Ama buradaki mesele, Erdoğan’ın yaklaşımından, “Gereği neyse yapılır. Eller kalkar, eller iner” dediğinde, o kalkıp inen eller üzerinden bir politik operasyon olarak işin yürüyeceği açık. Bunu söylediği için de bu prosedürün böyle işletileceği de anlaşılıyor. Ama burada senin dediği gibi, muhalefeti çatlatmak, özellikle de İYİ Parti’yi… Erdoğan en son “Yerli ve milli olacağını düşündüğümüz İYİ Parti” deyip bir kapı açtı. Burada özellikle HDP’yi kullanarak bir çatlama yaratmak arzusu var. Ama dediğin gibi, başka bir belirleyici faktörün de devrede olduğunu düşünüyorum: Doğrudan doğruya iktidarın yürüttüğü, HDP ile ilgili kuşatmanın ve ablukanın yoğunlaştırılması, oradaki kriminalizasyonun artırılması stratejisi ile, HDP seçmenini denklemde zorlayacak bir şeyi aradığını düşünüyorum. Mesela “Kapatma davası olur mu olmaz mı?” meselesine de biraz bu açıdan bakıyorum. Çok sayıda milletvekilinin fezlekelerle milletvekilliğinin düşürüldüğü, kapatma olmasa bile “Kapatma davası kılıcıyla” tehdit edilen, siyasî olarak devamına imkân verilmeyecek bir siyasî parti haline dönüştürülen, mümkünse bütün teşkilâtlarının çalıştırılamaz hâle geldiği, bir de üstelik muhalefet aktörlerinin bazıları tarafından da iktidarla ortak biçimde ötekileştirilen bir parti konumuna itilen HDP’nin, üstelik seçmenini de suçlayarak üstüne varıldığında, bir tür bir reaksiyon vermesi, dolayısıyla, muhalefetin mutfağın parçalarından biri olmaktan vazgeçmesi… Şimdi seçim barajı da düşürülmek isteniyor. Baraj düştüğünde, HDP oyunun da düşebileceği hesaplanıyor. Çünkü baraj düştüğünde, birtakım Kürt oylarının baraj aşılsın diye HDP’de konsolide olduğu…

Çakır: Kemal, baraj meselesini gerçekten düşünüyorlar, ama bu çaresizliğin dibi artık. Böyle bir akılla ülkeyi yönetiyorlarsa, biz mahvolmuşuz. Salgın nedeniyle son dönemde bölgeye gidemiyorum, ama yıllardır takip ettiğim için o tabanı biliyorum. Baraj indir, baraj çıkarla o tabanı… Hatırlarsan bir seçimde bağımsız adayla girmişlerdi. Mesela Diyarbakır’dan, alınabilecek en yüksek milletvekilliği oyunu alabilecek şekilde bir aday çıkartmışlardı. Seçmene de “Siz şu adaya oy vereceksiniz” diye yön göstermişlerdi. Bağımsız girmelerine rağmen, alınabilecek en yüksek milletvekilliğini almış bir hareketten bahsediyoruz. Yani şimdi seçim barajını yüzde 7’ye indirecek, sonra seçmenin “Nasıl olsa baraj sorunu yok. O zaman gönlümdeki X partiye vereyim” diyeceğini mi düşünüyorlar? Bunun bir karşılığı yok. Başka bir partiye oy verecekken HDP’ye oy vermiş seçmen, özellikle Güneydoğu’da, kime oy verir?

Can: Güzel söylüyorsun da bu çaresizlik örneklerini ilk defa mı görüyoruz? Hatırlarsan, yerel seçimde Osman Öcalan TRT’ye çıkartıldı ve Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yazdığı mektubu aktardı. Yani, çaresizliğin varabildiği noktaları daha önce de gördük. Biraz önceki mevzuda da konuştuk: Bakanları oraya kaydırıyorsun, ötekini buraya kaydırıyorsun, parti teşkilâtının yüzde 60’nı değiştiriyorsun. Yüzde 100’nü değiştirsen ne olur? Asıl problem bu değil ki. Ama asıl problemi kabul etmediği ya da kabul etse de yapacağı bir şey olmadığı için sürekli çare arıyor. Bu yalpalamalar, zorlamalar böyle. Bir kısmında geçici sonuçlar da alıyor. Bu zorlamaları seninle defalarca konuştuk: “Şunu hesaplıyor. Bunu yapar, bunun yapılması için şunu yapıyor, tuzak kuruyor” diye taktikler yürüttüğü, birilerinin de buna çok ikna olarak o denklemlerin içerisine yerleştiği bazı sonuçlar da alabiliyor. Bu tür taktik hamleleri daha fazla göreceğiz. Ama hesapları sadece muhalefeti çatlatmak değil. Muhalefetin içerisinde çok kuvvetli ve çok da dirençli bir blok olarak bulunan HDP seçmenini denklemden düşürmek, düşüremese bile o denklemdeki ağırlığını bozmak, zayıflatmak konusunda bir çaba. Çünkü bugün HDP’ye yoğunlaşan ötekileştirme faaliyetinin de gerekçeleri son derece zayıf ve aslında bunu da herkes fark ediyor. HDP’li milletvekilleri için gelen fezlekelerin çoğu, çok önceki döneme ilişkin bazı suçlamalar da içeriyor. Son iki senede HDP nasıl bir “aşırılık” yaptı ki şimdi HDP’nin bütün milletvekilleri sorunlu hâle geldi ve partinin kapatılması söz konusu oldu? Ne yaptılar yani? Bu konuda Bahçeli’nin bile verebileceği bir cevap yok. 

Çakır: Yağmur duasına çıkar gibi “aşırılık” duasına çıkacaklar neredeyse. Hani, bir şey olsun da karşılığı olsun.

Can: 2015’te, 2016’da kapatılması gerekmeyen bir parti, son 1 yıl içerisinde ne yaptı ki artık kapatılması gereken bir hâle geldi? Bu, kimsenin kafasına yerleşmiş bir şey değil. “Ne işe yarıyor?” diyorsun ya, hiçbir işe yaramıyor. Ama sonuçta bunu zorladıkları açık. Ama bundan ne HDP seçmeni etkileniyor ne kendi seçmenleri ne de genel kamuoyu. “İYİ Parti de iktidarla birlikte davranmalı, Yavuz Ağıralioğlu gibi düşünmeli” diyenler olabilir. Hatta CHP içinden bile böyle diyenler çıkabilir. Böyle düşünenlere, “Neden daha önce değildi de şimdi öyle?” sorusunu sorduğunuzda verebilecekleri fazla bir cevap da yok. Ama bunu deniyorlar.

Çakır: Kemal, artık noktayı koyalım. Bu fezleke meselesi önümüzdeki hafta da devam edeceğe benziyor. Belli ki daha çok konuşulacak. Haftaya tekrar buluşmak üzere diyelim. İzleyicilerimize teşekkürler. İyi günler. 

Can: İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus