Bakanların özür dileme kuyruğu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’dan sonra Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da okulların açılma takviminin ertelenmesi nedeniyle vatandaşlardan özür diledi. Bakanların aleni özürleri ülkemizdeki başkanlık sisteminin şeffaf ve hesap vermeye açık olduğuna delalet eder mi?

Yayına hazırlayan: İlayda Öykü Biberoğlu

Merhaba! İyi günler, iyi haftalar. Bugün okullar açılacaktı, burada sözüm Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’a diyelim, ama açılamadı. Bu akşam, bugün öğleden sonra yapılacak kabine toplantısının ardından durum netleşecek ya da netleşmesini bekliyoruz. O da bir açıklama yaptı. Sosyal medya hesabından özür diledi. Diyor ki: “Okulların açılma takviminde yaşanan bir günlük erteleme için tüm vatandaşlardan özür dilerim. Bazı illerimizde son birkaç günde tespit edilen hızlı vaka artışı, yeniden doğrulama zorunluluğunu doğurmuştur. Sağlık önceliğimizdir. Sabrınız ve anlayışınız için teşekkür ederim” diyor Ziya Selçuk. Ama salgın sürecinde Milli Eğitim Bakanlığı Türkiye’de, sürekli muğlaklıklarla, sürekli değişen kararlarla kayda geçti, tarihe geçti. Önümüzdeki dönemde neyin nasıl olacağı aslında çok belli değil. Fakat bugünkü olay başlı başına bir zirve diyelim: Günler öncesinden açıklanıyor; sonra, kabine toplantısı olduğu ve kararların orada alınacağı belirleniyor. Dolayısıyla bir günlük erteleme var; bakalım bir günlük erteleme mi? Ama bu hâliyle bile bu milyonlarca öğrencinin ve ailelerinin hayatını doğrudan ilgilendiren bir konuda çok büyük bir hata. Bu hata nereden kaynaklanıyor? Geçen haftaki yayında bunu ele almıştık. Bu olayın yaşanacağını da dile getirmiştik. Bu hata, aslında başkanlık sisteminden kaynaklanıyor. 

Eskiden –eski Türkiye diyelim–, parlamenter sistemin olduğu Türkiye’de bu tür kararları bakanlar, hatta kimi durumda ilgili daire başkanları, müsteşarlar vs. alabiliyordu. Ama yeni sistemde –“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” deniyor, ama biz buna “Başkanlık Sistemi1 diyelim– her şey Başkan’dan, yani Erdoğan’dan geçiyor. Erdoğan olmadan alınan bütün kararlar yok hükmünde kararlar oluyor. Yapılan bütün duyurular iptal oluyor. Pekâlâ şöyle de olabilirdi: Bu karar bugün uygulanırdı, ama öğleden sonra toplanan kabinede bu geçersiz de kılınabilirdi. Şu anda ne olacağını açıkçası kestiremiyoruz. Eminim Bakan’ın kendisi de bilmiyor. Kendisi birtakım şeyler önerecektir. Benzer bir şekilde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da bir şeyler önerecektir. Fakat sonunda kararı Erdoğan verecek. Hangi kriterlere göre verecek? Nasıl verecek? Bunu kestirmek çok mümkün değil. Başkanlık sisteminin bir de böyle bir özelliği var. Bir şeyi kestirmenin imkânı olamıyor; çünkü tek bir kişi var ve bu kişi değişik dönemlerde farklı gerekçelerle farklı kararlar veren bir kişi olduğu için, bunları kestirmek mümkün değil. Eski sistemde yine de bazı şeylerin nereye doğru gittiğini, hangi kararların alınabileceğini kestirmek mümkündü. Şimdi bu muğlaklık hepimizi kuşatmış durumda. Şöyle düşünelim: Başkanlık sistemi öyle bir pazarlandı ki Türkiye’de, her türlü sorunun hızlı bir şekilde çözüleceği olay olarak… Zor dönemlerin sistemi olarak sunuldu. Ve kısa bir süre sonra gerçekten çok tarihî bir döneme girdik: Koronavirüs salgını dönemine. Bazı AKP’liler şunu demiş olabilir ya da başkanlık sistemini desteklemiş olanlar: “İyi ki başkanlık sistemi var. Bu sayede salgınla mücadelede daha etkili, daha hızlı kararlar alabileceğiz.” Ama bu yaşanan bir yıllık süreç bize aslında başkanlık sisteminin ne kadar Türkiye’ye uygun olmadığını, başka yerleri bilmem ama Türkiye’ye uygun olmadığını salgın sürecinde gösterdi. İnişler, çıkışlar, şeffaflıktan alabildiğine uzak durmalar, yapılan uyarılar, özellikle başta Türk Tabipleri Birliği olmak üzere meslek kuruluşlarının yaptıkları uyarılar, yaptıkları açıklamalar ve onların hemen iktidarın bileşenleri tarafından kriminalize edilmesi, hedef gösterilmesi… daha sonra onların açıklamalarının resmî açıklamalar tarafından teyit edilmesi gibi zor bir yıl geçirdik. Önümüzdeki sürecin nasıl geçeceği konusunda da hâlâ bir belirsizlik var.

Evet, Ziya Selçuk özür diledi. Daha önce Fahrettin Koca özür dilemişti. Neden özür dilemişti? Bir cenazeye, İstanbul’da Emin Saraç’ın cenazesine Fahrettin Koca da katılmıştı. Emin Saraç, İslâmî kesimin çok önde gelen ilâhiyatçıların olan birisi. Oğlu YÖK’ün başkanı. Bir diğer oğlu da daha önce Habertürk‘e atanmış bir komiser gibiydi. Onları hatırlayanlar olacaktır. Fatih Saraç şu anda ne yapıyor açıkçası bilmiyorum, ama Emin Saraç başlı başına önemli bir isimdi — belli çevreler için ve Erdoğan için. Onun cenazesindeki görüntülerde Faruk Koca da vardı. Fahrettin Koca ne demişti? “Cenazede sosyal mesafenin ortadan kalkabileceğini öngöremedim. Öngörmem gerekiyor muydu? Evet gerekiyordu. Bu benim kusurum. Vatandaşımızdan özür diliyorum.” Gerek Ziya Selçuk’un gerek Fahrettin Koca’nın bu açıklamaları bir yanıyla takdire şâyan. Açık açık sorumluluğu üstleniyorlar ve özür diliyorlar. Bu AKP’nin özellikle son yıllarında ve özellikle başkanlık sisteminde pek alışık olmadığımız bir şey. Ve bu anlamıyla da dikkat çekiyorlar. Zaten Ziya Selçuk ve Fahrettin Koca değişik zamanlarda, “Acaba bunlar farklı bir bakan mı olacaklar?” diye bir beklenti de yaratmışlardı ayrı ayrı. Bu özürleri bir anlamda kendilerini farklılaştırıyor. Bir de Süleyman Soylu, daha önce, geçen sene nisan ayında, neredeyse bir yıl önce o meşhur haftasonu sokağa çıkma yasağını geceyarısına birkaç saat kala açıklamasıyla ve yaşanan görüntülerle gündeme gelmişti. O da özür lâfını kullanmadan istifa etmişti. Ne demişti? “Tamamen salgının önlenmesine yönelik haftasonu sokağa çıkma kararının uygulanmasının sorumluluğu her yönüyle şahsıma aittir. Onurla yaptığım İçişleri Bakanlığı görevimden ayrılıyorum” dedi. Özür yoktu, ama bir tür sorumluluk üstlenme vardı. Onun da istifası, görevinden af talebi, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmemişti. Berat Albayrak’ın görevinden affı, yani aslında istifası… Instagram üzerinden istifası…, bunların hepsinden farklıydı. Hiçbir özür filan yok. Kendisinin her şeyi doğru yaptığını söylüyor. Bir tek “sağlık gerekçeleri” diyor, ama ne gerekçe olduğunu hiçbir şekilde öğrenemedik. Belli ki böyle bir sağlık sorunları yoktu herhalde. Orada da “at izi, it izine karıştı” gibi bir çarpıcı cümle vardı ve “Allah sonumuzu hayreylesin” diye bitiyordu. Onu ayırmak lâzım. O hâlâ dimdik ayakta. Kendisi dışında ve tabii ki kayınpederi Cumhurbaşkanı Erdoğan dışında neredeyse herkesi eleştirdiğinin çıkarılabileceği bir açıklamaydı. 

Şimdi, “iki buçuk özür” diyelim. Yani Ziya Selçuk ve Fahrettin Koca’nınkiler. Ve kısmen Süleyman Soylu — en azından sorumluluk kabul etmesiyle. Bunlar, Türkiye’deki sistem ve dolayısıyla da esas olarak Erdoğan’ın stratejileriyle, üslûbuyla bağdaşan şeyler değil. Bunların Erdoğan’ın bilgisi dahilinde yapıldığını sanmıyorum. Erdoğan’ın bunlardan hoşlandığını da sanmıyorum. Zaten Süleyman Soylu’nun istifasını iptal ettirdi, kabul etmedi. Ziya Selçuk’un ve Fahrettin Koca’nın sosyal medya ya da doğrudan gazetecilere açık açık özür telaffuz etmeleri… Bu, Erdoğan için çok kabul edilebilir, arzulanabilir bir şey değil; çünkü Erdoğan, denetleme ve hesap sorma mekanizmalarını Türkiye için bir külfet olarak görüyor. Kendi sistemi için külfet olarak görüyor. Hesap verebilirlik açısından Türkiye gerçekten sıfıra yakın bir yerde. Hatta eksilerde olduğunu da söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu kişiler bu çıkışlarıyla aslında Erdoğan’dan ayrı hareket ediyorlar, ayrı bir pozisyon alıyorlar. Bu nedenle başlarına bir şey gelir mi? Çok emin değilim. Fahrettin Koca hakkında birtakım spekülasyonlar var. Görevden alınacağı ya da istifa edeceği yolunda — ki sanmıyorum. Böyle bir aşamada, bu saatten sonra Sağlık Bakanı’nın bir şekilde görevi bırakması bu salgınla mücadele konusundaki başarısızlığın tescili anlamına gelir. Erdoğan’ın buna yanaşacağını sanmıyorum. Ama bütün bu olaylar bize, içten içe bu sistemin yürümediğinin, sistemin birtakım önemli aktörleri tarafından da artık dile getirilmek zorunda kalındığını gösteriyor. Ziya Selçuk niye özür diliyor? Burada Ziya Selçuk’la ilgili bir durum söz konusu değil. O bir karar aldı ya da daha önce bir karar alınmıştı, ama o karar başkanlık sistemine takıldı ve geçersiz oldu. Ya da Fahrettin Koca niye özür diliyor cenazede? O cenazede Cumhurbaşkanı vardı. Cumhurbaşkanı olmasaydı zaten o cenaze öyle olmazdı. Ama aynı Fahrettin Koca, doğrudan AKP’yi ve Erdoğan’ı ilgilendiren, mesela AKP kongreleri konusundaki soruları geçiştiriyor. Henüz o aşamaya gelmiş değiller. Şu anda nasıl söyleyelim? Bir özeleştiri boyutu var, ama eleştiri boyutu yok. Fahrettin Koca’nın ya da Ziya Selçuk’un aslında bu açıklamalarının yanında başka, kendileri dışındaki birtakım kişilerin ya da kurumların –tabii ki öncelikle Cumhurbaşkanı’nın birtakım sözlerinin, yaptıklarının– eleştirisinin de olması lâzım. Bunu göremiyoruz, görebileceğimizi de sanmıyorum. Şu anda etkili mevkilerde bu cesareti gösterebilecek kimse yok. Yani Ziya Selçuk şunu diyemiyor: “Okullar açılacak dedik, ama son anda, ‘Bütün her şeye kabine toplantısında karar verilecek’ dediler. Şu kabine toplantısını hafta sonu yapsaydık olmaz mıydı?” bile diyemiyor. Ya da Fahrettin Koca, cenazede sosyal mesafeye uyulmaması olayının AKP kongrelerinde çok daha belirgin olmasını da dile getiremiyor. Ama bu açıklamalar, bu özürlerin sembolik anlamının çok yüksek olduğunu, artık o benim çok sevdiğim, “yönetenlerin yönetememe krizi”nin bâriz ifadeleri olduğunu gösteriyor.

Normal şartlarda, gerek Ziya Selçuk gerek Fahrettin Koca… bir öncekinde Süleyman Soylu’nun yaptığı gibi… bu açıklamalarına ek olarak görevden aflarını da talep edebilirlerdi; ama onu yapmadılar. Bu bize, aslında Türkiye’nin uzun bir süredir yönetilemediğini, gerçek sorunların, sahici sorunların karşısında bocalamanın çok daha güçlü bir şekilde yaşandığını, fakat Erdoğan’la bu olayı beraber yapmayı kabul etmiş olanların ona tâbi olmaktan başka bir şanslarının olmadığını gösteriyor. Bunun adına ne derseniz deyin; ama buna, kesinlikle “demokrasi” falan diyemeyiz. Bakanlar, belki bu özürleriyle yarın öbür gün, Türkiye’de bir şeyler köklü olarak değiştiği zaman, bu özürlerini bir şekilde, hani nasıl söyleyeyim, “Ben aslında demiştim, ben aslında pozisyon almıştım” diyebilmek için de sarf etmiş olabilirler. Fakat şu da çok açık ki çok bâriz hatalar yapılıyor. Okulların açılması konusu gibi ya da sosyal mesafenin göz göre göre ihlâli gibi… Bugün Türkiye’deki çok sayıdaki cenaze geniş cemaatlerle kaldırılmıyor. İnsanlar en yakınlarını, bir avuç kişi olarak defnetmek zorunda kalıyorlar. Ve burada tabii ki çok haklı bir argüman var: Salgınla mücadele. İnsanlar bağırlarına taş basıp sevdiklerinin cenazelerine katılamıyorlar. Hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. Ben de yaşadım, başkaları da yaşamıştır. Tanıdıklarımızın, eşimizin dostumuzun cenazelerine katılamıyoruz. Bütün sistem, eski sistem tamamen değişti — “bazıları hariç…” Bu hangi kitaptaydı? Hayvanlar Çiftliği’ndeydiyanılmıyorsam. Zaten öyle izleyicilerimiz var ki hemen Youtube’da bunun düzeltmesini yaparlar. “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazıları hariç” mi? “Bazıları daha eşittir mi”? Cümleyi şimdi hatırlayamadım…

Evet, Türkiye’nin anayasasının en temel maddelerinden birisi eşitliktir. Ama şu salgın sürecinde Türkiye’de en çok ihlâl edilen ilkenin eşitlik olduğunu ve bu ihlâllerin de bizzat ülkede eşitliğin, adaletin teminatı olması gereken yetkililer tarafından ihlâl edildiğini görüyoruz. Bakanlar, özür dileyerek en azından kişisel öykülerine bir parantez açtılar bu gidişat içerisinde… Fakat ülkedeki sistemin ve bu sistemin esas uygulayıcılarının böyle bir parantez açmak ihtiyacı içerisinde olduklarını görmüyoruz. Bugün, hepimiz göreceğiz. Büyük bir merakla insanlar televizyonun karşısına oturacak ya da radyoları açacaklar. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabine sonrası neler söyleyeceğini bekleyecekler. “Salgınla mücadele anlamında tedbirler gevşetiliyor mu? Ne derece gevşetiliyor? Nerede, ne olacak?” gibi açıklamaları bekleyecekler. Ama herhalde her zaman olduğu gibi –istisna bir iki kere oldu, ama genellikle olduğu gibi– bu ânı beklerken uzun bir “CeHaPe zihniyeti” ve “Bay Kemal” sözleri dinleyecekler. Belki bir iki tane de başka şeyler eklenir. Muhtemelen 28 Şubat’a göndermeler olur. En sonunda da insanların büyük bir merakla beklediği, salgınla ilgili yeni kararlar açıklanır. Bunların ne kadar açık ve net kararlar olacağından da çok emin değilim açıkçası. Bir ihtimal, kararların alınması vs. yerel yetkililere bırakılacak da olabilir. Her neyse… Öngörülebilir bir sistemde yaşamıyoruz. Öngördüğümüz genellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabine sonrası yapacağı açıklamadaki tema sıralaması oluyor. Öncelik verdiği temaların neler olduğunu da üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyoruz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler! 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus